1930 yılında Uruguay’da topa ilk vurulduğundan beri Dünya Kupası, sadece gollerin atıldığı, maçların kazanıldığı, şampiyonların belirlendiği bir turnuva değil, bunların çok ötesinde, içinde yaşadığımız dünyayı ve küresel siyaseti yansıtan bir ayna oldu. Yeşil saha, yüz yıla yakın bir süre boyunca insanlığın içinden geçtiği tüm büyük dönüşümlerin, krizlerin ve ideolojik savaşların meta-anlatısına dönüştü. 1930’ların Avrupa’sında faşizmin bir propaganda aygıtı olarak kullanılan futbol, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından gelen sömürgecilik sonrası dönemde yeni bağımsız devletlerin kendilerini dünyaya kanıtladığı bir meşruiyet alanına evrildi. Soğuk Savaş’ın en gerilimli günlerinde 1974’te Batı ile Doğu Almanya’nın, Soğuk Savaş sonrasının ideolojik kırılmalarında 1998’de ABD ile İran’ın sahada karşı karşıya gelmesi, diplomatik krizlerin silahsız cephelerini yeşil sahalara taşıdı. Geçen yüzyılın sonlarında başlayan ve içinde bulunduğumuz yüzyıla uzanan, vahşi bir kapitalizmle el ele yürüyen kuralsız küreselleşme dalgası ise futbolu ulus-devletlerin sınırlarından çıkarıp milyar dolarlık endüstriyel bir ekosisteme dönüştürdü.
Bu akşam oynanacak Meksika-Güney Afrika karşılaşmasıyla başlayacak olan 2026 FIFA Dünya Kupası bu yaklaşık yüz yıllık tarihsel zincirin en karmaşık ve belki de en çelişkili halkasını oluşturuyor. Eğer geçmiş turnuvalar bize faşizm, kutuplaşma veya kuralsız küreselleşme dönemlerini anlattıysa; ABD, Kanada ve Meksika’nın ortaklığında düzenlenen 2026 turnuvası da bize çok kutuplu parçalanmayı, bölgesel korumacılığı ve kurallara dayalı uluslararası düzenin çözülüşünü anlatıyor.
1934 yılında Benito Mussolini’nin faşist İtalya’sında düzenlenen Dünya Kupası, sporun bir diktatörlük tarafından doğrudan kitle manipülasyonu ve ideolojik meşruiyet aygıtı olarak kullanılmasının ilk organize örneğiydi. O dönemde güç dikey ve mutlaktı; stadyumlar rejimin gücünü dünyaya ilan eden mimari podyumlar, hakemler ise bizzat Duce’nin iradesinin sahadaki uygulayıcılarıydı. 2026 Dünya Kupası’na geldiğimizde ise paralellikler kadar yapısal farklar da var. 2026’da da turnuvanın kaderi Donald Trump ve FIFA Başkanı Gianni Infantino gibi iki popülist figürün asimetrik ilişkisine bağımlı hale geldi, ancak buradaki mekanizma 1930’ların katı ideolojik propagandasından tabii ki çok farklı. Bugün karşımızda olan, totaliter bir devletin sporu yutması değil, küreselleşen ve şirketleşen futbol bürokrasisinin (FIFA) kendi finansal bekası için siyasi güce gönüllü olarak boyun eğmesi. Infantino’nun Trump’a takdim ettiği “FIFA Barış Ödülü”, 1930’lardan farklı olarak, ideolojik bir bağlılığı değil, milyar dolarlık endüstriyel çarkları koruma altına almayı hedefleyen kurumsal bir pragmatizmi ve yeni nesil bir himaye siyasetini temsil ediyor.
Dünya Kupası yeni küresel düzenin aynası mı?
2026 Dünya Kupası, Ortadoğu’da devam eden bir savaşın gölgesinde oynanacak; turnuvanın ev sahiplerinden biri olan ABD bu savaşın doğrudan tarafıyken, karşı cephedeki İran da aynı turnuvada sahaya çıkacak. Bu paradoks herhangi bir boykota ya da sistemik bir dışlamaya yol açmadığı gibi, uluslararası kamuoyunda kayda değer bir tepki de yaratmadı. 1980’de ABD, Sovyetlerin Afganistan işgaline tepki olarak Moskova Olimpiyatları’nı boykot etmişti; ideolojik çatışma spor alanına da eksiksiz yansımıştı. Oysa bugün, Hürmüz Boğazı’nda mayın gemileri dolaşırken ve İran’ın nükleer tesisleri ABD ve İsrail operasyonlarının hedefindeyken, her iki ülkenin milli takımları aynı FIFA organizasyonunda sahaya çıkacaklar. Bu çelişki, günümüz uluslararası sisteminin ruhunu ele veren daha derin bir yapısal dönüşümün yansıması. Tıpkı iki büyük güç ABD ile Çin’in ticaret alanında, yapay zeka ve yarı iletken teknolojilerinde varoluşsal bir hegemonya savaşı yürütürken aynı anda trilyonlarca dolarlık ticari bağlarla birbirine kenetli kalmaya devam etmesi gibi, çatışma ile karşılıklı bağımlılık artık birbirini dışlayan iki uç değil, aynı ilişkinin eş zamanlı katmanları haline geldi. Soğuk Savaş’ın “ya dost ya düşman” ikilemi yerini, rakiplerin hem birbirini tehdit ettiği hem de aynı küresel sistemin içinde işlev görmeye devam ettiği çok daha muğlak ve öngörülemez bir düzene bıraktı. 2026 Dünya Kupası stadyumları da işte bu yeni küresel düzensizliğin en çıplak ve en görünür sembolik aynası olacaklar.
1990’ların ve 2000’lerin dünya kupaları, sınırların esnediği, vizelerin ve uluslararası seyahatin kolaylaştığı ve sermayenin rahatça akışkanlık kazandığı bir “dünya vatandaşlığı” illüzyonunu ön plana sürüyordu. 2026 Dünya Kupası ise tam tersine, ulus-devletlerin kendi sınırlarına çekildiği, korumacı ve katı bir güvenlik paradigmasının anıtı gibi yükseliyor. Turnuvanın kapsayıcılık iddiası, Trump yönetiminin vizeleri ve seyahat engellerini birer jeopolitik silah olarak kullanmasıyla daha ilk günden yara aldı.
Turnuvaya katılım hakkı kazanan Haiti, İran, Fildişi Sahili ve Senegal gibi ülkelerin vatandaşlarına yönelik uygulanan katı ABD giriş yasakları, futbolun o eski “birleştiricilik” vaadini bürokratik bir distopyaya dönüştürdüğü gibi daha kupa başlamadan bu distopyanın aslında ne kadar gerçek olduğu da ortaya çıktı. FIFA tarafından turnuvada görevlendirilen Somalili hakem Omar Abdulkadir Artan’ın vizesi olmasına rağmen ABD’ye girişine izin verilmedi. Özbekistan takımı oyuncuları ABD’deki kampları sırasında Hollanda’yla yapacakları hazırlık maçı için stadyuma girerken üzerleri narkotik köpeklerle arandı (Hollanda takımına hiçbir arama yapılmadı). İran takımının vizeleri Ankara’daki ABD Büyükelçiliği tarafından 6 Haziran’da, turnuvanın başlamasına beş gün kala verildi; vize randevularına gidebilmek için İranlı futbolcular Türkiye’de kalıp antrenman yaptılar ve bu arada İran’ın teknik ve destek ekibinden birçok kişinin vizesi de reddedildi. İran takımı turnuva boyunca Meksika’da kalacak ve maç için gerektikçe ABD’ye günübirlik seyahat edecek.
Küresel şenlik neden güvenlik duvarlarına takılıyor?
Tüm bunların yanı sıra seyircilerin, tribünlerde ve arka planda çalışacak personelin üzerinde ICE (ABD Gümrük ve Sınır Muhafaza Birimi) gölgesinin dolaşacak olması, turnuvayı küresel bir şenlikten ziyade, sınırları sıkı sıkıya tahkim edilmiş, içeri girmesi zor bir “kale” görünümüne büründürüyor.
Ev sahibi ülkenin bu uygulamalarının tam tersi istikametinde turnuvanın aslında çok kapsayıcı bir yönü de var ve bu da bizlere tüm sorunlarına rağmen küresel bir dünyada yaşadığımızı hatırlatıyor. Turnuva formatının 48 takıma çıkarılması, küresel futbol elitleri ve ana akım spor medyası tarafından “kalitenin düşürülmesi” olarak sert eleştirilere konu olsa da bu genişleme, bir anlamda da futbolun jeopolitik adalet boyutunun somut bir ifadesi oldu. Eğer bu organizasyonun adı “Dünya Kupası” ise, orada yalnızca küresel futbol endüstrisini ve finansını yöneten ayrıcalıklı bir azınlık değil, dünyanın tüm renkleri temsil edilmeli. İşte bu noktada, kupada sahne alma şansı bulan Yeşil Burun Adaları veya Curaçao gibi takımların varlığı turnuvaya asıl meşruiyetini ve derinliğini kazandırıyor. Vize duvarları insanları ayırırken bu ülkelerin takımlarının stadyumlarda boy göstermesi, futbolun coğrafi sınırları aşan demokratik gücünün birer kanıtı. 2026 Dünya Kupası, tarihte belki de ilk kez olarak küresel güneyin ve ana akım futbol haritasının dışındaki unutulmuş köşelerin sesini tam olarak yeşil sahaya taşıyarak gerçek anlamda “küresel” bir organizasyona dönüşüyor.
2026 Dünya Kupası, küresel fay hatlarını görünür kıldığı kadar, ev sahibi ülkelerin kendi içlerindeki ve aralarındaki derin sosyo-politik kırılmaları da sahaya yansıtıyor. Öncelikle turnuva öncesinde ABD’de Trump yönetimi ile yerel yönetimler arasındaki bir egemenlik mücadelesi söz konusu oldu. Los Angeles, New York, Boston ve Seattle gibi daha kozmopolit ve göçmen dostu politikalara sahip şehirler, Trump yönetiminin “güvenlik” adı altında dayattığı ideolojik baskılara açıkça direndi. Beyaz Saray’ın bu şehirleri “güvensiz” ilan ederek maçları muhafazakâr eyaletlere taşıma tehdidi FIFA engeline takılmış olsa da, bu kentlere yönelik federal fonların kesilmesi baskısı devam etti. 1930’dan beri ilk kez bir Dünya Kupası, ev sahibi ülkenin kendi içindeki “kültür savaşlarının” doğrudan bir sahnesi haline geldi.
Dünya Kupası diplomatik çatlakları gizleyebilir mi?
Turnuva ortaklığındaki asıl çelişki ise diğer iki ev sahibi nezdinde ortaya çıkıyor. Güneyde Meksika’da büyük uyuşturucu baronlarının tasfiye edilmesinin ardından patlak veren kartel savaşları devletin güvenlik tekelini sarsıp turnuva turizmini vururken, tablo yalnızca iç güvenlik sorunuyla sınırlı kalmıyor; ABD-Meksika ilişkilerindeki derin kırılma da bu tabloya ayrı bir gerilim katmanı ekliyor. Trump yönetiminin Meksika’yı kartel faaliyetleri gerekçesiyle doğrudan hedef alan söylemi, tek taraflı gümrük tarifeleri ve sınır ötesi askeri operasyon tehditleri, iki ülke arasındaki ilişkiyi turnuva öncesinde tarihin en gergin eşiklerinden birine taşıdı. Meksika Devlet Başkanı Claudia Sheinbaum’un Washington’ın baskılarına karşı sergilediği kararlı duruş ise ortaklığın kağıt üzerinde ne kadar ince bir zemine oturduğunu gözler önüne serdi. Kuzeyde Kanada’da ise bambaşka bir jeopolitik kriz yaşanıyor. Trump’ın ikinci döneminde ABD ve Kanada arasında tırmanan gümrük vergisi savaşları, sınır yönetimi krizleri ve korumacı ekonomik retorik, bu üçlü turnuva ev sahipliğinin “ortaklık” boyutunu iyice zedeliyor. Kağıt üzerinde kıtasal bir entegrasyon ve dostluk köprüsü olarak görülebilecek olan turnuva, arka planda söz konusu üç ülke arasındaki derin diplomatik ve ekonomik çatlakların gölgesinde kalıyor. 2026 yazında Kuzey Amerika, güneyinde kartel savaşlarının fiziksel şiddetiyle ve Washington’ın giderek sertleşen baskısıyla, kuzeyinde ise korumacı ticaret savaşlarının diplomatik soğukluğuyla bölünen, kırılgan ve ortaklıktan uzak bir jeopolitik dekorun üzerinde top koşturuyor.
Bu turnuva bizim için, Türkiye için çok önemli. Bu önem de kuşkusuz ki milli takımımızın tam 24 yıl sonra yeniden Dünya Kupası sahnesine çıkıyor olmasından kaynaklanıyor. En son 2002 yılında, millilerimizin dünya üçüncüsü olduğu o dönemin dünyası ile bugünün dünyası arasındaki fark, küresel sistemin geçirdiği dönüşümün de canlı bir özeti aslında. 2002’nin Türkiye’si, kurallara dayalı liberal düzen iyimserliğinin tam ortasında, Batı ittifakının periferide yükselen bir aktörü olarak sahadaydı. 2026’da ise karşımızda çok kutupluluğun keskinleştiği bir çağda, Doğu ile Batı arasında stratejik bir merkez ve lojistik bir köprü olarak kendisini konumlandıran, hiçbir tarafa bağlı kalmadan kendi çıkarları doğrultusunda bağımsız karar alma ve sahada hareket edebilme kapasitesini artırmaya yönelik stratejik otonomi politikası izleyen bir Türkiye var.
Milli Takım, Türkiye’nin aynası olabilir mi?
İşte bu Türkiye’nin takımı Dünya Kupası’na gidiyor, hem de iddialı bir şekilde. Takımımızın başarılı olmasını istiyoruz, hatta belki de ilk kez böyle bir uluslararası turnuvada en üst sıralara ulaşmaktan bahsediyoruz. Takımımızın bunu başaracak gücü ve yeteneği var. Milli takımımızın turnuvada elde edebileceği olası bir tarihi başarı, mesela bir yarı final, bir final ve hatta kupanın kazanılması, şüphesiz ki hepimizi çok mutlu edecek, gururlandıracak. Ama madem Dünya Kupası içinde yaşadığımız dünyanın bir aynası, kupaya giden milli takımımız da Türkiye’nin bir aynası, dolayısıyla kupada böyle bir başarı çok daha büyük bir anlam da taşıyabilir. Bireysellikleri aşmış, tam bir uyum ve ahenk içinde çalışan, verimliliği ve ortak aklı rehber edinmiş, içtenlikle kenetlenmiş bir takımın yeşil sahadaki zaferi, Türkiye olarak aynı ilkeleri toplumsal ölçekte hayata geçirebileceğimize dair çok güçlü bir argüman sağlayacak; kutuplaşmaların ötesine geçerek ortak bir vizyon etrafında birleşen, adalet ve liyakatle organize olan, kolektif bir disiplinle üreten bir takımın dünyanın zirvesine yürüyüşü, topluma kendi potansiyelini hatırlatan, nasıl başarı hikayeleri yazabileceğini gösteren muazzam bir ilham kaynağı olacaktır. Belki de bu yüzden önümüzdeki bir ay boyunca yüreklerimiz “Bizim Çocuklar” ile çarpacak.
Artık söz futbolun. 1930’da Uruguay’da başlayan bu uzun yürüyüşün her durağı bize aynı şeyi gösterdi. Dünya ne kadar karanlık, bölünmüş ve adaletsiz olursa olsun, o ilk düdük çaldığında yeşil saha kendi bağımsızlığını ilan ediyor. Futbola, oyunun ruhuna kimse dokunamıyor. 1934’te İtalyan diktatörünün faşist gölgesinde, 1978’de Arjantin cuntasının hapishanelerinin birkaç yüz metre ötesinde ya da Soğuk Savaş’ın en gerilimli diplomatik ambargoları altında bile futbol, kendisini araçsallaştırmak isteyen makro güçlerin hesaplarını hep boşa çıkardı. Çünkü turnuvada ilk düdük çaldığı an diktatörlerin, çok uluslu şirketlerin ve sınır muhafızlarının değil, taraftarların, sporcuların ve meşin yuvarlağın zamanı başlıyor, futbolun sihri geri kalan her şeyi gölgede bırakıyor.
Önümüzdeki bir ay boyunca da Kuzey Amerika’da da farklı bir şey olmayacak. Ortadoğu’da silahlar henüz susmamışken, havalimanlarından insanlar geri çevrilirken, stadyum kapılarında göçmen avcısı ICE memurları beklerken başlayacak olan bu turnuva, bu zorlu dönemde bile bize insanlığın sığınağını, yani futbolu hatırlatacak. Tüm bu jeopolitik çekişmelerin, bürokratik engellerin, iç kültür savaşlarının ve finansal pazarlıkların ötesinde, top yuvarlandığında ve dünyanın dört bir yanından milyarlarca insan aynı gol sevinciyle ayağa kalktığında bunların hepsi bir süreliğine de olsa unutulacak, oyun bir kez daha kendi zaferini ilan edecek. 2026 Dünya Kupası yaşanan tüm olumsuzluklara rağmen futbolun insanlığı o ortak, çocuksu ve coşkulu sevinçte birleştiren evrensel bir güç olduğunu bir kez daha tüm dünyaya kanıtlayacak.
O zaman haydi artık maçlar başlasın!
Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun en editöryel politikasını yansıtmayabilir.
Bu yazı ilk kez 11 Haziran 2026’da yayımlanmıştır.



