30 Ekim 2026 gecesi Polonya’da kimilerinin “darbe girişimi” addettiği bir hadiseler zinciri yaşandı. Başbakan ve eski Avrupa Konseyi Başkanı Donald Tusk, ülkede “hukukun üstünlüğünün yeniden tesisi” adına Anayasa Mahkemesi Başkanı’nın ve yardımcısının bir ay süreyle görevden uzaklaştırıldığını duyurdu. Kararı veren kişi ise, mevcut parlamento tarafından seçilen bir hakim.
Uygulama, radikal-sağ PiS (Hukuk ve Adalet Partisi) adayı olarak Cumhurbaşkanı seçilen Karol Nawrocki’nin Senegal ziyareti kapsamında ülke dışına çıktığı bir anda yapıldı. Elbette bu tercih pek şaşırtıcı değil zira tecrübe edilen “yargı krizi”nin (kâğıt üzerindeki) teknik açılımı doğrudan Tusk ile PiS arasındaki bilek güreşiyle alakalı.
Yalın bir biçimde özetleyecek olursak, “kriz”in odağında PiS’in 2015-2023 aralığında yürüttüğü tartışmalı yargı reformları var. Anayasa Mahkemesi’nin yapısının değiştirilmesi, başkanının iktidara “sadık” bir profil havuzundan seçilmesi, hakim atama süreçlerinin siyasallaştırılması, Adalet Bakanlığı’nın yetkilerinin genişletilmesi/kuvvetlendirilmesi vb. tedbirlerin Polonya’da ciddi anlamda kutuplaştırıcı etkileri oldu. Söz konusu reformlar vaktiyle Avrupa Birliği (AB) kurumlarının hışmını çekmiş, bu sebeple “fon kesintileri”ne dahi gidilmişti.
Bugün Tusk, işte PiS’in bıraktığı bu “mirâs”ın ceremesini çekiyor. Ülkenin yargı sisteminin bağımsızlığını yitirdiğini ve bütünüyle PiS etkisine girdiğini, mevzubahis etkinin hâlâ sürdüğünü ve hatta Polonya’nın siyasal işleyişini sekteye uğratma raddesine geldiğini ifâde ediyor. Çok da haksız sayılmaz. Anayasa Mahkemesi felç olmuş vaziyette. Mevcut yapı, Parlamento’nun seçtiği hakimleri tanımayı reddediyor.
Öte yandan Tusk iktidarının da bazı eski atamaları “usulsüz” sayması hasebiyle, tersinden mahkemenin aldığı kararları tanımadığı vurgulanmalı. Kısacası bir kördüğüm var.
Peki, ama mesele gerçekten bir “iç hesaplaşma”dan mı ibaret? Yoksa Tusk figürü üzerinden, Polonya’yı da içine almaya başlayan daha geniş bir kıtasal siyâsetin kodlarına rastlamak mümkün mü?
Doğrusu, ben ikinci şıkkın geçerli olduğunu düşünüyorum. Açıklayayım.
Donald Tusk yahut Avrupa’ya adanmış bir kariyer
Donald Tusk alelâde bir devlet adamı değil. Belli bir ağırlığı, hatta şahsında cisimleştirdiği bir “sembolik” var. Tusk, uzun yıllar boyunca liberal Avrupa müesses nizâmının en etkin aktörlerinden biriydi. Dahası, belki hâlâ öyle.
İlk başbakanlık serüveni 2007-2014 yılları arasındaydı. O dönemde de başlıca rakibi PiS’ti. 2014-2019 yılları arasında Avrupa Konseyi Başkanlığı görevini, 2019-2022 yılları arasında ise Avrupa Halk Partisi’nin liderliğini üstlendi. Brexit’e karşı geliştirdiği katı muhalefet ve Rusya’dan Almanya’ya uzanan Nord Stream 2 doğalgaz boru hattına ilişkin düştüğü açık şerh hafızalardaki tazeliğini koruyor.
Tusk liderliğinde Polonya, 2025 yılı itibarıyla gerek AB ülkeleri gerekse NATO ülkeleri arasında GSYİH’sına oranla (yüzde 4,7) en önemli savunma harcamalarını yapan ülke konumuna geldi. Rusya’nın Ukrayna’yı işgâlini müteakip AB’nin “ortaklaşa bir tepki” vermesinin ehemmiyetine değindi ve Kiev’le dayanışma temelinde yakın ilişkiler örgütledi.
Bu noktada bir hususun altını çizmekte fayda görüyorum: Bugün Polonya, Brüksel açısından Rusya’yla mücadelede “ön-cephe”dir. Başka bir deyişle müesses nizam, Polonya’yı AB ülkelerinin geri kalanı için bir “müşterek müdafaa hattı” belliyor. Hâl böyle olunca, Polonya’nın istikrarsızlaşması istenilebilecek belki de en son şey. Dolayısıyla nesnel veriler ışığında ne Tusk’ın ne de Brüksel’in yüksek bürokratik aygıtının “uzun vadeli bir iç karışıklığa” mahal verebilecek nitelikte adımlar atması beklenmez(di).
“İdi” diyorum zira olaylar şimdilik yatışmaktan çok uzak. İyi ama Tusk niçin böylesi “radikal” bir manevra yaptı? Ve en önemlisi, bu manevrayı neden “şimdi” yapmayı seçti?
Elbette Tusk’ın, 2027 genel seçimleri öncesinde koalisyonunu sağlamlaştırmak ve Cumhurbaşkanı Nawrocki’nin sistematik vetolarıyla kilitlenen yasama sürecinin önünü açmak gibi “yerli” ajandaları olduğu yadsınamaz. Ancak bu hesaplar hamlenin içeriğini izah etse dahi zamanlamasını tek başına açıklamaya yetmiyor.
Bu soruları lâyıkıyla cevaplamak için Avrupa kıtasında (ve ötesinde) son birkaç aylık periyottaki “momentum”a ve teşkil olan kronolojiye bakmak şart.
Fransa’dan Romanya’ya müesses nizâmın “oto-muhafaza” refleksleri: Bir kronoloji
Fransa’da radikal-sağın lideri ve 2027 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin favorisi Marine Le Pen’in yolsuzluktan suçlu bulunduğu davaya ilişkin, Fransız hukukçulardan uyarılar gelmeye başladı. Uyarılarda Le Pen’in bu hâlde seçilme yeterliliğinin olmadığı/olmayacağı tezleri yeniden gündeme geldi.
Keza Le Pen’in olası zaferini müteakip başbakanlık koltuğu için adı geçen Ulusal Birlik’in Genel Başkanı Jordan Bardella’nın geçmişte attığı iddia edilen “antisemit” mesajlar basına sızdırıldı ve bir skandala yol açtı.
Öte yandan Fransa’daki öğrenci olayları bağlamında Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve İçişleri Bakanı Laurent Nuñez başta, ülkede bir “aşırı sol kalkışma” riskinin bulunduğu yetkililerce dillendirildi. Bu tespitten hareketle radikal-sol Jean-Luc Mélenchon’un partisi Bağ Eğmeyen Fransa’nın “yasadışı” ilân edilebileceği çokça konuşuldu-konuşuluyor.
Gelelim Almanya’ya. Burada da dikkate değer iki olgu var. İlki radikal-sağ AfD’nin Saksonya-Anhalt’taki, ikincisi ise radikal-sol Die Linke’nin Berlin zaferiyle bağlantılı.
AfD’nin ileride olası bir “genel seçim” galibiyetine ilişkin şimdiden “ön-alıcı” mahiyette düşünceler hâsıl. Devlet güvenliği için “kritik” önemi haiz bilgilerin – iktidara gelse dahi – AfD’den meşru çekincelerle saklanabileceğinden tutun da diğer partilerin AfD’yi dışlama stratejisini esas alan “güvenlik duvarı” politikasına değin geniş bir yelpaze kapsanıyor.
Diğer taraftan Die Linke de Elif Eralp üzerinden benzer bir kampanyaya muhatap kılındı. “Almanya’da antisemitizmin radikal-sol tarafından yeniden hortlatılması riski” – tıpkı Fransa’daki gibi – devlet yönetiminin en üst kademelerince ve en yüksek perdeden hedef alındı.
Hatırlayalım; 2024-2025 döneminde Romanya’da Călin Georgescu vakasında daha fazlası yaşanmıştı. Eleştirinin yerini bilfiil “inisiyatif” almış, Georgescu’nun kazandığı Kasım 2024’teki cumhurbaşkanlığı seçimleri Rus müdahalesi ve hile gerekçesiyle iptal edilmişti. Sonrasında hakkında ortaya atılan çeşitli iddialarla hem yeni seçimlerde aday olması engellendi hem de kovuşturuldu.
Son olarak Macaristan’da radikal-sağ siyâsetçi Viktor Orban’ın, Sırbistan’da otokrat Aleksandar Vuçiç’in ve – Avrupa dışında cereyân etmiş olsa da – Brezilya’da Bolsonaro kliğinin sandık mağlubiyetleri kıtasal, uluslararası bir “momentum” doğurdu. Elbette bu mağlubiyetlerin bizzat seçmen iradesiyle gerçekleştiğini teslim etmeliyiz. Fakat sonuçların müesses nizâma elindeki araçları çok daha cüretkâr ve komplekssiz biçimde kullanabileceğine dair bir özgüven aşıladığı da açık.
Dahası, bu momentumun iki veçhesi var. Birincisi, “Avrupa-dışı” aktörlerin (ki bunlar Donald Trump yönetimindeki Amerika Birleşik Devletleri’nden Vladimir Putin’in Rusya’sına kadar muhtelif aktörleri içeriyor) Avrupa’nın kıta siyâsetinin üzerindeki etkilerinin boşa çıkarılması ve kamuoyu nezdinde faş edilmesiyle ilgili. İkincisi ise sandıkta söz konusu etkilerden mütevellit gitgide eriyen Avrupa müesses nizâmının temsilcilerinin bürokratik enstrümanları kullanmak ve bir çeşit “oto-muhafaza” içgüdüsüne yaslanmak suretiyle liberal pratiği otoriteryenleştirmesi.
Tusk’ın son “yargı hamlesi” işte bu kronolojide anlamlı hâle geliyor.
Avrupa kıtasının yeni safhası: “Uygulamalı otoriteryen liberalizm”
Polonya özelinde Rusya karşıtlığı, PiS’in de katıldığı bir “ulusal mutabakat”tır. Ne var ki Cumhurbaşkanı Nawrocki’nin Trump’la Brüksel’e nispetle daha yakın ilişkiler istediği/yürüttüğü bir gerçek. Üstelik Nawrocki derin bir Polonya milliyetçisi. Dolayısıyla Rusya’yı dışlarken Kiev’e, bilhassa da Volodimir Zelenski’ye müspet bakmıyor. Öyle ki, Nawrocki geçtiğimiz haziran ayında daha önce Zelenski’ye verilen devlet nişanını iptal etti.
Dünya çok çetin bir sıkışma evresine girerken, Avrupa jeopolitiği de kendini tahkim etme peşinde.
Radikal-sağ da radikal-sol da Avrupa müesses nizâmınca dış tehditlerin iç uzantıları şeklinde telâkki ediliyor. Ve nerede, nasıl olursa olsun, her ikisini de “geriletme” yahut olmuyorsa en azından “durdurma” noktasında pro-aktif bir politikaya geçiş yapmışa benziyor. Konjonktür de şimdilik lehine işliyor. Şâyet önümüzdeki salı günü Trump ara-seçimlerde bir hezimet yaşarsa – ki yaşayacağa benziyor – o hâlde bu politikanın daha da çeşitlenmesi ve agresifleşmesi pekâlâ ihtimaller dâhilinde.
Kısacası Tusk’ın eylemliliği esen rüzgârlarla uyumlu ve bence bir “kırılma” ihtiva ediyor. Dar bir “iç politika hesaplaşması”ndan çok, bir “kıtasal siyâset”in izdüşümleri görülüyor. Eller artık “tetikte” değil yalnızca, o tetik çekiliyor.
Fransa’dan Almanya’ya, Romanya’dan Polonya’ya değin – bir paradoksu andırsa da – Avrupa müesses nizâmı uygulamalı “otoriteryen liberalizm” safhasına geçiyor.
“Birleşik Avrupa” idealinin silâhlandırıldığı, entegrasyonun yukarıdan-aşağıya doğru bir tarzda pekiştiği, bürokratik refleksin (“vesâyetin” bile denebilir) sokağı da sandığı da “by-pass” etmeye uğraştığı ve en yakıcısı, yaklaşan Fransa ve Almanya seçimlerinden evvel tüm bu süreçlerin kızışabileceği aşikâr.
Avrupa halkları kemerlerini bağlasalar iyi olur. Sıkı bir yolculuğa çıkıyorlar.
Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.
Bu yazı ilk kez 2 Kasım 2026’da yayımlanmıştır.



