Gara’dan sonra ne olacak?

Gara’ya yönelik operasyonun sona erdiğinin ilan edilmesinden sonra terörle mücadelenin Kuzey Irak ayağı tekrar gündeme geldi. Ancak konu çoğunlukla son operasyona odaklanarak, bazen iç politikadaki yansımaları bazen de operasyonun teknik ve taktik boyutları üzerinden tartışıldı. Elbette, bu boyutların tartışılması da son derece önemli; fakat merceği tek bir operasyona odaklayarak tartışmak içinde bulunduğumuz denklemin yapısını gözden kaçırmamıza neden oluyor.

Peki, gözden kaçırdığımız nedir? Artık sıklıkla duyulan bir tabirle “kitabın ortasından konuşayım”; 2021, Suriye’nin kuzeydoğusu ve Irak’ın kuzeyinin güvenlik ve dış politika tartışmalarının odağında yer alacağı bir yıl olacak. Bu nedenle, bu yıl boyunca bir kısmı tamamen terörle mücadele odaklı, bir kısmı ise daha genel anlamda stratejik gelişmeleri içeren irili ufaklı pek çok gündemle karşı karşıya kalacağız. Gara Operasyonu sırasında yaşananlar da bu sürecin işaret fişeğiydi.

Analiz için dikkate alınması gereken 4 temel unsur

Gara Operasyonu’na giden süreci ve operasyon sırasında yaşananları tartışacak değilim. Olan biten biraz eksik biraz fazla, bazen gereksiz ve hatta anlatılmaması gereken detayları da içerecek şekilde tartışıldı. Sanırım artık, Gara başta olmak üzere terörle mücadele sürecinin ülke dışı boyutlarını tartışmak için temel parametrelerin altını çizmenin zamanı geldi.

Olan biteni incelemek için ilk parametremiz şu; PKK’yla mücadele Irak ve Suriye’ye ayrı ayrı odaklanarak yürütülemiyor. 2015’ten bu yana yaşananlar, iki ülkede yaşanan gelişmelerin iç içe geçtiğini gösterdi. Tüm değerlendirmeleri iki ülkedeki gelişmeleri bir arada düşünerek yapmalıyız.

İkinci parametremiz ise ilkinin devamı niteliğinde; her iki ülkedeki gelişmeleri halen bu ülkelerin merkezî otoriteleri yönlendirmiyor. ABD, Rusya, İran ve Türkiye’nin birbiriyle iş birliği ve rekabetine bakmaksızın Şam ve Bağdat’a odaklanmak her tür analizi eksik bırakıyor.

Üçüncü parametre, bu dört ülkenin attıkları her adımda Irak ve Suriye’deki iç gelişmeleri dikkate almaları, zira Irak ve Suriye çok kırılganlaştı. Şu aşamada yeniden büyük bir çatışmaya sürüklenmeye her ikisi de dayanamaz. Bu nedenle her adım, mevcut yönetim biçimlerinin ve yönetici grubun zayıf da olsa devam ettirilmesi çerçevesinde hesaplanıyor.

Dördüncü ve son parametremiz ise biraz daha farklı. Irak ve Suriye’de mevcut durumun değişmesi doğrultusunda atılacak her bir adımın maliyeti çok ağırlaştı. Hatta, bir kazanım elde etmek için göze alınması gereken maliyetler o kadar büyük olabiliyor ki; tüm aktörler harekete geçmektense şartların değişmesini beklemeyi tercih ediyorlar.

Irak bağlamında genel denklem

Türkiye’nin terörle mücadelesinin ülke dışı ayağını bu dört parametre çerçevesine oturttuğumuzda karşımızdaki durumu şu şekilde özetleyebiliriz:

Irak’ta son derece gergin bir sürece giriliyor. Haziranda yapılması planlanan seçim, sözde teknik nedenlerle ertelendi. Oysa Irak’ı yakından izleyenler bilir ki; o teknik sorunlar hep vardı, olacak da.

Seçimin ertelenmesinin nedeni, seçimin ülkeyi idari ve siyasi bir kaosa sürükleme ihtimalinin yüksek olması. Yeni Amerikan yönetimi ile İran arasında anlaşma yapılmadan seçime girilmesi bir sonraki cumhurbaşkanından başbakana, güvenlik güçleri üzerinde devletin kontrolünden IŞİD’in tekrar yükselişine, Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin (IKBY) bağımsızlığının gündeme gelmesinden yeni Şii federal bölgelerin oluşumuna kadar pek çok çözümsüzlüğün kapısını aralayabilir.

Ancak bizi ilgilendiren sadece seçimin ertelenmesi değil; Bağdat’ta asıl muhatap olarak kabul edilen Başbakan Mustafa Kazımi’nin otoritesi ve etkinliği tartışmalı. Kazımi’nin temel sorunu, devlet mekanizmasını, IŞİD’e karşı kurtarıcı olarak ortaya çıkan Şii milis güçleri Haşdi Şabi’den kurtarmak.

IŞİD’ın ortaya çıkışından avantaj sağlayan İran oldu

Pek çoğumuzun atladığı bir nokta var; IŞİD’in ortaya çıkışından sonra ABD Irak’a askerî olarak döndü, fakat aynı süreç asıl avantajı İran’a getirdi.

2003’ten beri Irak’ı denetim altına almaya çalışan İran’ın bu hedefine en çok yaklaştığı dönem 2016 sonrası oldu. ABD 2019’un ikinci yarısından itibaren sessiz sedasız Irak’taki varlığını kısmen azaltıp, büyük ölçüde IKBY’ye ve Anbar’ın batısına çekerken; İran’ın merkezdeki konumu daha da ağırlaştı. Öyle ki, İran’a yakın olarak bilinen bazı Şii gruplar bile İran’ın bu kadar güçlenmesinden rahatsız olup başka ülkelerden destek arayışlarına girdiler.

En iyisi bu karmaşık denklemi basitleştirelim; ABD, Irak’taki varlığını Kuzey Irak’a odakladı ve Irak politikasını Iraklı Kürtler ile ABD’ye ihtiyaç duyan Sünni Araplara dayandırmaya başladı. İran ise ABD’nin bıraktığı tüm boşlukları dolduracak şekilde ülkenin neredeyse tamamına yayılmaya çalışıyor. Üstelik buna Türkiye’nin tarihsel etki alanları olan Musul ve Kerkük de dâhil. Bu iki kentte sadece ABD’nin değil, Türkiye’nin de geri dönüşünü engellemek için büyük bir gayret sarf ediyor.

“Ee, bize ne bundan; PKK, Irak’ın kuzeyinde yer alıyor. Bize lazım olan Kuzey Irak’a girmek, o bölgeyi neler etkiliyor” diye düşünebilirsiniz. Maalesef hiçbir şey o kadar basit değil.

Sincar operasyonu öncesi gözden kaçanları hatırlama vakti

İlk olarak, terörle mücadelenin bir sonraki hedefi olacak Sincar, Türkiye sınırına yakın dağlık bölgede değil, Musul Vilayeti’nin batısında, Irak Merkezi hükümetinin yetki alanında yer alıyor.

İkincisi, IKBY’deki her aktör ile Türkiye’nin arası eşit derecede iyi sayılmaz. Mesut Barzani liderliğindeki Kürdistan Demokratik Partisi (KDP) dışında kalanların Türkiye’ye sıcak baktıkları söylenemez. Doğrusu, 2020 yılında Türkiye ile KDP arasındaki ilişkiler 2017’deki bağımsızlık referandumu öncesindeki durumuna tekrar ulaştı. Hele ki; başta Gara civarı olmak üzere Erbil ve Duhok’un kuzeyinde son bir yıl içindeki taktik ortaklıklar PKK’nın etki alanını ciddi ölçüde kısıtladı. Ancak, tekrar bağımsızlık kartını oynayacağından şüphe duyulmayan Erbil’in hâkimi KDP’nin Bağdat’a karşı ABD’nin korumasına ihtiyaç duyacağı düşünüldüğünde, Sincar ya da diğer bölgelerde Türkiye ile yapabileceği ortaklığın ABD’nin rıza alanının dışında olacağını düşünmek fazlasıyla saflık olmaz mı?

Ayrıca, KDP’nin en büyük rakibi, Süleymaniye ve çevresini kontrol eden Talabani ailesinin öncülüğündeki Kürdistan Yurtseverler Birliği’nin (KYB) Erbil’e karşı Bağdat’ın hatta pek çok durumda PKK’nın yanında olduğunu biliyoruz. Yani, Iraklı Kürtleri bir bütün olarak Türkiye’nin yanında olduğunu varsaymak da doğru değil.

Sincar’da İran ve Rusya faktörü

Şimdi gelelim, sonuncu ve en önemli dinamiğe; Sincar’ın PKK-Haşdi Şabi ortaklığının kontrolünden kurtularak KDP ile Kazimi’nin kontrolüne geçmesi İran ve Rusya’nın doğrudan tehdit algılamasına neden olabilir.

Neden mi?

İran’ın Musul ve Kerkük’te Türkiye etkisini kırabilmesi yıllarını aldı. 2017 referandumundan sonra Kerkük’te Haşdi Şabi’nin güçlendiğini ve Türkiye yanlısı parti, kişi ve grupları nasıl kıskaç altına aldığı gözden kaçmış olmalı. Musul’da ise İran başta Telafer ve Sincar olmak üzere tam saha baskı uyguluyor. Herhalde şimdi Haşdi Şabi’nin Sincar’a neden yüzlerce silahlı adam konuşlandırdığını ve sürekli Türkiye’yi tehdit eden açıklamalar yaptığı daha iyi anlaşılıyordur.

Pek çok analiste göre, Sincar’a yönelik bir operasyon PKK’nın Irak ve Suriye geçişine vurulacak darbe nedeniyle çok önemli. Fakat Sincar, diğer ülkeler için Türkiye’nin terörle mücadelesinden daha fazlasını ifade ediyor.

ABD’nin yakın dostu, Türkiye’nin ise Irak’taki PKK’yla mücadeledeki en çok iş birliği yaptığı aktör olan KDP’nin Türkiye’nin yaptığı bir hava operasyonundan aldığı destek ile Sincar’a inmesi ve bölgeyi PKK ve Haşdi Şabi’den temizlemesi, İran’ı Sincar’da etkisiz kılmakla kalmaz; Rusya’nın da işine gelmez. Zira bölge, İran etkisindeki Haşbi Şabi’den temizlenip, ABD destekli KDP etkisini girerse, bu Moskova’nın Iraklı Kürtler üzerinde etkinliği artırma politikasına ciddi bir darbe anlamına gelecektir.

Hemen aklınıza şu soru gelebilir: Sincar, PKK ve Haşdi Şabi’den temizlenirse bölgede PYD güç kaybeder mi? Elbette, eskisi gibi “at koşturamaz”. Ancak, PKK ile PYD’yi biraz farklı noktalara koyan ve bu aralar PKK ile mücadele yürüten KDP, çok daha kuzeyde Duhok hattında PYD ile çok uzun süredir kesintisiz bir ticari ve siyasi ilişki yürütüyor. Muhtemelen KDP, Sincar’ı aldığında benzer bir ilişki bu bölgede de tesis edilir. Bu nedenle, ABD, PKK’nın Sincar’dan çıkarılmasına hiç itiraz etmedi. Hatta daha önce başka bir analizimde değindiğim gibi Bağdat ile KDP’yi Sincar konusunda yakınlaştıran süreci ABD tetikledi. Yani, PKK, Sincar’dan çıkarılıp, Haşdi Şabi de bölgeden uzaklaştırıldığında elbette Türkiye terörle mücadele açısından PKK’ya önemli bir darbe vurmuş olacak. KDP’nin Musul’un batısına geri dönmesinin, ABD’nin Irak ve Suriye’deki Kürtleri yan yana getirme politikasına yardımcı olacağı da unutulmamalı. Hele bu süreç bir de Haşdi Şabi ile Kazımi’nin arasında büyük çaplı bir güç mücadelesini tetiklerse Irak’taki merkezi hükümet iyice sarsılabilir. İşte burada yukarıdaki dördüncü parametreye dönüyoruz; yani bir kazanım elde etmenin olası maliyetlerinin yüksekliği. Şimdi artık olası Sincar Operasyonu’nu bu çerçeveden değerlendirebilirsiniz.

Suriye denkleminde olanlar

Bazı uzmanlarımızın İdlib’de varılan ateşkesin kırılgan olduğunu söylemesinin üzerinden neredeyse 1 yıl geçti. O zamanki öngörümü şimdi de söyleyeyim: Rusya ile Türkiye arasında olağanüstü bir gelişme olup da iki ülkenin Suriye için yaptıkları iş birliği sona ermezse, İdlib’de en az 1 yıl daha çatışma beklemeyin.

Rusya’nın ilgi odağının büyük kısmı doğuya kaydı. Arada bir hava saldırıları olmuyor değil, fakat bunlar denklemi değiştirecek gelişmeler olarak görülmemeli. Ülkenin doğusundaki çöl arazisinde Suriye ordusu ile IŞİD arasındaki “kedi-fare oyunu” Şam için can yakıcı olsa da stratejik sonuçlar üretmekten çok uzak.

Suriye’de asıl sorun gittikçe Fırat’ın doğusuna kayıyor. Birkaç aydır Ayn Isa ve Tel Tamr’de zaman zaman yükselen hareketlilik yeni bir operasyon mu olacak tartışmasını körükleyip durdu. Ancak, bu ve benzeri gelişmeler tamamen bu ülke “pundit”lerinin (uzmanlarının yani) günlük takiplerinin ötesinde bir önem atfetmiyor.

Suriye’de dikkat çeken üç gelişme

Suriye’de dikkat etmemiz gereken üç şey var: İlki, ABD, Suriye’ye geri dönüyor. Ne zaman çıktı ki diyeceksiniz? Doğru, hiç çıkmadı. Fakat eski Başkan Trump’ın çekilme söyleminden artık eser yok. Tersine, Irak sınırından Haseke’ye giden konvoylar artık sadece altyapı inşası için kullanılan ağır makineler ve yardım araç gereçlerini içermiyor; ABD zırhlıları kritik bölgelerde yeni üsler kurmak üzere Suriye’ye bir süredir giriş yapıyor.

İkincisi, Rusya ısrarla PYD üzerine baskı kuruyor. Ancak bu baskı havuç ve sopayı birlikte içeriyor. Rejim, İdlib’deki operasyonlarına katılan birliklerini Rakka’nın kuzeyi ve batısıyla ve Halep’in kuzeydoğusuna kaydırırken; YPG, M4 üzerindeki bazı bölgelerden çekilerek yerini Rus askerlerine bıraktı. Öte yandan, şubat ayının ortalarında PYD ile Şam arasındaki kapsamlı görüşmeler yeniden başladı. Elbette, PYD ikili oynuyor. Bir yandan ABD denetiminde PYD dışındaki Suriyeli diğer Kürt grupların içinde yer aldığı çatı örgütü Suriye Kürt Ulusal Konseyi (SKUK) ile görüşürken diğer yandan doğrudan Şam ile temas halinde.

Dikkat edilmesi gereken üçüncü husus ise YPG’nin artan saldırıları. Dünya başkentleri YPG’yi Suriye’nin kuzeyinde IŞİD’le mücadele eden meşru bir araç olarak görmeye ve Türkiye’ye tehdit olmadığına iddia etmeye devam ededursun, 2020’den bu yana Türkiye destekli muhaliflerin kontrolündeki Afrin, Azaz, El Bab, Çobanbey, Ras al Ayn ve Tel Abyad’da YPG’ye bağlı gruplar tarafından onlarca bombalı saldırı gerçekleştirildi.

Özetle, Suriye’de mücadele Rusya ile ABD arasında PYD’nin kontrol ettiği alanları kendi planlarına eklemlemeye kayarken, bu sürecin arkasına sığınan YPG, Türkiye’nin gözetiminde bulunan alanlara saldırılarını artırıyor.

Suriye’de adım atmanın ve atmamanın maliyeti

Peki, Suriye’de bir adım atılmasının maliyeti ne olabilir?

Rusya siyasi destek ve askerî korkutmalarla küçük adımlarla ilerlerken ve ABD de kısa süreli bir bocalamadan sonra meydanın boş olmadığını göstermeye çalışırken ikinci bir Barış Pınarı Operasyonu gerçekleşmesi ihtimali ne kadar güçlü?

ABD ve Rusya kapalı kapılar arkasında yönlendirdikleri siyasi görüşmelerin (birisi PYD ile SKUK, diğeri PYD ile Rejim) ötesinde ancak küçük adımlar ile alan daraltıyor yahut zırhlıları ile gerçek anlamda itiş kakış oynuyorlar. Bir kıvılcımın büyük bir ateşe dönüşebileceğini bildiklerinden büyük adımların atılmasından uzak duruyorlar. Oysa, YPG bu perdenin arkasına saklanarak Türkiye’ye Suriye içinde saldırmaya ve teröristlerin Türkiye’ye saldırması için onlara her türlü olanağı sağlamaya devam ediyor.

Şunu açıkça belirtelim; YPG’nin ismi sürekli değişen silahlı gruplarının sayısının artması ve olanaklarının gelişmesi küçümsenemez ancak Türkiye’nin bir operasyon yapması halinde ne olabileceğini Zeytin Dalı ve Barış Pınarı ortaya koydu. Yani, ortada askerî olarak bir engel yok; engel tamamen stratejik tercihler ve sonuçlarıyla alakalı.

Bundan sonra ne olabilir?

Yukarıda anlatılanlara bakıldığında “Ne yani, yakın gelecekte bir şey olmayacak mı?” diye sorabilirsiniz. Hayır, elbette birçok şey olacak. Fakat bundan sonrasını, en başta anlatılan parametreler çerçevesinde oturtmak analiz yapmamızı kolaylaştırabilir.

Bu doğrultuda, yaşanabilecek ilk gelişmeler silsilesi, çok geçmeden Kuzey Zab ve Avaşin-Basyan bölgeleri başta olmak üzere terör örgütünü sınırdan tamamen uzaklaştıracak operasyonların gerçekleştirilmesi olabilir. Bu bağlamda, 2018 yılı mart ayından beri aralıklarla devam eden Türkiye-Irak sınırının tam anlamıyla PKK terör örgütünden arındırılması operasyonlarının devam edeceğini söylemek mümkün.

İkinci gelişme; kritik alanlara uçar birlik harekâtlarıyla sürpriz operasyonlar yapılması olasılığıdır. Ancak bu alanların nereleri olduğu tahmin edilebilse bile söylenmemeli, o nedenle yer belirtmeyi doğru bulmuyorum.

Üçüncü gelişme, yakın bir gelecekten başlayarak birden çok sürpriz hava operasyonu ile PKK terör örgütünün çok bilinen bazı isimlerinin ortadan kaldırılması olabilir. Anlık istihbarat kabiliyetinin gelişmesi ve parametrelerde belirtilen bölgesel denklem çerçevesinde sağlanabilecek istihbarat paylaşımı, sadece uzmanlar tarafından isimleri bilinen sözde örgüt liderlerinden çok daha tanınmış isimlerin Irak ve Suriye’de hedef alınmasını beraberinde getirebilir.

Son olarak, gerek Suriye gerek Irak’ta Sincar’dan Ayn El Arab’a kadar hâlihazırda belirlenen kilit noktalar artan bir biçimde bazen büyük operasyonlarla eş zamanlı bazen de tek tek hedef alınabilir. Bu ihtimallerin gerçekleşmesi dahi terörle mücadelede önemli birer adımdır.

Unutmamak gerekir ki; terörle mücadele bir günde bir ayda sona erecek bir süreç değildir. Tuğla tuğla örülen bir duvar gibidir; bazen en doğru zamanı beklerken çok uzun zaman gerekebilir. Bölgesel şartları dikkate almadan anlık tepki üretmek, terörle mücadele ile çözülebilecek sorunların ötesinde yeni stratejik sorunlar yaratabilir.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 23 Şubat 2021’de yayımlanmıştır.

Serhat Erkmen

Doç. Dr. Serhat Erkmen, JSGA Uluslararası Güvenlik ve Terörizm Anabilim Dalı Öğretim Üyesi. Doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü'nde tamamladı. Avrasya Stratejik Araştırmalar Merkezi (ASAM) ve Ortadoğu Stratejik Araştırmalar Merkezi (ORSAM) ve 21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü gibi düşünce kuruluşlarında çalıştı. Terörizm ve Orta Doğu konularında yayımlanmış çok sayıda makalesi bulunuyor.

guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments
0
Would love your thoughts, please comment.x
()
x
Send this to a friend