Teknolojiyi yeniden dizayn etmek: O gün gelene kadar bildirimlerinizi kapatın

Bu yazı Tristan Harris’in yaptığı bir konuşmadan derlenip çevirilerek yayına hazırlanmıştır.

Teknoloji dünyadaki en önemli siyasi ve kültürel aktör haline geldi. İnsanlar, özellikle milenyum kuşağına mensup olanlar telefonlarını günde 150 kez kontrol ediyor. Düşünün, sabah kalktığınız andan itibaren sanki ensenizden bir kabloyla bu ortama bağlanıyorsunuz ve birkaç teknoloji şirketinin tasarladığı fikirler zihninize akmaya başlıyor.

Telefonlar, artırılmış gerçeklik, sanal gerçeklik… Hepsi çok heyecan verici şeyler. Çoğumuz, ‘kim bilir daha nerelere varacak’, diye düşünüyoruz. Teknolojinin nereye doğru gittiğinin öngörülemez olduğu fikrindeyiz.

Oysa teknolojiyi belirli bir yöne doğru götüren ama açıkça ilan edilmemiş bir hedef var. Bahsettiğim o görünmez hedef, insanların dikkatini çekme yarışını kazanmak. Televizyonlar, radyolar vs. zaten yıllardır hep insanların dikkatini çekmeye çalışıyordu ama teknoloji insan zihninin gizli iplerini çekerek onu yönlendirme kabiliyetine sahip hale geldi.

Teknolojinin dikkate almadığı hayatımız

Bir takım gruplar, insan zihninin nasıl çalıştığını anlıyor, neyin her koşulda işe yarayacağını biliyorlar. Tıpkı bir muzun bir şempanze üzerinde her zaman işe yaraması gibi. Biz insanlar milyonlarca yıllık evrimsel bir donanımla çalışıyoruz ve sürekli olarak “insanların dikkatini nasıl çekebilirim?” sorusuna cevap arama yönünde evrimleşen bir teknoloji ortamında yaşıyoruz. Yani akıntının içinde kalmamız için sürekli değişen yeni “muzlar” buluyorlar. Sorun şu ki, teknoloji bize o “muzları” yani ödülleri vermekte gittikçe daha başarılı olurken, hayatın diğer boyutlarını dikkate almıyor.

Mesela siz, sosyal medyaya ayırdığı zaman ve ilgiyi aslında çocuklarına, eşine ya da içinde yaşadığı topluma ayırması gereken bir ebeveynsiniz diyelim. Fakat Facebook ya da YouTube bir ebeveyne baktığında, onu bir ebeveyn olarak değil, dikkati kazanılması gereken bir kaynak olarak görüyor. “Bu kişinin dikkatini tamamen çekmek için ona ne göstermeliyim?” diyor. Bunun size bir zararı yok sanabilirsiniz ama işte bir video izlemek için girdiğiniz YouTube’da farkına varmadan iki saat vakit geçiriyor olmanızın sebebi bu. Çünkü girdiğiniz site aslında zihninize karşı satranç oynayan bir süper bilgisayar.

İnsanlık tarihinin yenilgiye uğradığı an

Zihninizi bir satranç tahtası olarak düşünün. Bu süper bilgisayar, oyunda size göre çok daha ileriki adımları görebiliyor çünkü zihninizi sizden çok daha iyi tanıyor ki bu da kabullenmesi zor bir gerçek. Bu bizim zayıf, hatalı veya kötü olduğumuz anlamına gelmiyor. Hatırlarsınız, Garry Kasparov satrançta yapay zekâ karşısında yenilmişti. O an yenilen sadece Kasparov değildi, tüm insanlık tarihiydi. Bilgisayar, satranç tahtası üzerinde karşısındaki en usta oyuncudan bile daha ileriki adımları görebiliyordu. Artık insanların satrançta bilgisayara karşı şansı yoktu, o iş bitmişti.

İnsan odaklı tasarım bambaşka bir alan. Ana ekranlar, bildirimler, uygulamaların temel arayüzleri bu tür felaket sonuçlara yol açmadan, farklı bir şekilde tasarlanabilir.

Bir diğer örnek de AlphaGo oyununda yaşandı. Yapay zekâ yıllardır bu oyunu çözemiyordu. Sonunda yakın zamanda Google’ın geliştirdiği yapay zekâ, dünyanın en iyi AlphaGo oyuncusunu yendi.

İşte bizler YouTube’a girdiğimizde, oradaki algoritma da otomatik oynatacağı video listesini bu şekilde belirliyor, mükemmelleştiriyor. Burada mesele şu ki, dikkat çekme konusunda işe yarayan en iyi fikirler, her zaman toplumun yapısını güçlendirecek nitelikte olmayabiliyor. Örneğin, son ABD seçimlerinde komplo teorilerinin insanların ne kadar çok ilgisini çektiğini gördük. Her ne kadar YouTube ekibinin kasten böyle bir arzusu olmasa da, site ziyaretçilere bir sürü komplo teorisi videosu önerdi.

Teknoloji: Kim için ne için?

Hisse fiyatları, insanların ilgisini ne kadar çekebileceğinizle birebir bağlantılı olduğu müddetçe, YouTube’a gidip de “O videoları otomatik olarak gösterme” diyemezsiniz. Snapchat’ten gençleri etkileşimde bulunmaya bir nevi mecbur hissettiren sneak’leri kaldırmasını isteyemezsiniz. Facebook’un sunduğu içerikleri, farklı yankı odalarına1 ait üyelere göre kişiselleştirmemesini, filtre balonundan2 geçirmemesini talep edemezsiniz. Çünkü bunların her biri, kullanıcıların dikkatini çekmenin en iyi yolları.

İnsani Teknoloji Merkezi’ni kurmamızdaki amaç da, teknolojinin ne için, kim için olduğu sorusunu tartışmak. Bilgisayar dediğimiz şeyin ardındaki düşünce, zihnimiz için bir bisiklet görevi görmesi olmalı. Yeni yerlere gitmemizi, yeni sınırlara ulaşarak yeni yaratıcılık türlerini keşfetmemizi sağlayan bir araç… Bisiklet olmadan bir insanın hareket kabiliyetine baktığımızda çok da fazla ileri gidemeyeceği ortada. Ama ona bir bisiklet verirseniz bir sürü yeni şey yapabilir. Teknoloji konusunda da aynı bu şekilde “insanı güçlendirme” kavramından, amacından tamamen uzaklaştık.

Teknolojiyi insani bir biçimde tasarlamak

Teknolojiyi insani bir şekilde tasarlamanın yolu da teleskopu önce kendimize, içimize çevirmekten, “insanın nasıl çalıştığını” anlamaktan geçiyor. Hepimiz toplumun onayına, bizi doğrulamasına ihtiyaç duyuyoruz. Fakat artık öyle bir ortamımız var ki, o toplumsal onayı her saniye ve son derece abartılı bir şekilde bize sağlıyor. Çünkü teknoloji tasarımcıları bunu nasıl yapacaklarını biliyorlar. Dolayısıyla geri gidip şöyle dememiz gerekiyor: Teknoloji insani bir şekilde tasarlanırsa, tüm evrimsel içgüdülerimizi suiistimallere karşı korur ve tıpkı bisiklet örneğinde olduğu gibi, asıl çıkış noktası olan “güçlendirme” hedefine döner.

Bunun için öncelikle cihaz ve uygulamaları maksimum ölçüde dikkatimizi çekme yarışına girmeyecek şekilde yeniden tasarlayabilmemiz gerekiyor.

Böylesi bir değişime dayanak olabilecek dört nokta tespit ettik.

Bunların ilki, kültürel bir uyanış, bir farkındalık yaratmak. Şu anda insanların çoğu ortada bir sorun olduğunun farkında bile değil. Evet, son dönemde bu konuda giderek bir değişim yaşanıyor; eskiden teknoloji firmalarında çalışanlar konuşuyor, yorumlar yapılıyor, çocuklar üzerindeki etkilerden bahsediliyor, ama asıl mesele, teknolojinin şu anda tam anlamıyla menfaatimize çalışmadığı ve bunun da ciddi bir bedeli olduğu konusunda toplumu bilinçlendirmek.

İkincisi şu: Hükümetler de bu işin içine dâhil edilmeli mi? Yasal düzenleme yapılmalı mı?

Sosyal medyanın da tıpkı sigara üreticileri gibi düzenlemeye tabi kılınması gerektiğini söyleyenler oldu ama düzenleme derken doğru şeyi anladığımız konusunda son derece dikkatli olmamız gerektiğini düşünüyorum ama yine de bence teknoloji şirketleri üzerinde baskı oluşturulmasında hükümetlere de rol düşüyor. Fakat düzenlemeleri uygulamaya geçirmek yıllar alan bir iş.

Peki, bunu nasıl hızlandıracağız?

Bu da tespit ettiğimiz üçüncü maddeyi işaret ediyor: Teknoloji alanında çalışanların – mühendislerin, yöneticilerin vs. – hiçbirinin topluma zarar vermek gibi bir niyeti yok. Gerçekten toplum için en iyisini istiyorlar.

Mesela düşünün ki, YouTube yönetimi, dünyanın en iyilerini kadrosuna katıp elinde tutma konusunda sıkıntı yaşıyor, çünkü insanlar sitede gösterilen videoların çocukları şiddete yönelttiğini ya da halkı demokrasiden uzaklaştırıp komplo teorilerine yönlendirdiğini vs. düşünüyor. Böyle bir durumda, şirketin gerekli adımları atmamasına öfkelenen çalışanların içeriden yaratacağı baskı, şirketin tutumunun değiştirilmesini sağlayabilecek en güçlü etkendir. Halkın farkındalığı arttığında, çalışanlar kendi arkadaş çevrelerinden “YouTube’da olanları gördün mü? Neden bu konuda bir şeyler yapmıyorsunuz?” şeklinde tepki aldıklarında, bunun anında ve inanılmaz derecede büyük bir etkisi oluyor.

Dördüncüsü ise alternatif sunmak, tüm bunların farklı bir şekilde de yapılabileceğini göstermek. İnsan odaklı tasarım bambaşka bir alan. Ana ekranlar, bildirimler, uygulamaların temel arayüzleri bu tür felaket sonuçlara yol açmadan, farklı bir şekilde tasarlanabilir.

Bunun gerçekten geri döndürülebilir olup olmadığını, teknolojinin insan yaranına nasıl yeniden dizayn edilip edilemeyeceği elbette önemli bir sorun ama bence başka bir seçenek yok. Beni umutlandıran da bu.

Teknolojinin insan yaranına nasıl yeniden dizayn edilip edilemeyeceği elbette önemli bir sorun ama başka bir seçenek yok. Beni umutlandıran da bu.

Nasıl geri döneceğiz?

Çok etkilendiğim, İngiltere’de köleliğe karşı verilen mücadeleyi anlatan Bury the Chains (Zincirleri Gömmek) adında bir kitap var. Eskiden, küresel ekonominin temeli kölelik sistemine dayanıyordu. İnsanların yüzde 75’i şu veya bu şekilde köle statüsündeydi.

Bu mücadeleye girişenler, kendi ekonomik çıkarlarının aleyhine olmasına rağmen, köleliğin kaldırılması için broşürler bastılar, parlamentoda konuşmalar yaptılar, ifadeler verdiler. İngiliz İmparatorluğu köleliği kaldırma kararı aldığında, takip eden 60 yıl boyunca gayrisafi milli hasılasının yüzde 2’lik kısmından vazgeçmek zorunda kaldı. Ama yine de başardılar. Bu mücadeleyi 12 kişi başlattı. Bu 12 kişi, bugün de kullandığımız sosyal adalet tekniklerini hayata geçirdi ve bunu da kendileriyle aynı güruhtan olmayan, başka bir kıtada yaşayan bir grup insan adına ve kendi ekonomik menfaatlerinin aleyhine yaptılar. “Biz köleliği kaldırdığımız için ekonomimiz yerinde sayarken, diğer dost ülkeler bu sistemi uygulamaya devam ederek ekonomilerini büyütmeye devam edecekler” endişesine ve tereddütüne rağmen yılmayıp köleliğe karşı mücadeleyi evrensel bir insan hakları meselesi haline getirerek başarıya ulaştılar.

Ve işte bugün geldiğimiz noktaya bakın. Dünyayı ya da hepimizin tamamen normal karşıladığı bir şeyi, ekonomik çıkarımıza aykırı da olsa tersine çevirebiliriz.

Teknoloji yeniden dizayn edilinceye kadar kişisel hayatınızda yapılabilecekleriniz var tabii.

O gün gelinceye kadar

Beş dakika telefonunuzda çok büyük değişiklikler yapabilir, bu sayede çok daha iyi bir teknoloji deneyimi yaşayabilirsiniz. Sonuçta hayatınızın sahibi Facebook değil, istediği an beyninize sızamaz.

Yapacağınız şey basit: Tüm bildirimlerinizi kapatın. Bütün uygulamalara girip bildirimleri kapatmak sinir bozucu olabilir, ama bunu yaparsanız hayatınızın ne kadar değişeceğini göreceksiniz. Makinelerin değil, sadece insanların dikkatinizi çekmeye çalıştığı uygulamaların bildirimleri kalsın.

İnsanları son dönemde yapmaya teşvik ettiğim bir diğer değişiklik de, telefon ekranını siyah-beyaza döndürmek. Bunu neden yapıyoruz? Çünkü telefonunuza her baktığınızda renkli simgeler görünce, beyninizde de ödül mekanizması harekete geçiyor. Ekrana düşen bir bildirim olmasa bile, renkli ekran dikkatimizi çekiyor.

Ayrıca şunu da önerebilirim: Kafanızda hayali bir çizgi çizin ve kendinize sorun: Hayatımda maksimum zamanımı almaya çalışan şeyler neler? Bunları çizginin bir tarafında tutun, kalanları ise çizginin diğer tarafına geçirin. İşte diğer tarafa geçirdiğiniz o kalan şeyler, sizi güçlendirmeye yönelik araçlar.

Twitter’dan takip edin: @tristanharris

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

  1. (Sosyal medya kullanıcılarının kendilerini doğrulayan kaynaklar ve kendileri gibi düşünen kullanıcılardan oluşan bir etkileşim balonu – Kaynak: Medium.com)
  2. (Kişilerin içine hapsolduğu ve sürekli kendisini doğrulayan içeriklerden oluşan bir akışı gördüğü algoritmik yapı – Kaynak: Medium.com)

Tristan Harris

Tristan Harris, Center for Humane Technology (İnsani Teknoloji Merkezi) kurucusu. Google’da tasarım etiği uzmanı olarak çalıştı. Time Well Spent (İyi Harcanan Zaman) hareketinin kurucusu. Stanford Üniversitesi Bilgisayar Bilimleri bölümünden mezun. Yıllardır insan bilgisayar etkileşimi, davranışsal ekonomi, sosyal psikoloji, davranış değişimi ve alışkanlık oluşturma gibi konularda Stanford Persuasive Technology Lab’de (Stanford İkna Edici Teknoloji Laboratuvarı) çalışmalar yaptı.

Yorumu Gör

avatar

Send this to a friend