Beyrut nasıl toparlanmalı?

Beyrut limanındaki bir depoda akıl almaz miktarda amonyum nitratın patlamasıyla Lübnan, tam da kuruluşunun 100. yılında adeta cehennemi yaşadı. Çoktandır ekonomisi çökük, siyaseti işlemez, yönetimi en temel hizmetleri bile halkına sunmaktan aciz ve yozlaşmış durumdaki Lübnan’ın belini doğrultabilmesi için bir mucize lazım. Zira Beyrut demek, Lübnan demektir. Ülke nüfusunun üçte birinden fazlasının yaşadığı, iktisadi ve mali hayatın merkezi başkentte on binlerce ev ve işyeri çöktü ya da kullanılamaz halde; 300 bin insan evsiz kaldı. Elektrik, su, gıda, ilaç ve temel ihtiyaç malzemeleri kıtlığı da var.

Bir zamanlar Arap dünyasının entelektüel ve finansal kalbi olan, ancak iç savaşlar ve İsrail işgalleri veya saldırılarıyla defalarca büyük yıkımlara maruz kalan Beyrut, 5 Ağustos’taki patlamada bu defa sadece saniyeler içinde enkaza dönüştü. Tıpkı Ortadoğu’da kadim medeniyet merkezi Halep, Musul, San’a gibi birçok şehrin geri döndürülemez şekilde ağır bir yıkıma uğradığı ve kimliğini yitirdiği gibi…

Yaşanan bu akıl almaz yıkımı, Beyrut Amerikan Üniversitesi’nden dört öğretim üyesi Beirut Urban Lab’e yazdıkları bir makalede değerlendirdi. 13 Ağustos’ta Jadaliyya web sitesinde de yayımlanan “Birinci Haftasının Sonunda Beyrut Patlaması” başlıklı bu makalenin yazarlardan Doç Dr. Mona Fawaz şehir çalışmaları ve planlama, Doç. Dr. Mona Harb şehir çalışmaları ve politikaları, Yrd. Doç. Ahmad Gharbieh grafik tasarım ve Prof. Dr. Howayda Al-Harithy mimarlık ve kentsel tasarım alanında öğretim üyesi. Mona Harb aynı zamanda Jadaliyya’nın “şehirler sayfası” editörlerinden.

Bir dönemin gümbür gümbür sonunu ilan eden patlama

Akademisyenler, patlamanın şok dalgalarını hâlâ yaşadıklarını, şehri ve insanlarını vuran ölçülemez kayıpları sindirmeye çalıştıklarını belirterek yazıya
başlıyorlar. Yerleşimlerin yakınındaki bir hangarda 2700 tonluk amonyum nitratın depolanmasının limanın resmî mercilerinin, gümrük yetkililerinin ve diğer birçok kamu görevlisinin tam bilgisi dâhilinde gerçekleştiğini vurguluyorlar.

“Bir dönemin gümbür gümbür sonunu ilan edercesine patladılar: Lübnan’ın iç savaş sonrası yozlaşmış düzeni zaten barışçıl bir şekilde düşemezdi.” diyorlar ve patlamadan bir hafta sonra şehrin halini şöyle aktarıyorlar:

“Şehir her yaştan ölülerinin yasını tutarken, kurtarma ekiplerinin çoğu geri kalan kayıp kişileri bulma çabalarına son veriyor. Cesetler, sevdikleri tarafından teşhis edilmeyi bekleyerek morglara yığılmış durumda. (…) Şehrin seslerine kırık camların şıngırtısı hakim olurken enkazların ve şahsi eşyaların yanında çöpler yığılıyor. (…)”

Yazarlar, can kaybının hiç de az olmadığını ve tüm toplum katmanlarından insanların hayatına mâl olduğunu şöyle anlatıyorlar:

“Patlama anında şehir limanında görev yapan Lübnanlı ve göçmen işçilerin yanı sıra civardaki işletmeleri koruyan güvenlikçiler can verenler arasında. Ayrıca yakınlarda çalışan, oracıktan geçen veya sadece evinde oturup normal hayatlarını sürdüren karı kocalar, anne babalar ve evlatlar da… (Beyrut Valisinin 9 Ağustos 2020’de verdiği rakamlara göre) Şimdiye kadar en az 7000 kişi yaralandı, 220 kişi öldü ve 110 kişi hâlâ kayıp ki bu rakamların artması bekleniyor.”

Gelelim yıkımın boyutlarına: “Yaklaşık 80 bin ev hasar gördü, binlerce aile evsiz kaldı. Limanın hemen çevresindeki mahalleler kentsel dokunun tam bir mozaiğiydi; -tarihî veya yeni, mütevazı veya lüks- meskenlerden, ticari, kurumsal ve dinî binalardan oluşuyordu. Apartmanlarda patlamayla kapı-cam kalmadı; -ister küçük bakkallar ister lüks restoranlar, barlar, atölyeler, stüdyolar, ofisler isterse kiralık odalar olsun- işyerleri hep mahvoldu. Okullar, hastaneler ve kreşler artık eğitim veremeyecek, hastaları iyileştiremeyecek veya bakım yapamayacak.”

Şehir ve mimari uzmanı dört akademisyen Beyrut’un mahalle mahalle durumunu şöyle anlatmış:

“Patlamanın etkisi tüm şehre yayılsa da en ağır hasarı öncelikle liman çevresindeki mahalleler aldı: şehrin geriye kalan tarihî işçi sınıfı mahalleleri Beddavi ve Karantina; en az on yıldır giderek seçkinleşen mahalleler Cemmeyzi, Ca’ytavi ve Mar Mihail… İç savaşın ilk katliamlarından birinin yaşandığı ve şehrin tarihsel olarak işçi deposu konumundaki Karantina, savunmasız nüfusunu ve -bir kısmı moloz yığınına dönen- dayanıksız evlerini vuran bir muazzam yıkım daha maruz kaldı, binaların bir kısmı çöktü. Limanın hemen doğusunda, Osmanlı ve Fransız Mandası mirası binalardan hâlâ ayakta kalanların bulunduğu nadir mahallelerden Mar Mihail ve Cemmeyzi’deki çok sayıda binada yapısal çatlaklar, kırık dökük balkonlar, yıkılmış dış cepheler ve çok daha fazlası var. Lüks bir şehir merkezine dönüşen Beyrut’un tarihî kalbinde bina cepheleri ve büyük pencereleri paramparça olurken kamuda ve özelde milyonlarca dolar heba olup gitti.

Müthiş derecede ihtiyaç duyulan gıda ithalatının yaklaşık %80’inin aktığı Beyrut’un can damarı olan liman ağır hasar gördü ve tam tamirinin yıllar sürmesi bekleniyor. Patlamanın etkisi Beyrut’un belediye sınırlarının çok ötesinde tüm semtlerine yayıldı; Badaro, Cinnah, Ğubeyri, Furn el-Şebbak, Devra, Burc Hammud ve Sin el-Fil gibi semtlerde camların kırılması, alüminyum ve ahşap kapı ve pencere doğramalarının patlamasıyla evler, işyerleri ve dükkanlar etkilendi.”

Bir işlevi olmayan kamu yönetimi

Yazarlar, Lübnan’da halkına hizmet götürme gibi bir işlevi ve kültürü olmayan hükümetlerin ve kamu yönetiminin patlamanın ertesindeki halini de ele alıyorlar:

“İlk mukabelede bulunanların yine şehir sakinleri olduğu acı bir şekilde görüldü. Sokaklar su ve yiyecek dağıtan, molozların ve enkazın temizlenmesine yardımcı olan süpürge ve kürekleri kuşanmış gönüllülerle dolu. (…) Bu canlı seferberliğin aksine, merkezî hükümetin ve yerel yönetimin mukabelesi yavaş olup derhal bir acil durum planı ortaya koyma veya etkili bir yardım stratejisi geliştirme noktasında başarısız kaldı. Devlet temsilcileri, koordinatörlükten ziyade sahadaki aktör kalabalığına karıştı. Bu nedenle polis ve sivil savunma unsurları siyasi parti mensupları, kâr amacı gütmeyen kuruluşlar, dinî ve insanî gruplar, izciler, öğrenciler, üniversite gönüllüleri ve diğerleriyle yan yana çalışıyorlar.”

Tabiatıyla bu durum, boğuşulan çoklu krizlerle birleştiğinde, halkta çok derin bir öfkeye yol açtı. Yazarlar halkın hissiyatını şöyle aktarıyor:

“Lübnan siyasi sisteminin geçim kaynaklarını korumadaki yıkıcı başarısızlığı görüldükçe öfke artıyor. Her yerde konuşmalar devlet temsilcilerine karşı güvensizliği yansıtıyor. Mahallelere girmeye kalkıştıklarında sözlü ve fiziki hakaretlerle karşılandılar.

İnsanlar çoklu krizlerle boğuşuyorlar: COVID-19 yüzünden getirilen ve aylar süren sokağa çıkma kısıtlaması nedeniyle tükendiler; tasarruflarını yok eden ve farklı toplumsal kesimlerin ekseriyetinin satın alma gücünü iyice azaltıp sadece hayatta kalacak bir seviyeye düşüren mali erimeyle zayıfladılar; gıda maddeleri kıtlığıyla yüz yüze kaldılar; Dünya Bankası’nın şu an için %50 olarak tahmin ettiği, giderek artan fakirlik seviyesiyle ürktüler…

Bu suçun ardındaki tetikleyiciler konusunda hemfikir olmasalar da insanların çoğu, ardı ardına gelen yönetimlerin vurdumduymazlığı ve on yılların hesap sorulmayan yönetişimine öfkelerini dillendiriyorlar. Patlama gerçekten de birçok kişi tarafından halka karşı bir savaş olarak hissedildi ve şehir (…) protesto çağrılarıyla kaynıyor.”

“İleriye dönük olarak, toparlanmanın meşakkatli bir yol olacağı aşikâr. Patlama sonrası yeniden yapılanmanın tam da Beyrut mahallelerinin yıkılmasına neden olan güçleri takviye etmesinden korkuluyor” diyerek 1990’ların başında Beyrut’un tarihî merkezinin yeniden inşa sürecinin, iç savaşın şehirde yol açtığı bölünmeleri daha da pekiştirdiğini hatırlatıyorlar. Bu bağlamda şunları zikrediyorlar: Bir otoyolları ağıyla tarihî merkezin şehrin diğer semtleriyle olan bağlantısının koparılması, çok sayıda küçük ölçekli hak sahibinin mülkiyet haklarından mahrum bırakılması, [tarihî] miras niteliğindeki binaların yok edilmesi veya onların toplumsal ve cemaatsel anlamlarının yitirilmesi, toparlanma ve yeniden inşanın yönetiminin -temel amacı, hissedarları için spekülatif emlak yatırımlarını azami düzeye çıkarmak olan Solidère adlı- özel bir emlak şirketine devredilmesi…

İç savaşın Beyrut’un merkezinde yol açtığı yaraları sarma ve yeniden inşanın göze çarpan sonucunu şöyle özetliyorlar:
“Çoğunlukla bankaların ve spekülatif yatırımcıların sahip çıktığı ve öfkeli protestocuların alanı olarak işlev görmenin ötesinde ülkeye bir katkısı bulunmayan, hayatın canlılığından yoksun kimliksiz bir ‘şehir merkezi’ oluşması.”

Yazarlar, benzer şekilde, 2006’da İsrail’in Lübnan’a yönelik açtığı savaş sonrası yeniden inşanın -tamamen Hizbullah’ın eline bırakılması suretiyle ve başka şekillerde- Beyrut’un banliyölerini ve Güney Lübnan’ı siyasi birer mıntıka olarak pekiştirdiğini de vurguluyorlar.

Beyrut’u bekleyen senaryolar

Peki, bu geçmiş tecrübeler ışığında, yazarlara göre Beyrut’u hangi senaryolar bekliyor?

“Eli kulağındaki bir kabus senaryosu, patlama sonrası yeniden yapılanmanın, patlamanın yol açtığı yıkımı pekiştirmek için bir fırsata dönüştürülmesi olacaktır. Patlamanın ciddi şekilde vurduğu mahalleler yavaş yavaş bozulmaya terk edilebilir, ta ki bir sonraki iktisadi döngü fakirleşen yaşlı nüfusu, mücadeleci gençliğin coşkulu enerjisini ve küçük sanayileri yok eden seçkinleştirme sürecini [yani orta ve üst sınıfların dar gelirlilerin yaşadığı kent merkezlerindeki semtlere yerleşme sürecini] devam ettirene kadar. Eğer ki yardım ve sermaye insanları dikkate almadan akarsa, bu aynı zamanda Beyrut tarihinin bir başka önemli dayanağını yok ederek seçkinleştirmeyi hızlandırabilir.”

Yazar toparlanma sürecinin nasıl ilerlemesi gerektiğine dair görüşlerini de paylaşıyorlar:

“Onlarca yıldır kamu kurumları tarafından terk edilmiş bir şehirde, iflasa düşen ve mezhepçi siyasetin hakim olduğu bir ülkede birçok insan, hayatlarını, bir partiye bağlı olmayan tarafsız toplumsal ve mekânsal karşılıklı destek altyapısı aracılığıyla organize etmeye çalışıyor. Herhangi bir toparlanma süreci de buradan başlamalı. (…)

İnsani yardım ve desteğin ötesinde, kapsayıcı, katılımcı ve çevre bilincine sahip toplum temelli bir toparlanma düşünülmeli ve uygulamaya konulmalı; sadece fiziksel yapıları yeniden inşa etmekle kalmayan, aynı zamanda patlamadan evvel mevcut olan adaletsizliklerin ve zayıflıkların da üzerine eğilen (…) bir toparlanma olmalı.”

Bu yazı ilk kez 20 Ağustos 2020’de yayımlanmıştır.

 

Mona Fawaz, Mona Harb, Howayda Al-Harithy, Ahmad Gharbieh’in Jaddaliya’da yayınlanan “Birinci haftanın sonunda Beyrut patlaması” adlı makalesinin bazı bölümleri Zahide Tuba Kor tarafından İngilizceden Türkçeye çevrilmiş ve editoryal katkılarla yeniden düzenlenmiştir. Makalenin orijinaline ve tamamına şu linkten ulaşabilirsiniz: https://www.jadaliyya.com/Details/41563/The-Beirut-Blast-A-Week-On

Fikir Turu

Fikir Turu, yalnızca Türkiye’deki düşünce hayatını değil, dünyanın da ne düşündüğünü, tartıştığını okurlarına aktarmaya çalışıyor. Bu amaçla, İngilizce, Arapça, Rusça ve Çince yazılmış önemli makalelerin belli başlı bölümlerini çevirerek, editoryal katkılarla okuruna sunmaya çalışıyor. Her makalenin orijinal metnine ve değerli çevirmen arkadaşlarımızın bilgilerine makalenin alt kısmındaki notlardan ulaşabilirsiniz.

1
Yorumu Gör

avatar
hicri mina
Ziyaretçi
hicri mina

Beyrut Limanı’daki patlamanın ekonomik etkileri üzerine düşünceler İlhami Genç’in Liman Ekonomisi kitabından ; ABD’de batı kıyısı limanlarının 10 gün süresince kapatılması (liman işçilerine bağlı olsa da aynı kapanma terörist saldırılardan da kaynaklanabilir): GSYH’da Hong Kong, Malezya ve Singapur’daki düşüşün yüzde 1.1 olacağı tahmin edilmektedir

Yine “İlhami Genç’in Liman Ekonomisi” kitabından bir başka anekdot; Dünya barışı dünya ticaretinden dünya ticareti dünya limanlarından geçer.”

Send this to a friend