Spor

2 Aralık 2022

Yazdır

Ronaldo – rekor oburu bir efsane

Katar’da oynanan 2022 Dünya Kupası’yla birlikte Cristiano Ronaldo tarihe geçti. Art arda beş Dünya Kupası’nda gol atmayı başardı. Bu unvana sahip şimdilik tek oyuncu. Ronaldo’nun gol attığı turnuvalar şunlar: 2006, 2010, 2014, 2018, 2022…

Tam bu konuşulacakken, bambaşka bir haberle çalkalandı kamuoyu: Suudi Arabistan ekibi Al Nassr, Manchester United’dan ayrılan Cristiano Ronaldo’ya öyle bir teklif yaptı ki, dudaklar uçukladı. Al Nassr’ın Portekizli yıldıza yaptığı teklifi 2 yıllığına 300 milyon Euro’ya çıkarması, onun artık bir futbol ikonundan başka sıfatlar da taşıdığının bir göstergesi olsa gerek.

Peki, Ronaldo, nasıl Ronaldo oldu? Annesi, kendilerine hediye edilen çamaşır makinesini niye tavana astı? Patlak topla alıştırma yaparken komşu evin duvarında, mahalleli nasıl tepki veriyordu? İlk ne zaman ve kim tarafından keşfedildi? Basamakları nasıl tırmandı? Onu diğerlerinden ayıran özellikler ne?

Dünden bugüne uzanıp bir bakalım, o görkemli hayatın arkasında neler saklı…

Serseri fikirler

5 Şubat… Ne kadar da sıradan bir tarih. Tıpkı 6 Mart, 7 Temmuz yahut 8 Kasım gibi… Bu tarihler arasında değişen ne olabilir ki…

Bu kadar basit değil işte.

Artık yıldızların, gezegenlerin mi etkisi var, bilinmez; futbol tarihinin 5 Şubat sayfası hayli kalabalık. Birkaçını sıralayalım: Cesare Maldini, Sven-Göran Eriksson, Gheorghe Hagi, Giovanni van Bronckhorst ve Neymar…

Bizim Ronaldo olarak bildiğimiz, ama nüfus cüzdanında Cristiano Ronaldo Messias Dos Santos Aveiro yazan yıldız da 5 Şubat’ta (1985) doğan ünlü futbolculardan…

Portekiz’in Maderia Özerk Bölgesi’ne bağlı Funchal şehrinde doğar. Funchal, Atlas Okyanusu’nda, Afrika kıtasına daha yakın olduğu halde 1420’den beri Portekiz’e bağlı bir ada. Funchal’a en yakın anakara, 650 km uzağındaki Fas.

İşte Ronaldo’nun “mutlu son”la biten tipik bir Yeşilçam öyküsüne benzeyen ve sürprizlerle dolu hayat hikâyesi burada, hepi topu 76 kilometre karelik yerde başlar.

Annenin yeri başka

Aşçılık zor zanaat… Hele de ağzınız açlıktan kokuyor, ama sizin bir yılda kazandığınızı bir yemeğe veren turistlere yemek yapıyorsanız.

Maria Dolores Dos Santos böyle biriydi. Gençti, güzeldi, ama fevkalade fakirdi. Elinden her iş geliyordu, ancak aşçılıkta iddialıydı. Bir yiyen, bir defa, bir defa daha yiyordu yemeklerini. Gel gör ki kazandıkları yetmiyordu yine de… Aşçılıktan arta kalan zamanlarda zengin adalıların evlerine temizliğe gidiyordu. 6 nüfuslu ailenin tüm sorumluluğunu baba Jose Dinis Aveiro’nun üzerine yıkmak insafsızlık olurdu. Onurlu bir anne olarak bunu kendine yediremezdi.

İşsiz kalma korkusu, ailenin dördüncü çocuğu olarak dünyaya gelen Ronaldo’dan önce bu kadar yüksek değildi. İki kızı (Elma Aveiro, Liliana Catia Aveiro) ve bir oğlu (Hugo Aveiro) ile birlikte yaşarken güllük gülistanlık bir hayatları yoktu hiç kuşkusuz. Sofraya bir tas fazladan koymanın da öyle aman aman bir maliyeti yoktu. Yoktu da… Bunu yüreğine anlatamıyordu.

Kaldıkları ev o kadar küçüktü ki, “küçük” kelimesi bile büyük kalıyordu tarifte: üç adımda biten bir yatak odası, ondan azıcık büyük bir oturma odası –ki geceleri çocukların yatak odasıydı burası- ve iki kişinin aynı anda hareket etmesinin mümkün olmadığı bir mutfak… Dış sıvaları dökük, boyası akmış; çeperi insan boyunda duvarla çevrili bir ev! Rua da Quinta do Falcao yokuşunda bir ev…

Ama çare tükenmezdi güçlü kadınlar için… Madem evi genişletmek mümkün değildi, o halde eşyaları farklı düzenler, böylelikle yerden tasarruf edebilirdi. Mesela neden çamaşır makineleri ille de banyoda, mutfakta ya da holde olsundu ki… Pekâlâ salonun tavanında da olabilirlerdi. Evet, salonun tavanında… Ampülün hemen yanında…

Gel gör ki, eşya yerleşiminde yapılan tasarruf sadece mekânın kullanımını kolaylaştırıyordu. Açlığı önlemiyordu. Belediyede bahçıvan olarak çalışan baba Jose Dinis Aveiro’nun kısıtlı maaşı da olmasa, bu daracık evde kalmak bile lüks olurdu onlar için. Üstelik babanın getirisi yanında, günden güne büyüyen bir de götürüsü vardı: alkol!

Ronald oldu Ronaldo

“Hayat sürprizlerle doludur!” cümlesi çoğu kere doğrudur. Tam bittiğini sandığınız anda başlar bazen hayat.

Açlığın ve acının ekmek arasında yendiği bu dönemde Maria Dolores-Jose Dinis çiftinin ikinci kızı Lilliana Catia doğduğunda, babanın Andorinha Futbol Kulübü’nde malzemecilik yapmaya başlaması işte peş peşe gelecek sürprizlerin ilkiydi belki de…

Baba Jose Dinis’in eve bahçıvanlık maaşına ilave üç beş kuruş getirmesiyle açlık sınırından yoksulluk sınırına yükselmişti Aveiro ailesi…

Jose Dinis’in malzemecilik dışında “üçüncü” bir işe daha ihtiyacı vardı yine de. Bir de çözüm üretemediği bir sıkıntısı: zaman… Jose Dinis iş bulsa bile zaman bulamayacağı o kadar aşikârdı ki… Zira ona, yerel liglerde oynayan birçok takımın sorumluluğu verilmişti. Çocukların maçlarda giydikleri futbol ayakkabılarının tamir etmesi, formaları yıkaması, soyunma odalarını temizlemesi, sahaya çanta ve top taşıması gerekiyordu.

Bundandır ki, pek arzulamasa da, eşi Maria Dolores’in okyanus kıyısında bir restoranda kimi zaman aşçı, kimi zaman da bulaşıkçı olarak çalışmasına göz yumması gerekiyordu.

Ronaldo 6 aylık

Takvimler Ağustos 1985’i gösteriyordu; güneşin dil, din, ırk ayırmaksızın herkesi kavurduğu günlerdi… Adını Amerikalı sinema sanatçısı ve başkanı Ronald Reagan’den alan minik Ronaldo henüz 6 aylıktı.

Dünyaya gelen her bebek nasibiyle gelirdi. Buna inanırdı Funchan’ın fakir halkı… Hiç kimse nasibinden fazla rızka kavuşamazdı buralarda. Ne var ki, o doğdu doğalı işler sarpa sarmıştı. Sürekli bakım, ilgi istediğinden annesi sürekli işten zaman çalmak zorunda kalıyordu. Bu da lokmaların daha da küçülmesi demekti.

“Bir şeyi çok arzularsan, o gerçek olur!” Bu, neredeyse tüm dünyanın inandığı büyük bir yalandı. Züğürt tesellisi dedikleri türden bir yalan… Havuzlu, bahçeli, içinde on beş hizmetlinin bulunduğu bir tripleks istememişti oysa Aveiro ailesi. Küçük, küçücük şeylerdi muradı: Karın tokluğuna bir hayat… Eşit şartlarda sağlık ve eğitim hizmeti… Başlarını sokacak bir ev… Bunlara sahipken bile canla başla çalışmaya razıydılar. Tembellik onlara göre değildi.

Ancak hayat, fakirlerin yazdığı senaryoya hiç mi hiç uymuyordu. Kafasına estiğinde hastalığı, iştahı kabardığında açlığı servis ediyordu sıkılıp usanmadan… İşsizlik cabası… Üç kuruş için işitilen hakaretler cabası… Belli bir noktaya ulaşabilmek için “yırtmak” gerekiyordu. Ama nasıl? Hayat bir masal değildi ki, Alaaddin’in sihirli lambası misali bir şey çıksın önlerine ve üç dilek hakkı tanınsın kendilerine…

İnsan bu denli girdabın içinde olunca, kurtulmak için normalin beş misli, on misli çaba gösterir, değil mi? Jose Dinis için geçerli değildi bu. Tembellik etmiyordu, ama içkiyle arasına mesafe de koymuyordu. Çocuklarının kursağına gidecek lokmalardan çalıp, bazen gizli gizli, bazen uluorta yerde içip duruyordu. İçen bir babayla geçinmek ne anne, ne de çocuklar için kolaydı. Bu yüzden de sık sık kıyametler kopuyordu aile içinde…

Erken yaşta olgunlaşma

Ronaldo’nun bilinçaltına işlemiş gibiydi yaşadıkları… Erken yaşta tecrübe edinmeye başlamıştı sanki bazı şeyleri… Yırtmak için öncelikle tutunması gerektiği gibi…

Belki de bundan, ikide bir evden kaçmaya başladı, henüz üç yaşını doldurduğunda… Bırakın koşmayı, henüz tay tay durmuş, zar zor yürümekteydi. Lakin bu bile engel değildi evden kaçmasına…  Paytak paytak dik yokuştan aşağıya doğru çığlık çığlığa yuvarlanmasına…

Gel gör ki onun oyun olarak gördüğü yokuş aşağı yokuş yukarı koşuşturma seansları, ablaları için ıstırabın ete kemiğe bürünmüş haliydi. Bir çare bulmalıydılar, ama ne?

Çok geçmeden ablası Lilian Catia’nın aklına dâhiyane olmasa da bir fikir geldi: top… Ha plastik, ha meşin, ama bir top…

Kabul etmek gerekir ki, futbol tarihi bağırsaktan yapılmış toplarla büyüyen dev futbolcular bile görmüştü. Eski bez parçalarından yapılan toplar… İçine yün doldurulan erkek çoraplarından yapılan toplar… Bu sebeple Lilian Catia’nın fikri masum ve faydalı bir fikirdi.

Nitekim sonuç da verdi. Minik Ronaldo’nun yokuş hevesi bir anda topa dönüştü. Evin içinde, o duvar senin, bu duvar benim şut atmaya başladı. Artık neredeyse topla yatıyor topla kalkıyordu. Üstelik kimselerin vurmadığı gibi vuruyordu topa… İyi de neden?

Varla yok arası badananın isyanı… Zırt pırt kırılan lamba, vazo, sehpa ayağı… Gına gelmişti ev ahalisine. Top minikti, Ronaldo minikti, ama açtığı sonuçlar büyüktü.

Neyse ki buna da çabucak bir çare bulundu: Evin hemen bitişiğindeki boş arazi… Kentsel dönüşüm dedikleri şey uğramamıştı Madeira’nın bu semtine…

Fakir mahallede yaratıcı deha

Günler günleri, haftalar haftaları kovaladı… Topla Ronaldo etle tırnak gibi oldu. Bir dediğini iki etmiyordu top… Duruyor, dönüyor, zıplıyor ve koşuyordu. Üstelik bıkıp usanmadan…

Yalnız top değildi onun futbol ehliyetini kabul eden. Biri daha vardı ve o kişi çok uzağında değildi bu boş arazi üzerinde her gün gösteri yapan ikilinin… Abel Junior’dan söz ediyoruz… Bairro Santo Antonio’daki, bu fakir mahalledeki yaratıcı dehadan… Nacional Funchal’ın altyapı antrenöründen…

Bu arada Ronaldo’nun okul çağı gelmişti. Okula üç şey götürüyordu: Okul çantası + beslenme çantası + top…

Hani susması için çocukların ağzına emzik konur ya… Ronaldo “yeter ki okusun!” düşüncesiyle, koltuğunun altında topla okula gitmesine müsaade edilmekteydi. Zira annesi de, babası da, tercihlerini okumasından yana kullanmışlardı.

Gel gör ki, kader ağlarını çoktan örmüştü bile… İçine 3 yaşında düşen futbol tohumu çoktan dal budak salmıştı Ronaldo’da… Okula bile futbol için tahammül ediyordu. Öyle anlaşmışlardı: Ne kadar okul, o kadar futbol…

Ronaldo, ceza aldığı zamanlarda bile, annesi mutfakta yemek hazırlarken, salon camından dışarı kaçmakta, akşama kadar top peşinde koşmaktaydı. O, küçük sahaların, şu fakir sokağın Figo’suydu. Evet, evet; Figo… Çünkü onun zamanında en meşhur Portekizli oydu: Luis Figo; hem Avrupa’da hem de dünyada yılın futbolcusu seçilen sağ açık…

Bir de lakabı vardı Ronaldo’nun: Ağlak! Takım arkadaşları ona pas vermediğinde ağlardı. Gol kaçırdığında ağlardı. İstediği gibi oynayamadığında ağlardı. Yaptığı asistler golle sonuçlanmayınca ağlardı. Su katılmamış bir ağlaktı o.

Komşusu ve ilk antrenörü Abel Junior, bu küçücük yürekteki büyüklüğü erkenden görmüş ve olgunlaşmasına dolaylı da olsa yardım etmişti.

Gerçekler acıdır

Cristiano Ronaldo babasının gerçek yüzünü ancak 10 yaşına geldiği zaman görebildi.

Ronaldo, o gün, sıkı bir antrenmandan sonra soyunma odasına diğer çocuklardan birkaç dakika önce girdi. Girer girmez gördüğü manzara karşısında gözlerine inanamadı. Babası oyuncuların masaj yaptırmak için yattıkları sedyede upuzun, hareketsiz yatıyordu.

Bir an için babasının yorgunluktan bitkin düştüğünü sandı ve onu, “Baba, işin bittiyse eve gidelim.” diyerek sarstı. Ancak, Jose Dinis’in ne Ronaldo’yu ne de başka birini duyacak hali vardı. Küçük Ronaldo telaşlandı, panikledi ve ne yapacağını bilmez bir halde sağa sola koşuşturmaya başladı.

Onun bu halini gören bir görevli, “Ronaldo, neyin var? Deli gibi ne koşturup duruyorsun?” diyerek kolundan yakaladı.

Ronaldo, “Babam… Babama bir şey olmuş. İçeride hareketsiz yatıyor.” diyebildi ancak.

Görevli beklemeden soyunma odasına girdi ve Jose Dinis’i birkaç kez sarsarak uyandırmaya çalıştı. Onca çabaya rağmen Jose Dinis’in uyanmaya hiç niyeti yoktu. Görevli yapılacak en iyi şeyi yaptı ve kulüp doktoruna haber verdi.

Elinde ilk yardım çantasıyla soyunma odasına giren kulüp doktoru, “Burayı hemen boşaltın!” dedi ve Jose Dinis’i muayene etmeye koyuldu. Sonra da, “Bu adamı hepiniz tanıyorsunuz. Telaşlanacak bir şey yok. İçkiyi fazla kaçırmış.” dedi.

İlk yıllar – ilk hevesler – ilk transfer

Cristiano Ronaldo için futbol yaşama nedeni olmuştu. O sezon kendi yaş grubundaki oyuncular arasında en göze batan kişiydi. Doğal olarak, onun bu başarısı Madeira’nın iki büyük kulübü Maritimo ve National’in dikkatinden kaçmadı ve onu transfer etmek için çalışmalara başladılar.

Cristiano Ronaldo için zor günler başlamıştı, ama bu sıkıntıdan çok kararsızlığın verdiği bir zorluktan başka bir şey değildi. Çünkü kendisine talip olan iki kulüp de köklü ve tanınan kulüplerdi. Ancak Maritimo, National’den daha zengin bir kulüptü ve Maritimo yöneticileri istediği futbolcuya parayı bastırıp alıyordu.

O sıkıntılı günlerin birinde Cristiano Ronaldo babasıyla konuşmak ihtiyacı hissetti. Jose Dinis’in televizyon karşısında uyukladığı sırada, onun yanına oturan Cristiano Ronaldo, “Baba…” dedi. “Bildiğin gibi beni isteyen iki kulüp var ve ben şimdiki kulübümden ayrılmak istemiyorum. Ayrılmak zorunda kalırsam da hangisine gitmem gerektiğini bilmiyorum. Bana yardımcı olur musun?”

Uykulu gözlerle oğluna bakan Jose Dinis, birkaç kez öksürerek boğazını temizledikten sonra, “Bunu benim düşünmediğimi sanma…” dedi oğluna. “Kaç gündür bunu düşünüyorum, ama ben de bir karar veremedim. Gerçekten çok zor bu konuda karar vermek. Bana kalırsa bu konuyu yarın antrenörünle konuşmalısın. O senin için en doğru kararı verecektir.”

Bunu Cristiano Ronaldo da düşünmüştü, ama önce babasıyla konuşmak istemesinin nedeni başkaydı. O, babasının kendisiyle ilgilenmesini istiyordu artık.

“Olur baba, konuşurum…” diyerek kırgın bir şekilde uzaklaştı onun yanından.

Ne var ki, ertesi sabah beklenmedik bir şey oldu. Kulübe gidip hocasıyla konuşmak için hazırlandığı bir sırada hocası, “Günaydın Cristiano. Bugün nasılsın bakalım?” dedi elini omzuna atarak.

“Teşekkür ederim hocam. İyi olmasına iyiyim, ama hâlâ bir karar verebilmiş değilim. Ben de bu konuyu sizinle konuşmak istiyordum.”

“Konuşacak bir şey kalmadı oğlum…” diye yanıtladı onu hocası. “Maritimo senin transferinden vazgeçtiğini açıkladı. Onlar Santos’tan bir genç oyuncuyla anlaşmışlar. Ben de senden bunu ailene iletmeni isteyecektim. Çünkü ailenle herhangi bir görüşme yapmayacaklar.”

“Buna çok sevindim hocam…” dedi Cristiano Ronaldo. “Zaten ben de buradan ayrılmak istemiyordum.”

“Dur bakalım delikanlı. Senin burada kalacağını söylemedim ben. National seni ısrarla istiyor. Hem altyapı hocası komşunuz Abel Junior’u sen de tanıyorsun.”

On yaşındaki Cristiano Ronaldo ilk transferini yapmış, lisanslı bir futbolcu olmuştu. Bu, hayatında çok şeyin değişeceği anlamına geliyordu.

Nitekim öyle de oldu… Yalnız kendi hayatı değil, yanında yöresinde yahut kendinden kilometrelerce uzakta ona hayran nicesinin hayatını değiştirdi. Futbol tarihine geçti. Rekor üstüne rekorlar kırdı. İlginç olaylar yaşadı, unutulmaz anlar yaşattı.

Ronaldo Türkiye’de

İşte onlardan biri: Barcelona’nın şampiyon olarak bitirdiği, Real Madrid için başarılı sayılmayan 2010-2011 sezonu Ronaldo açısından oldukça başarılı geçmişti. Sezonun bitmesiyle birlikte tatile çıkan Ronaldo’nun hiç beklemediği bir anda telefonu çaldı.

“Ben Yıldırım Demirören. Ronaldo ile mi görüşüyorum?” diye sordu karşısındaki ses.

“Benim. Buyurun.”

“Türkiye’de AVM’nin açılışına katılmanı istiyorum. Eğer sakıncası yoksa özel uçağımla seni aldıracağım. Hem Bodrum’da güzel bir tatil de yaparsın.”

Yıldırım Dömirören’i hocası José Mourinho aracılığıyla tanımasına karşın aralarında sıkı bir dostluk oluşan Ronaldo, Beşiktaş başkanının davetini kabul etti ve Türkiye’ye geldi. Geldiği andan itibaren hayranlarınca kuşatma altına alınan Ronaldo, yaşanan izdiham nedeniyle açılışına katılmak için gittiği AVM’ye giremeden ayrılmak zorunda kaldı. Eğer her şey normal gitseydi AVM’de hayranlarına imza dağıtacaktı. Gerek gazeteciler gerekse hayranları o kadar sıkıştırdı ki, imza dağıtmak şöyle dursun Yıldırım Demirören’le birlikte ezilmekten zor kurtuldu.

Bunun üzerine AVM’deki etkinlikten vazgeçildi ve Ronaldo, Yıldırım Demirören’in özel yatıyla Bodrum’a “Mavi Yolculuk’a çıktı…

***

Bir dünya devi Ronaldo… Futbolun yaşayan efsanesi… Onun hemen hemen her şeyini biliyoruz artık. Ancak bazı şeyleri çabuk unutuyoruz. Bu yüzden onları hatırlamakta yarar var:

  1. Sigara içmez.
  2. İçki içmez.
  3. Çok koyu olmasa da dindardır.
  4. Yardımseverdir. (Ronaldo’nun birçok kişiye yardım ettiği bilinmektedir. Örneğin Endonezya’da meydana gelen depremde bu ülkeyi ziyaret etmiş özellikle Açeh bölgesine yardımda bulunmuştur. Hatta bir çocuğa yaptığı yardımlar günlerce konuşulmuştur. Ayrıca Filistinli çocuklara yardım elini uzattığı da bir gerçektir. Ramazan Bayramı nedeniyle 2 milyon dolar bağışta bulunmuştur. Ronaldo’nun bu ilk yardımı değildir. Portekizli oyuncu, 2012’de de kazandığı Altın Ayakkabı ödülünü açık artırmayla satışa çıkarmış ve elde ettiği 1,5 milyon Euro’yu Filistinli çocuklara bağışlamıştır.)
  5. Çalışkandır. (Ronaldo fevkalade yetenekli bir futbolcudur, ama yetenekliyim diye yan gelip yatmaz. Sürekli çalışır, daha iyi olmaya arzular. Yaptığı çalışmaların karşılığını da tüm ödülleri toplayarak alır.)
  6. Ailesine bağlıdır.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 2 Aralık 2022’de yayımlanmıştır.

Murat Aksoy

Murat Aksoy – Çevirmen, yazar ve eski futbolcu… 1968’de Ankara’da doğdu. İlk, orta ve yükseköğrenimini Almanya’da yaptı. Torna tesviye ve teknik resim eğitimi gördü. FC Schwarz Weiss’ta futbol oynamaya başladı. Sonra Münih Türkgücü takımına transfer oldu. İran Milli Takımı’nın kalecisi Nasır, Galatasaray’da haklı bir üne kavuşan Erhan Önal ve Savaş Koç’la birlikte oynadı. Gözünde çıkan bir rahatsızlık sonucu futbolu bıraktı. Özel bir kuruluşta, Türkiye’den Almanya’ya göç etmiş işçilere Almanca öğretti. Turizm bürolarında rehberlik, tercüme bürolarında ise çevirmenlik yaptı. 1988 yılında Türkiye’ye döndü. Bir süre dersanelerde Almanca dersleri verdi. Doğan Egmont, Bordo Siyah, Turkuaz ve İkarus gibi yayınevlerine 100’ün üzerinde kitap çevirdi. “Futbolun Devleri” adında yaklaşık 20 kitaptan oluşan biyografi dizisinin yazarı…

guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments
0
Would love your thoughts, please comment.x
()
x
Send this to a friend