BAE: Körfezin “Küçük Sparta’sının jeopolitik çıkmazı

Birleşik Arap Emirlikleri için neden “Küçük Sparta” benzetmesi yapılıyor? Giderek daha bağımsız, agresif ve küresel davranmaya başlayan BAE’nin hedefi ve paradoksu ne? İran neden BAE’yi stratejik tehdit olarak görüyor? Dr. Muhammed Berdibek yazdı.

Ortadoğu’da son yıllarda yaşanan dönüşüm yalnızca İran–ABD-İsrail gerilimiyle ya da ABD’nin bölgedeki pozisyon değişikliğiyle açıklanamaz. Körfez’in kendi içinde de sessiz ama çok derin bir güç mücadelesi yaşanıyor. Bu mücadelenin merkezinde ise giderek daha bağımsız, daha agresif ve daha küresel davranmaya başlayan Birleşik Arap Emirlikleri bulunuyor. Ancak BAE’nin yükselişiyle kırılganlığı aynı anda büyüyor. Çünkü Emirlikler bugün ekonomik kapasitesiyle orantısız ölçüde büyük bir jeopolitik oyunun içine girmiş durumda.

Nitekim son yıllarda Batılı güvenlik literatüründe BAE için sık sık “Little Sparta” yani “Küçük Sparta” tanımlaması kullanılıyor. Buradaki Sparta göndermesi Antik Yunan’daki Sparta şehir devletine dayanıyor. Sparta, nüfus olarak küçük olmasına rağmen son derece disiplinli, militarist ve savaşçı yapısıyla döneminin en etkili güçlerinden biri olarak görülüyordu. Eski ABD Savunma Bakanı James Mattis ve Amerikan güvenlik çevrelerinin BAE için bu kavramı kullanmasının nedeni de buydu: küçük ama kapasitesinin üzerinde askerî ve jeopolitik etki üretmeye çalışan bir devlet.

Gerçekten de BAE artık yalnızca petrol ihraç eden küçük bir Körfez monarşisi gibi davranmıyor. Limanlar, enerji koridorları, finans merkezleri, teknoloji ağları ve deniz ticareti üzerinden yeni bir bölgesel düzen kurmaya çalışıyor. Yemen’den Somali’ye, Sudan’dan Libya’ya kadar uzanan geniş coğrafyada görünür olmasının nedeni de bu. Abu Dabi yönetimi artık klasik anlamda güvenlik ithal eden bir ülke değil; güvenlik üreten, krizlere müdahil olan ve bölgesel denklemleri şekillendirmeye çalışan bir aktör gibi davranıyor.

Bu nedenle İbrahim Anlaşmaları süreci BAE açısından yalnızca İsrail’le diplomatik normalleşme anlamına gelmiyordu. Emirlikler kendisini açık biçimde ABD–İsrail güvenlik mimarisinin stratejik ortağı haline getirmek istedi. Çünkü geleceğin savaşlarının yalnızca askerî değil; limanlar, enerji hatları, veri merkezleri, ticaret yolları ve teknoloji ağları üzerinden yürütüleceğini düşünüyor. İsrail’le yakınlaşmasının temelinde de bu jeoekonomik vizyon bulunuyor.

“Küçük Sparta”nın paradoksu

Fakat tam da burada “Küçük Sparta” benzetmesinin taşıdığı paradoks ortaya çıkıyor. Çünkü Batılı literatürün övgüyle kullandığı bu kavram aynı zamanda ciddi stratejik kırılganlıklara işaret ediyor. Tarihsel Sparta nasıl askerî disiplinine rağmen sınırlı demografik kapasitesi nedeniyle uzun savaşlarda kırılgan hale geldiyse, bugün BAE de benzer bir paradoksla karşı karşıya. Evet, Emirlikler yüksek teknolojiye, gelişmiş silah sistemlerine ve küresel finans ağlarına sahip olabilir; ancak bütün bunlar stratejik derinlik eksikliğini ortadan kaldırmıyor.

Tam da bu nedenle İran faktörü kritik hale geliyor. İran, Körfez’de oluşan yeni ekseni yalnızca diplomatik yakınlaşma olarak değil, doğrudan çevreleme girişimi olarak okuyor. Özellikle İsrail’in Körfez’de görünür hale gelmesi Tahran açısından ciddi bir güvenlik alarmı anlamına geliyor. Bu nedenle İran, BAE’nin bölgesel açılımlarını yalnızca ekonomik rekabet değil, stratejik tehdit olarak değerlendiriyor.

İran ile BAE arasındaki gerilim çoğu zaman mezhep ekseninde anlatılıyor; oysa meselenin özü büyük ölçüde enerji yolları, limanlar ve deniz ticaretiyle ilgili. Dubai yıllarca İran sermayesinin dış dünyaya açıldığı en önemli merkezlerden biri oldu. İranlı şirketler, tüccarlar ve finans ağları BAE ekonomisinde ciddi bir alan oluşturdu. Bu yüzden Emirlikler uzun süre kontrollü bir denge politikası yürüttü. Bir yandan ABD’ye yakın durdu, diğer yandan İran’la ekonomik ilişkileri tamamen koparmadı. Çünkü Abu Dabi yönetiminde hâkim olan düşünce şuydu: “İran bizi doğrudan vurmaz; çünkü ekonomik olarak birbirimize bağlıyız.” Ancak son savaş sürecinde bu güven ciddi biçimde sarsıldı. İran’ın Körfez’de enerji altyapıları, limanlar ve ticaret koridorları konusunda verdiği sert mesajlar, Emirlikler’de yeni bir kırılganlık duygusu oluşturdu. Çünkü BAE’nin bütün ekonomik modeli güvenlik algısı üzerine kurulu. Dubai’nin küresel finans merkezi olması, Abu Dabi’nin yatırım çekebilmesi, Körfez’in lojistik merkezi haline gelmesi ve milyonlarca turistin ülkeye akması için BAE’nin “istikrarlı ve güvenli ada” imajını koruması gerekiyor.

Fakat bugün tam da bu imaj sarsılmış durumda. Aslında BAE’nin en büyük gücü olan küresel entegrasyon aynı zamanda en büyük zayıflığına dönüşmüş halde. Çünkü ülkenin ekonomik omurgasını oluşturan limanlar, enerji tesisleri, havaalanları, veri merkezleri ve finans bölgeleri son derece yoğunlaşmış yapılar. Bu da onları bölgesel savaş sürecinde yüksek hassasiyetli hedefler haline getirdi. İran’ın füze ve İHA kapasitesi düşünüldüğünde, birkaç kritik saldırı ya da yalnızca saldırı ihtimali bile BAE ekonomisi üzerinde ciddi psikolojik etki yarattı. Nitekim son savaş süreci, Emirlikler’in yıllardır inşa etmeye çalıştığı “dokunulmaz güvenli merkez” algısını ciddi biçimde sarstı. Çünkü İran doğrudan saldırı gerçekleştirmese bile Körfez’deki enerji yollarını, liman güvenliğini ve ticaret akışını tehdit edebileceğini göstererek BAE’nin en temel gücünün aslında ne kadar kırılgan olduğunu ortaya koydu.

Hürmüz ayrımı

Ayrıca bu kırılganlığa İran’ın Hürmüz kartı da eklemlenmiş durumda. İran için Hürmüz yalnızca bir boğaz değil; adeta ikinci doğal kaynak niteliğinde stratejik bir güç alanı. Petrol ya da doğalgaz gibi doğrudan gelir üretmese bile küresel enerji akışını kontrol etme kapasitesi İran’a benzersiz bir jeopolitik kaldıraç sağlıyor. Bu nedenle İran açısından Hürmüz üzerindeki baskının azalması yalnızca ekonomik değil, stratejik güç kaybı anlamına geliyor.

BAE ise tam tersine Hürmüz’e bağımlılığı azaltmaya çalışıyor. Petrolünü ve ticaretini alternatif limanlar ve enerji koridorları üzerinden dünyaya ulaştırmak istiyor. Bu yüzden yeni liman projeleri, boru hatları ve Körfez dışına açılan ticaret güzergâhları Emirlikler açısından hayati önem taşıyor. Ancak İran, Hürmüz’ü bypass etmeye çalışan her girişimi kendi stratejik etkisini azaltmaya yönelik hamle olarak görüyor. Füceyre Limanı’na yönelik saldırılar da bu bağlamda ele alınabilir. Dolayısıyla BAE’nin enerji bağımsızlığı arayışı ile İran’ın Hürmüz stratejisi doğrudan çatışıyor.

BAE’nin OPEC’den ayrılması

Burada OPEC içindeki ayrışmalar da önemli. BAE son yıllarda üretim kotaları konusunda daha bağımsız davranmak istiyor. Çünkü ekonomik modelini yalnızca petrol gelirine değil, yüksek hacimli enerji ticaretine ve küresel yatırım ağlarına dayandırıyor. Bu nedenle daha fazla üretim yapmak ve enerji satışını artırmak istiyor. Bu durum zaman zaman Suudi Arabistan ile görüş ayrılıklarını derinleştiriyor. Riyad daha kontrollü fiyat politikası isterken, Abu Dabi daha agresif üretim yanlısı bir çizgi izliyor. Ancak BAE’nin bu hırsının önündeki tek engel yine Suudi Arabistan değil; İran. İran, Füceyre’ye yönelik saldırılarla bu stratejiyi engellemeye çalışıyor.

Zaten bugün Körfez’de yaşanan en önemli kırılmalardan biri de Suudi Arabistan–BAE ayrışması. Yemen’de farklı grupları desteklemeleri, Sudan’daki pozisyon farkları, Somali ve Afrika Boynuzu’ndaki rekabet bunun açık örnekleri. BAE artık Körfez içinde Suudi Arabistan’ın küçük ortağı gibi değil, bağımsız bölgesel güç gibi hareket ediyor.

Bir diğer kritik mesele ise İran’ın kontrolündeki Abu Musa ile Büyük ve Küçük Tunb Adaları. Bu mesele yalnızca tarihsel egemenlik tartışması değil; Körfez deniz trafiği üzerindeki İran etkisinin sembolik merkezlerinden biri. Emirlikler açısından İran’ın bu adalardaki varlığı doğrudan stratejik baskı anlamına geliyor. Bu nedenle BAE, oluşabilecek bir oldu bitti durumunda bu adaları yeniden geri alma arzusunu canlı tutuyor.

Stratejik derinlik

Ancak bütün bu tablo içinde temel gerçek değişmiyor: BAE’nin stratejik derinliği oldukça sınırlı. Coğrafi olarak dar, nüfus olarak küçük ve ekonomik olarak aşırı yoğunlaşmış bir yapıdan söz ediyoruz. Bu nedenle olası büyük ölçekli bir bölgesel savaşta Körfez’de ilk kırılabilecek ülkelerden biri olma riski taşıyor. Çünkü BAE’nin gücü askerî dayanıklılıktan çok “güvenli merkez” algısına dayanıyor. Turizm merkezi olması, küresel lojistik ağların düğüm noktası haline gelmesi, finans sermayesini çekebilmesi ve dünyanın en güvenli yatırım alanlarından biri gibi görünmesi ekonomik modelinin temelini oluşturuyor.

Bugün ise tam da bu algı aşınıyor. Zaten ekonomik dalgalanmalar, bölgesel rekabet ve küresel ticaret kırılmaları nedeniyle bazı sıkıntılar yaşayan BAE için savaş ihtimali bile ciddi baskı yaratıyor. Çünkü modern BAE ekonomisi yalnızca fiziksel güvenliğe değil, psikolojik güvenlik algısına dayanıyor. Yatırımcıların, turistlerin, şirketlerin ve küresel sermayenin zihninde oluşacak küçük bir güvensizlik bile büyük ekonomik sonuçlar doğurabilir.

Bu nedenle BAE paradoksal bir noktada duruyor: Bölgesel güç olmak için daha agresif davranıyor; fakat agresif davrandıkça kırılganlığını artırıyor. İran ise tam olarak bu kırılganlığı hedef alıyor. Dolayısıyla bugün Körfez’de yaşanan mücadele yalnızca askerî değil; güvenlik algısı, enerji yolları, limanlar, finans ağları ve küresel ticaret merkezleri üzerinden yürüyen çok katmanlı bir jeopolitik savaş niteliği taşıyor. “Küçük Sparta” benzetmesi de tam bu noktada anlam kazanıyor: küçük ama etkili bir güç olmak mümkün olabilir; fakat stratejik derinlikten yoksun bir yapının uzun süreli bölgesel gerilimleri ne kadar taşıyabileceği hâlâ cevabı netleşmemiş en kritik soru olarak ortada duruyor.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun en editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 11 Mayıs 2026’da yayımlanmıştır.

Muhammed Berdibek
Muhammed Berdibek
Dr. Muhammed Berdibek - 1983 yılında Bingöl’de doğdu. Lisans eğitimini Bilkent Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümünde tamamladı. Yüksek lisansını Orta Doğu Teknik Üniversitesi Ortadoğu Çalışmaları bölümünde yaptı. Doktora öğrenimi, Ankara Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümünde tamamladı. İyi derecede İngilizce ve Farsça bilmekle beraber orta derecede Arapça bilgisine sahiptir. Muhtelif gazete ve dergilerde yazıları yayımlandı."Mehdi’den Önce, Devrimden Sonra İran", "Belki de Dilimden Bu Şarkı Düşmez", "Siyah Güzeldir" ve "Bir de Bakmışsın Uzaklardasın" olmak üzere dört kitap kaleme aldı.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Son Eklenenler

BAE: Körfezin “Küçük Sparta’sının jeopolitik çıkmazı

Birleşik Arap Emirlikleri için neden “Küçük Sparta” benzetmesi yapılıyor? Giderek daha bağımsız, agresif ve küresel davranmaya başlayan BAE’nin hedefi ve paradoksu ne? İran neden BAE’yi stratejik tehdit olarak görüyor? Dr. Muhammed Berdibek yazdı.

Ortadoğu’da son yıllarda yaşanan dönüşüm yalnızca İran–ABD-İsrail gerilimiyle ya da ABD’nin bölgedeki pozisyon değişikliğiyle açıklanamaz. Körfez’in kendi içinde de sessiz ama çok derin bir güç mücadelesi yaşanıyor. Bu mücadelenin merkezinde ise giderek daha bağımsız, daha agresif ve daha küresel davranmaya başlayan Birleşik Arap Emirlikleri bulunuyor. Ancak BAE’nin yükselişiyle kırılganlığı aynı anda büyüyor. Çünkü Emirlikler bugün ekonomik kapasitesiyle orantısız ölçüde büyük bir jeopolitik oyunun içine girmiş durumda.

Nitekim son yıllarda Batılı güvenlik literatüründe BAE için sık sık “Little Sparta” yani “Küçük Sparta” tanımlaması kullanılıyor. Buradaki Sparta göndermesi Antik Yunan’daki Sparta şehir devletine dayanıyor. Sparta, nüfus olarak küçük olmasına rağmen son derece disiplinli, militarist ve savaşçı yapısıyla döneminin en etkili güçlerinden biri olarak görülüyordu. Eski ABD Savunma Bakanı James Mattis ve Amerikan güvenlik çevrelerinin BAE için bu kavramı kullanmasının nedeni de buydu: küçük ama kapasitesinin üzerinde askerî ve jeopolitik etki üretmeye çalışan bir devlet.

Gerçekten de BAE artık yalnızca petrol ihraç eden küçük bir Körfez monarşisi gibi davranmıyor. Limanlar, enerji koridorları, finans merkezleri, teknoloji ağları ve deniz ticareti üzerinden yeni bir bölgesel düzen kurmaya çalışıyor. Yemen’den Somali’ye, Sudan’dan Libya’ya kadar uzanan geniş coğrafyada görünür olmasının nedeni de bu. Abu Dabi yönetimi artık klasik anlamda güvenlik ithal eden bir ülke değil; güvenlik üreten, krizlere müdahil olan ve bölgesel denklemleri şekillendirmeye çalışan bir aktör gibi davranıyor.

Bu nedenle İbrahim Anlaşmaları süreci BAE açısından yalnızca İsrail’le diplomatik normalleşme anlamına gelmiyordu. Emirlikler kendisini açık biçimde ABD–İsrail güvenlik mimarisinin stratejik ortağı haline getirmek istedi. Çünkü geleceğin savaşlarının yalnızca askerî değil; limanlar, enerji hatları, veri merkezleri, ticaret yolları ve teknoloji ağları üzerinden yürütüleceğini düşünüyor. İsrail’le yakınlaşmasının temelinde de bu jeoekonomik vizyon bulunuyor.

“Küçük Sparta”nın paradoksu

Fakat tam da burada “Küçük Sparta” benzetmesinin taşıdığı paradoks ortaya çıkıyor. Çünkü Batılı literatürün övgüyle kullandığı bu kavram aynı zamanda ciddi stratejik kırılganlıklara işaret ediyor. Tarihsel Sparta nasıl askerî disiplinine rağmen sınırlı demografik kapasitesi nedeniyle uzun savaşlarda kırılgan hale geldiyse, bugün BAE de benzer bir paradoksla karşı karşıya. Evet, Emirlikler yüksek teknolojiye, gelişmiş silah sistemlerine ve küresel finans ağlarına sahip olabilir; ancak bütün bunlar stratejik derinlik eksikliğini ortadan kaldırmıyor.

Tam da bu nedenle İran faktörü kritik hale geliyor. İran, Körfez’de oluşan yeni ekseni yalnızca diplomatik yakınlaşma olarak değil, doğrudan çevreleme girişimi olarak okuyor. Özellikle İsrail’in Körfez’de görünür hale gelmesi Tahran açısından ciddi bir güvenlik alarmı anlamına geliyor. Bu nedenle İran, BAE’nin bölgesel açılımlarını yalnızca ekonomik rekabet değil, stratejik tehdit olarak değerlendiriyor.

İran ile BAE arasındaki gerilim çoğu zaman mezhep ekseninde anlatılıyor; oysa meselenin özü büyük ölçüde enerji yolları, limanlar ve deniz ticaretiyle ilgili. Dubai yıllarca İran sermayesinin dış dünyaya açıldığı en önemli merkezlerden biri oldu. İranlı şirketler, tüccarlar ve finans ağları BAE ekonomisinde ciddi bir alan oluşturdu. Bu yüzden Emirlikler uzun süre kontrollü bir denge politikası yürüttü. Bir yandan ABD’ye yakın durdu, diğer yandan İran’la ekonomik ilişkileri tamamen koparmadı. Çünkü Abu Dabi yönetiminde hâkim olan düşünce şuydu: “İran bizi doğrudan vurmaz; çünkü ekonomik olarak birbirimize bağlıyız.” Ancak son savaş sürecinde bu güven ciddi biçimde sarsıldı. İran’ın Körfez’de enerji altyapıları, limanlar ve ticaret koridorları konusunda verdiği sert mesajlar, Emirlikler’de yeni bir kırılganlık duygusu oluşturdu. Çünkü BAE’nin bütün ekonomik modeli güvenlik algısı üzerine kurulu. Dubai’nin küresel finans merkezi olması, Abu Dabi’nin yatırım çekebilmesi, Körfez’in lojistik merkezi haline gelmesi ve milyonlarca turistin ülkeye akması için BAE’nin “istikrarlı ve güvenli ada” imajını koruması gerekiyor.

Fakat bugün tam da bu imaj sarsılmış durumda. Aslında BAE’nin en büyük gücü olan küresel entegrasyon aynı zamanda en büyük zayıflığına dönüşmüş halde. Çünkü ülkenin ekonomik omurgasını oluşturan limanlar, enerji tesisleri, havaalanları, veri merkezleri ve finans bölgeleri son derece yoğunlaşmış yapılar. Bu da onları bölgesel savaş sürecinde yüksek hassasiyetli hedefler haline getirdi. İran’ın füze ve İHA kapasitesi düşünüldüğünde, birkaç kritik saldırı ya da yalnızca saldırı ihtimali bile BAE ekonomisi üzerinde ciddi psikolojik etki yarattı. Nitekim son savaş süreci, Emirlikler’in yıllardır inşa etmeye çalıştığı “dokunulmaz güvenli merkez” algısını ciddi biçimde sarstı. Çünkü İran doğrudan saldırı gerçekleştirmese bile Körfez’deki enerji yollarını, liman güvenliğini ve ticaret akışını tehdit edebileceğini göstererek BAE’nin en temel gücünün aslında ne kadar kırılgan olduğunu ortaya koydu.

Hürmüz ayrımı

Ayrıca bu kırılganlığa İran’ın Hürmüz kartı da eklemlenmiş durumda. İran için Hürmüz yalnızca bir boğaz değil; adeta ikinci doğal kaynak niteliğinde stratejik bir güç alanı. Petrol ya da doğalgaz gibi doğrudan gelir üretmese bile küresel enerji akışını kontrol etme kapasitesi İran’a benzersiz bir jeopolitik kaldıraç sağlıyor. Bu nedenle İran açısından Hürmüz üzerindeki baskının azalması yalnızca ekonomik değil, stratejik güç kaybı anlamına geliyor.

BAE ise tam tersine Hürmüz’e bağımlılığı azaltmaya çalışıyor. Petrolünü ve ticaretini alternatif limanlar ve enerji koridorları üzerinden dünyaya ulaştırmak istiyor. Bu yüzden yeni liman projeleri, boru hatları ve Körfez dışına açılan ticaret güzergâhları Emirlikler açısından hayati önem taşıyor. Ancak İran, Hürmüz’ü bypass etmeye çalışan her girişimi kendi stratejik etkisini azaltmaya yönelik hamle olarak görüyor. Füceyre Limanı’na yönelik saldırılar da bu bağlamda ele alınabilir. Dolayısıyla BAE’nin enerji bağımsızlığı arayışı ile İran’ın Hürmüz stratejisi doğrudan çatışıyor.

BAE’nin OPEC’den ayrılması

Burada OPEC içindeki ayrışmalar da önemli. BAE son yıllarda üretim kotaları konusunda daha bağımsız davranmak istiyor. Çünkü ekonomik modelini yalnızca petrol gelirine değil, yüksek hacimli enerji ticaretine ve küresel yatırım ağlarına dayandırıyor. Bu nedenle daha fazla üretim yapmak ve enerji satışını artırmak istiyor. Bu durum zaman zaman Suudi Arabistan ile görüş ayrılıklarını derinleştiriyor. Riyad daha kontrollü fiyat politikası isterken, Abu Dabi daha agresif üretim yanlısı bir çizgi izliyor. Ancak BAE’nin bu hırsının önündeki tek engel yine Suudi Arabistan değil; İran. İran, Füceyre’ye yönelik saldırılarla bu stratejiyi engellemeye çalışıyor.

Zaten bugün Körfez’de yaşanan en önemli kırılmalardan biri de Suudi Arabistan–BAE ayrışması. Yemen’de farklı grupları desteklemeleri, Sudan’daki pozisyon farkları, Somali ve Afrika Boynuzu’ndaki rekabet bunun açık örnekleri. BAE artık Körfez içinde Suudi Arabistan’ın küçük ortağı gibi değil, bağımsız bölgesel güç gibi hareket ediyor.

Bir diğer kritik mesele ise İran’ın kontrolündeki Abu Musa ile Büyük ve Küçük Tunb Adaları. Bu mesele yalnızca tarihsel egemenlik tartışması değil; Körfez deniz trafiği üzerindeki İran etkisinin sembolik merkezlerinden biri. Emirlikler açısından İran’ın bu adalardaki varlığı doğrudan stratejik baskı anlamına geliyor. Bu nedenle BAE, oluşabilecek bir oldu bitti durumunda bu adaları yeniden geri alma arzusunu canlı tutuyor.

Stratejik derinlik

Ancak bütün bu tablo içinde temel gerçek değişmiyor: BAE’nin stratejik derinliği oldukça sınırlı. Coğrafi olarak dar, nüfus olarak küçük ve ekonomik olarak aşırı yoğunlaşmış bir yapıdan söz ediyoruz. Bu nedenle olası büyük ölçekli bir bölgesel savaşta Körfez’de ilk kırılabilecek ülkelerden biri olma riski taşıyor. Çünkü BAE’nin gücü askerî dayanıklılıktan çok “güvenli merkez” algısına dayanıyor. Turizm merkezi olması, küresel lojistik ağların düğüm noktası haline gelmesi, finans sermayesini çekebilmesi ve dünyanın en güvenli yatırım alanlarından biri gibi görünmesi ekonomik modelinin temelini oluşturuyor.

Bugün ise tam da bu algı aşınıyor. Zaten ekonomik dalgalanmalar, bölgesel rekabet ve küresel ticaret kırılmaları nedeniyle bazı sıkıntılar yaşayan BAE için savaş ihtimali bile ciddi baskı yaratıyor. Çünkü modern BAE ekonomisi yalnızca fiziksel güvenliğe değil, psikolojik güvenlik algısına dayanıyor. Yatırımcıların, turistlerin, şirketlerin ve küresel sermayenin zihninde oluşacak küçük bir güvensizlik bile büyük ekonomik sonuçlar doğurabilir.

Bu nedenle BAE paradoksal bir noktada duruyor: Bölgesel güç olmak için daha agresif davranıyor; fakat agresif davrandıkça kırılganlığını artırıyor. İran ise tam olarak bu kırılganlığı hedef alıyor. Dolayısıyla bugün Körfez’de yaşanan mücadele yalnızca askerî değil; güvenlik algısı, enerji yolları, limanlar, finans ağları ve küresel ticaret merkezleri üzerinden yürüyen çok katmanlı bir jeopolitik savaş niteliği taşıyor. “Küçük Sparta” benzetmesi de tam bu noktada anlam kazanıyor: küçük ama etkili bir güç olmak mümkün olabilir; fakat stratejik derinlikten yoksun bir yapının uzun süreli bölgesel gerilimleri ne kadar taşıyabileceği hâlâ cevabı netleşmemiş en kritik soru olarak ortada duruyor.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun en editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 11 Mayıs 2026’da yayımlanmıştır.

Muhammed Berdibek
Muhammed Berdibek
Dr. Muhammed Berdibek - 1983 yılında Bingöl’de doğdu. Lisans eğitimini Bilkent Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümünde tamamladı. Yüksek lisansını Orta Doğu Teknik Üniversitesi Ortadoğu Çalışmaları bölümünde yaptı. Doktora öğrenimi, Ankara Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümünde tamamladı. İyi derecede İngilizce ve Farsça bilmekle beraber orta derecede Arapça bilgisine sahiptir. Muhtelif gazete ve dergilerde yazıları yayımlandı."Mehdi’den Önce, Devrimden Sonra İran", "Belki de Dilimden Bu Şarkı Düşmez", "Siyah Güzeldir" ve "Bir de Bakmışsın Uzaklardasın" olmak üzere dört kitap kaleme aldı.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Son Eklenenler

0
Would love your thoughts, please comment.x