ABD ve İran’ın Pakistan’da yürüttüğü temasların ilk turundan bir sonuç çıkmadı. Üstelik ABD Başkanı Donald Trump, Hürmüz Boğazı’ndan kontrollü geçişe izin veren İran’a karşı abluka uygulama kararı aldı.
28 Şubat’ta ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarıyla başlayan savaşın 40. gününde Pakistan arabuluculuğunda ilan edilen 15 günlük ateşkesin devamı olarak düzenlenen görüşmeler zaten yeni bir barış sürecinin habercisi gibi sunulsa da gerçekte ortaya çıkan tablo çok daha sınırlı bir ihtimale işaret ediyordu: Bu süreçten kalıcı bir barış değil, ancak çatışmayı donduran geçici bir mutabakat çıkabilirdi. Çünkü sahadaki güç dengesi, tarafları bir uzlaşmaya zorlasa da onları stratejik taviz vermeye zorlayacak ölçüde kırılmış değildi.
Nitekim ABD’nin rejimi baskılamak, nükleer kapasiteyi yok etmek, balistik füze gücünü kırmak ve vekil ağların etkinliğini azaltmak gibi operasyonel hedefleri çerçevesinden bakıldığında, elde ettiği somut bir kazanım yok; aksine İran’ın Hürmüz üzerindeki stratejik ağırlığını artırdığı bir tablo ortaya çıktı.
Sahadaki güç dengeleri
Dolayısıyla bugün İran’ın masaya koyduğu teklif ile 2015’teki nükleer anlaşma arasında kritik bir fark var.
2015’te Tahran, nükleer programını sınırlama karşılığında yaptırımların kaldırılmasını kabul etmişti. Şimdi ise aynı denklemi genişleterek nükleer dosyanın yanına Hürmüz kartını ekliyor. Bu, İran’ın müzakere kapasitesini ciddi biçimde artıran yeni bir strateji. Çünkü Hürmüz artık sadece bir jeopolitik geçit değil; küresel enerji güvenliğinin kilit düğümü olarak doğrudan pazarlık unsuru. Bu nedenle ortaya çıkabilecek olası anlaşma, nükleer sınırlamalar karşılığında yalnızca yaptırım gevşemesi değil; aynı zamanda İran’ın Hürmüz üzerindeki mevcut statükoyu daha esnek ve geniş bir hareket alanıyla kullanmasını fiilen kabullenen bir çerçeveye dönüşebilir.
Ancak burada kritik tarihsel referans şu: 2015 nükleer anlaşması modern diplomasinin en geniş katılımlı güvenlik uzlaşmalarından biriydi. İran, yalnızca ABD ile değil; aynı anda ABD, Rusya, Çin, İngiltere, Fransa ve Almanya’dan oluşan P5+1 bloğuyla müzakere yürütmüştü. Bu yapı, anlaşmayı ikili bir pazarlık olmaktan çıkarıp küresel bir denge metnine dönüştürmüştü. İran tarafında süreci Hasan Ruhani ve Muhammed Cevad Zarif gibi pragmatist ve Batı’yla diyaloga açık bir ekip yürütürken, ABD tarafında John Kerry yer alıyordu. Yani masa hem çok taraflıydı hem de İran içinde uzlaşmacı bir siyasal çizgi tarafından taşınıyordu.
Bugün ise tablo daralmış gibi görünse de aslında daha karmaşık. Süreç fiilen İran ile ABD arasında sıkışmış durumda; ancak Pakistan’da yürütülen görüşmeler, arka planda, Rusya ve Çin gibi dengeleyici aktörlerin dahil olduğu daha gevşek ama çok katmanlı bir temas zemini oluşturuyor. Buna rağmen 2015’teki gibi kurumsallaşmış bir çerçeve yok; süreç hâlâ iki ana aktörün iradesine bağlı. Bu da yeni dönemde müzakerelerin daha geniş temaslara rağmen daha kırılgan, daha kişisel ve daha az bağlayıcı bir zeminde ilerlediğini gösteriyor.
İran müzakere heyetinin yapısı
Asıl kırılma ise aktörlerin niteliğinde ortaya çıkıyor. Pakistan’daki görüşmeler, en yüksek katılımın sağlandığı ve İran Meclis Başkanı düzeyine kadar çıkan temaslarla dikkat çekse de, bu genişlik karar alma mekanizmasına aynı ölçüde yansımıyor. 2015’te müzakere sürecini taşıyan İran heyeti, sistem içinde daha pragmatist bir hattı temsil ederken; bugün müzakere heyetlerinin omurgasını ABD’ye tarihsel olarak güvenmeyen muhafazakâr kadrolar oluşturuyor. Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi gibi isimler süreci diplomatik bir dille yürütse de, karar verici çerçeve güvenlik bürokrasisinin ve muhafazakâr aklın sınırları içinde şekilleniyor.
Muhafazakârların ABD’ye yönelik güvensizliğinin tarihsel sebepleri var; Meclis Başkanı Kalibaf ve Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Genel Sekreteri Muhammed Bakır Zülkadir bu şüpheci geleneği temsil ederken, Arakçi ise daha diyalog odaklı bir çerçeveyi temsil ediyor. Bu durum, müzakerenin doğasını kökten değiştiriyor. Artık masada güven üretmeye çalışan bir İran değil; güvensizliği veri kabul eden ve anlaşmayı bu şüphe üzerine kurmaya çalışan bir İran var. Bu da yapılabilecek anlaşmanın kapsamını baştan sınırlıyor.
Zaten İran’ın siyasal yapısı buna izin vermez. Ülkede dış politika ve güvenlik kararları, yalnızca diplomatik heyetlerin değil; doğrudan sistemin üst otoritesinin ve güvenlik kurumlarının kontrolündedir. Rehberlik makamı ve güvenlik bürokrasisi tarafından çizilen çerçevenin dışına çıkılması mümkün değildir. Bu çerçeve ise nettir: devletin bekası, caydırıcılık kapasitesinin korunmasına bağlıdır.
İran’ın kırmızı çizgileri
Bu nedenle mevcut tabloda en gerçekçi anlaşma zemini, İran’ın nükleer faaliyetlerini belirli bir eşikte tutması; buna karşılık ABD’nin yaptırımları gevşetmesi ve sahadaki dengeyi kabullenmesi üzerine kurulabilir. Ancak bu bile nihai bir çözüm değil, yalnızca tarafların birbirine nefes aldırdığı bir ara formül olur.
İran açısından kırmızı çizgiler son derece net. Balistik füze kapasitesi ve vekil güçler, pazarlık konusu değil; doğrudan rejimin varlık sigortasıdır. Bu unsurların terk edilmesi, İran için yalnızca bir dış politika tercihi değil, devletin güvenlik mimarisinin çökmesi anlamına gelir. Aynı şekilde İran’ın Hizbullah’tan vazgeçmesi de beklenemez; zira Tahran bu hattın çökmesi durumunda İsrail’in sahada kalıcı bir üstünlük kuracağını öngörüyor. Mevcut tabloda anlaşmanın en gerçekçi yolu da bu sınırlar içinde şekilleniyor. İran, Lübnan’dan ve özellikle Hizbullah’tan vazgeçmez; çünkü bunun İsrail’e bölgeyi Golan Tepeleri gibi fiilen işgal etme ya da Gazzeleştirme imkânı vereceğinin farkında.
İran’ın öncelikli hedefi açık: savaş öncesi statükoya dönmek ve caydırıcılık kapasitesini korumak. Aslında bu hedef, Washington’ın beklentileriyle tamamen çelişmiyor. ABD de bu aşamada rejim değişikliği gibi maksimalist hedeflerden ziyade, nükleer riski sınırlayan ve bölgesel gerilimi kontrol altına alan bir denge arayışında. Bu denklemde İsrail’in güvenlik öncelikleri belirleyici bir unsur haline getirilmezse, tarafların daha kolay bir uzlaşma zemini bulabileceği anlaşılıyor.
Tam da bu noktada Hürmüz meselesi belirleyici hale geliyor. Ortaya çıkabilecek olası anlaşmanın özü, Hürmüz’ün tamamen uluslararasılaştırılması değil; İran’ın mevcut statükoyu daha gevşetilmiş şekilde kullanmaya devam etmesidir. Yani Hürmüz açılır, ancak bu açılma İran’ın etkisinin azalmasıyla değil, aksine daha esnek ve fiilî bir kontrol alanıyla sürmesiyle mümkün olur.
Sonuç olarak ortaya çıkan tablo net: Bu savaş bitmedi, sadece biçim değiştiriyor. Eğer bir anlaşma çıkarsa, bu 2015’te olduğu gibi kademeli ve sınırlı olacaktır. İran nükleer faaliyetlerini belirli ölçüde geri çeker, ancak nükleer enerji hakkından vazgeçmez. ABD yaptırımları kısmen gevşetir, ancak İran’ın bölgesel etkisini tamamen ortadan kaldıramaz. Hürmüz açılır, tansiyon düşer, taraflar bunu diplomatik başarı olarak sunar. Ama gerçek şu: Bu bir barış değil, güvensizlik üzerine kurulmuş bir ateşkestir.
Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.
Bu yazı ilk kez 14 Nisan 2026’da yayımlanmıştır.



