“Bildiği şeytan”dan kırmızı çizgilere: İsrail’in Suriye politikası

Suriye’de iç savaş 10. Yılını doldurdu. Genel tabloya bakıldığında, Esad Yönetimi’nin ayakta kaldığı, buna karşılık ülkenin ekonomik ve sosyal olarak harap olduğu söylenebilir. Ancak Suriye’nin yakın gelecekteki siyasal durumu hâlâ netleşmedi. Ülkenin toprak bütünlüğü korunsa dahi siyasal sisteminin alabileceği hal konusunda büyük çekişme devam ediyor. Birkaç gün önce yapılan ve sonucu baştan belli devlet başkanlığı seçiminin neden olabileceği diplomatik manevralar dalgası Beşar Esad’ın en azından Arap Dünyası’nda yeniden resmî kabul görebileceği bir ortam yaratabilir. Bu süreçte Suriye’nin 2011 öncesinde olduğu gibi üniter bir devlet olup olmayacağı ise önümüzdeki dönemdeki pek çok gelişmeye bağlı olacak.

Bir ülkenin geleceğine ilişkin analiz yaparken, biz analizciler, “ülkenin iç dinamikleri kadar bölgesel faktörlere ve aktörlere odaklanmalıyız” sözlerine bayılır, sürekli tekrarlarız. Ancak bölge dışı güçler, bölgesel aktörler kavramlarının içi bir türlü tam olarak doldurulmaz. Biraz ABD, biraz Rusya üzerine odaklanan, onlardan yola çıkarak Suriye’nin yakın ve uzak komşularına ilişkin sözler içeren yaklaşımlar ülkenin stratejik geleceğine ilişkin değerlendirmeleri tamamlar gibi görülür. Ancak, çatışmanın son demlerine girdiğimiz, yeniden yapılanmanın ise ne siyasi ne de ekonomik olarak başlamadığı bir dönemde, çok önemli bir ülkeyi analizlerimizde ya unutuyoruz ya da yeterince denkleme almıyoruz. Suriye’de iç savaşın başladığı günden bu yana süreci en sessiz ancak derinden etkileyen ülkelerden birisi İsrail oldu. Bu nedenle, yeni bir evreye girerken İsrail’in Suriye’ye yönelik varlığına özellikle de ülkenin kuzeydoğusunda PYD/PKK kontrolündeki bölgeye yaklaşımı üzerinden değerlendirmek sağlıklı bir analiz için önemli bir tamamlayıcı gibi duruyor.

2011 öncesi: Kusursuz Vekalet Savaşı dönemi

İsrail Suriye ilişkileri 1948’den beri çatışmalı bir doğaya sahiptir. Suriye, Arap-İsrail Savaşları’nda daima savaşan taraflardan birisi oldu. Bu nedenle İsrail’den bakanların “kuzey cephesi”ne ilişkin analizlerinin ana aktörüydü. Fakat, İsrail’in Lübnan’ın güneyini işgal etmesinden sonra iki devlet arasındaki mücadele sadece Golan Tepeleri ve Filistin meselesi üzerinden bir toprak uyuşmazlığı olmaktan çıktı: vekaleten savaşın tüm unsurlarını barındıran bir “doğrudan çatışmama” durumuna dönüşmüştü.

1980 ve 90’larda Suriye, İsrail için sadece bir konvansiyonel tehdit olmaktan çıkmıştı. Suriye’nin İran’a, Lübnan’daki Hizbullah’a sağladığı erişim kolaylığı ve Hamas’a sunduğu olanaklar; İsrail açısından Hafız Esad’ın iç darbeler ve sıkı teftişle kontrol altında tutmaya çalıştığı Suriye ordusundan daha büyük bir tehdit oluşturuyordu.

Ancak Beşar Esad’ın babasının yerine geçtikten sonra reform yapacağı beklentisi, İsrail’in Güney Lübnan’ı terk etmesi, Lübnan eski Başbakanı Refik Hariri suikasti sonrasında Şam’ın Lübnan’dan çekilmek zorunda kalması ve Beşar Esad’ın Şam’daki İran ağırlığını hafifleterek Batı’ya doğru yeni bir açılım araması 2000’lerin ilk yarısında iki ülke arasındaki tansiyonu düşürdü.

Her ne kadar İsrail’in, Suriye’de inşa edildiğini iddia ettiği bir nükleer reaktörü 2007’de vurması bir süre gerginliği artırsa da, temelde Irak’ın işgalinin neden olduğu bölgesel parçalanma korkusu 2000’lerin ortalarından sonra iki ülkenin birbirine karşı yumuşamasına neden olmuştu. Elbette iki ülkenin liderleri birbirlerine sevgi dolu gözlerle bakmıyorlardı.

Ancak, 2000’lerin sonuna gelindiğinde birbirlerinin varlığına tahammül edebilecekleri bir ortam olgunlaşmaya başlamıştı. Hatta, gizli diplomasinin kullanıldığı ve Türkiye’nin aktif rol oynadığı bir süreçle İsrail ile Suriye arasında bir anlaşma olması gündeme gelmiş; bu girişim Gazze’ye yönelik bir İsrail saldırısı nedeniyle rafa kalkmıştı.

İşte Suriye’deki iç savaş böyle bir ortamda başladı.

İsrail’in “bildiği şeytan” ve kırmızı çizgileri

Arap Baharı’nın Suriye’deki iç savaşı tetiklemesi İsrail’i, Mısır ve Ürdün’de olduğu kadar endişeye sevk etmedi. Hatta, nasıl Saddam Hüseyin’in devrilmesi İsrail için ülkenin doğusundan gelebilecek bir konvansiyonel askerî tehdidi ortadan kaldırdıysa, Suriye’de rejimin devrilmesi de benzer bir etki yaratacaktı.

Diyebilirsiniz ki; “…neden öyle olsun Suriye’de gelecek yönetim halkından daha çok destek aldığı için daha güçlü bir ordu kurar ve İsrail için daha büyük bir tehdide dönüşür…” Çok yanılıyorsunuz; 20. yüzyılda kaç devlet geçirdiği iç savaştan sonra kısa sürede toparlanmış da ordusunu tekrar eskisinden de güçlü hale getirmiş? Bırakın, bozulan bir ordu yapısının tamirinin neredeyse bir kuşak sürmesini, iç tehdide odaklanan bir rejimin dış güvenliği öncelediği de pek sık rastlanan şeyler değildir.

Yani, Suriye’de iç savaşın patlak vermesi İsrail için gerçekten de konvansiyonel askerî tehdidi bitirdi. Fakat, günümüz dünyasında tehditlerin sadece konvansiyonel askerî güçten geldiği düşünülmüyor. Kaldı ki; Filistin Kurtuluş örgütü, Hizbullah ve Hamas gibi devlet dışı aktörlerle uzun süredir çatışan İsrail için gayri nizami tehditler hiç de yabana atılacak şeyler değil. Bu nedenle, İsrail’in Suriye’de olup bitene yaklaşımı incelendiğinde reaktif bir yaklaşım güttüğü söylenebilir.

Esad Yönetimi İsrail’in çıkarlarına hizmet etmese de İsrail’in kendi deyimiyle “Bildiği Şeytan” idi. Öyle ya; iç savaş öncesinde, 30 yıl boyunca Hafız Esad’ın Suriye ile farklı mecralarda karşı karşıya gelen İsrail, Baas Rejimi’nin olası tepkilerini ve stratejilerini büyük ölçüde öngörebiliyordu. Buna karşılık, rejimin devrilmesi halinde ortaya çıkacak yeni yapının olası sonuçları öngörülebilir değildi. Bu nedenle, İsrail 2016 yılına kadar istisnalar dışında olan bitene karşı sessiz bir şekilde yaklaştı.

Fakat bu sessizlik, Suriye’de olanlara karşı gözlerini yummak anlamına gelmiyordu. İsrail, sessizliğini bozabilecek üç kırmızı çizgi belirlemişti. Bunlar; İran’ın Hizbullah’a gelişmiş silahlar vermesi ve Suriye’de kalıcı bir Hizbullah yapısının İsrail – Suriye sınırına yerleşmesi; Suriye’deki çatışmanın İsrail’e sirayet etmesi ve sınırın radikal gruplar tarafından kontrol edilmesi.

2011 sonrası İsrail’in Suriye’ye yaklaşımı kabaca bu üç öncelik çerçevesinde şekillendi. Örneğin 2012’den itibaren İsrail, Suriye’de hava saldırıları düzenledi. Başlangıçta bunlar Esad’ı devirmek için muhaliflere destek gibi algılansa da kısa sürede hedeflerin niteliği gerçek niyeti ortaya çıkardı. İsrail, bazı küçük istisnalar hariç Suriye’de İran hedeflerini vurdu. Bu hedefler arasında konvoylar, komutanlar, lojistik hatları, tesisler, depolar ve karargâhlar bulunuyordu. Ancak Suriye’de gelişen olaylara karşı belirlediği operasyonel yaklaşım bununla sınırlı kalmadı. 2013’te bazı muhalifler Rejim ile çatışmaları nedeniyle yaralanıp İsrail sınırına geldi; sonraları ise bir kısım sivil çatışmalardan etkilendiği için İsrail-Suriye sınırına yığıldı. İsrail bu durumu fırsata çevirerek ülkenin kuzeyinde 210. Tümen adlı bir askerî birim kurdu. Bu birim, bölgede insani faaliyetler yürütmeye başladı. Görünürde bu faaliyetlerin tamamı evlerinden kaçarak İsrail – Suriye sınırına gelen insanlara yardım etmek içindi. Görünürde diyorum; çünkü aşağıdaki veriler ile birlikte okununca olan biten daha iyi anlaşılacak.

Bu arada Halep’te kalan ve çatışma içindeki şehirden çıkamayan birkaç Yahudi ailenin Suriye’den çıkarılması sağlandı. 2015’te ise Suriye’de YPG/PKK adına savaşan yabancı terörist savaşçılar arasında birkaç İsrail vatandaşı veya başka ülke vatandaşı olan Yahudi militanlar görüldü. Evet sayıları azdı; fakat bu azlık İsrail bayrağı önünde fotoğraf çektiren YPG’li yabancı militanların sosyal medya uygulamalarında boy göstermelerini engellemedi.

Dönüm yılı: 2016

Suriye’de iç savaşın gidişatını değiştiren yıl 2015 oldu. ABD önderliğindeki koalisyon güçlerinin IŞİD’i yenmeye başlaması, Rusya’nın rejimin lehine doğrudan ve açık askerî müdahalesi, muhaliflerin neredeyse Halep’i düşürmek üzereyken üst üste yenilgiler almaya başlaması hep bu yılın olaylarıydı.

Ancak asıl dönüşümü tetikleyen 2016 yılındaki olaylar oldu. Fırat Kalkanı Operasyonu, Şam üzerindeki muhalif baskısının kırılması, Halep’in tamamen Rejim’in denetimine geçmesi, İran’ın Irak’taki milis grupları büyük bir güçle sahaya sürmesi, ABD’nin YPG’yi SDG’ye dönüştürme projesi, Suriye’de dengenin değişmeye başladığını gösterdi. 3-5 ay ömür biçilen ya da Lazkiye’de butik bir devlete sıkışıp iktidarını devam ettireceği düşünülen Esad Rejimi’nin yerine muhaliflerin ya da radikal grupların hüküm süreceği düşüncesi artık gerçekçi olmaktan çıkmaya başlamıştı.

İşte ilginç bir biçimde, İsrail’in Suriye’nin güneyindeki sivillere yönelik 2013’te başlayan insani yardım faaliyetine “İyi Komşu” Operasyonu adlı bir isim vererek yukarıda adı verilen bir askerî biriminin eş güdümünde STK’larla Suriye’deki varlığını açık etmesi de bu döneme dayanıyor. Operasyona katılan görev gücüne bakıldığında görev tanımı basit: İsrail sınırlarının kuzeyini korumak; herhangi bir güvenlik sorununa hazır olmak ve Suriye toprakları içinde düşman olmayan bir ortam yaratmak. Ancak projenin gerçek niyeti kolayca tahmin edilebileceği gibi bölgede İran faaliyetleri, Rejim’in varlığı ve IŞİD benzeri grupların hâkimiyetini engellemek için bölge halklarından yerel bir silahlı grup kurmaktı.

Tabii ki bu o zamanlar reddediliyordu; fakat bu hedef 2017’de açık kaynaklara düşen bilgilerden sonra 2019’de İsrail eski Genelkurmay Başkanı Gadi Eisenkot tarafından doğrulanınca operasyonun sadece insani yardımdan ibaret olmadığı, buradaki gruplara silah yardımı da içerdiği netleşti.

Ancak Suriye’deki denklemin değişmesi İsrail’in Suriye politikasını sadece ülkenin güneyindeki bir grubu desteklemek şeklinde etkilemedi. Doğrusu, 2017’den itibaren Suriye’de pek çok şey değişmeye başladı. Ama en önemli değişiklikler ülkenin üç etki alanına bölünmesi ve bu etki alanlarından her birisinde İsrail’i etkileyen gelişmelerin yaşanmasıydı.

Üç Suriye’de üç İsrail

Öncelikle, Rejim, muhaliflerin kontrol ettiği alanları birer birer geri aldı. Hatta, ülkenin doğusunda IŞİD’in kontrol ettiği bölgelerin bir kısmı da Rejim’in kontrolüne geçti. Fakat bu ilerleme sürecinde başka bir güç mücadelesi belirginleşti. Baştan itibaren milis gruplar ve kendi askerî gücüyle Şam’ın yanında bulunan İran ile sahaya indiği andan itibaren gerçek patronun kendisi olduğunu göstermeye çalışan Rusya arasında bir çekişme başladı. Esad Yönetimi’nin kontrol ettiği bölgeler genişledikçe ülkenin yönetimi üzerinde İran-Rusya rekabeti kızıştı.

Ne tesadüftür ki; İsrail’in İran ve vekillerine yönelik hava saldırılarındaki büyük artış bu sürece paralel gelişti. İsrail, Suriye Ordusu’na ait hedefleri vurmadı mı? Vurdu elbet; ama Rejim’in içindeki güç mücadelesine baktığımızda vurulan hedeflerin çoğunun Rusya’nın desteklediği gruplara değil, İrancı olarak bilinenlere ait olduğu görülüyordu.

Bununla bağlantılı ikinci olgu ise İran’ın etki sahasının kuzeye kayması oldu. Ancak Türkiye’nin Zeytin Dalı Operasyonu çerçevesinde YPG’yi Afrin’den çıkarması İsrail’i doğrudan etkilemiyordu. Hatta dikkat edilirse İsrail Afrin Operasyonu’nu çok yüksek sesle eleştirmedi bile. Nedeni, İran yanlısı milis grupların bu operasyon sırasında Rejim milisleri görünümünde Afrin’e YPG’ye yardıma gitmesi veya onun boşalttığı yerleri doldurmaya çalışmasıydı. Yani, İran’a yakın gruplar İsrail sınırından kuzeye doğru kaydıkça ve YPG ile işbirliği yaparak kayıp verdikçe, İsrail için hava hoştu. Üstelik, İsrail için çok daha önemli yeni bir ilgi alanı doğmuştu. O da üçüncü bölge olan Suriye’nin kuzey doğusu.

ABD’nin PYD’yle ilişkisi tabii ki Suriye iç savaşının ilk dönemlerine kadar geri gidiyor fakat açık desteği 2014’ten itibaren gelmeye başladı. IŞİD’le mücadele çerçevesinde verilen askerî destek 2017’e gelindiğinde bir “güvenli bölge” inşası aşamasına dönüşmüştü. Bu durum İsrail’in yaklaşımlarını da kökten etkiledi.

Nasıl etkilediğiyse ayrı bir yazı konusu…

Devamı yarına…

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 2 Haziran 2021’de yayımlanmıştır.

Serhat Erkmen

Doç. Dr. Serhat Erkmen, JSGA Uluslararası Güvenlik ve Terörizm Anabilim Dalı Öğretim Üyesi. Doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü'nde tamamladı. Avrasya Stratejik Araştırmalar Merkezi (ASAM) ve Ortadoğu Stratejik Araştırmalar Merkezi (ORSAM) ve 21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü gibi düşünce kuruluşlarında çalıştı. Terörizm ve Orta Doğu konularında yayımlanmış çok sayıda makalesi bulunuyor.

guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments
0
Would love your thoughts, please comment.x
()
x
Send this to a friend