Çin’in yükselişi küreselleşmenin mantığını nasıl değiştirdi?

Küreselleşmeden en çok fayda sağlayan ülkelerden biri olan Çin, neden bugün küresel ağlara bağımlılığını azaltmaya çalışıyor? Pekin’in hedefi dünyadan kopmak mı, yoksa küreselleşmenin kurallarını kendi çıkarları doğrultusunda yeniden tanımlamak mı? Çin’in yükselişinin ardındaki stratejik düşünce, küresel ekonomi ve güç dengeleri hakkında bildiklerimizi yeniden sorgulatıyor.

Çin, küreselleşmeden neredeyse diğer tüm ülkelerden daha fazla yararlanan bir ülke. Peki, yükselişine ivme kazandıran sisteme neden giderek daha temkinli yaklaşıyor? Bu soruya verilen yanıtların büyük bölümü, ABD ile yaşanan stratejik rekabete, ihracat kontrollerine ve sertleşen teknoloji yarışına işaret ediyor. Ancak bu unsurlar, Çin’in neden bu yönde hareket ettiğini açıklamaktan çok, hangi adımları attığını anlamaya yardımcı oluyor. Hindistan Yönetim Enstitüsü’nde beşeri ve sosyal bilimler profesörü olan Dr. G. Venkat Raman, Asia Times’da yayımlanan makalesinde, bu sorunun yanıtını bulmak için gümrük tarifeleri, yarı iletkenler ve jeopolitik çekişmelerin ötesine geçmek gerektiğini savunuyor.

Yazıdan öne çıkan bölümleri aktarıyoruz:

Küreselleşmenin kaymağını yiyen Çin neden onu baltalıyor?

“Pew Araştırma Merkezi’nin kısa süre önce 36 ülkede gerçekleştirdiği araştırmaya göre, dünya kamuoyunun Çin’e yönelik algısı birçok ülkede ABD’ye kıyasla daha olumlu hale gelmiş durumda. Araştırmaya katılanların önemli bir bölümü, küresel meselelerde Donald Trump’tan ziyade Şi Cinping’e güvendiklerini ifade ediyor.

Bununla birlikte Çin’in yükselen küresel etkisinin altında dikkat çekici bir çelişki bulunuyor. Pekin uluslararası arenada daha özgüvenli bir profil çizerken, bu yükselişi mümkün kılan küresel ekonomik ve teknolojik ağlara olan bağımlılığını azaltmaya da giderek daha fazla önem veriyor.

Çin küreselleşmeyi farklı algılıyor

Çin’in 2001 yılında Dünya Ticaret Örgütü’ne (DTÖ) katılması, Soğuk Savaş sonrası dönemin en önemli ekonomik ve siyasi gelişmelerinden biri olarak görülüyordu. Ancak Pekin ile Washington, bu sürece birbirinden oldukça farklı beklentilerle yaklaşmıştı.

Çin küreselleşmeye direnmedi; aksine, büyük ekonomiler arasında onu en güçlü biçimde benimseyen ülkelerden biri oldu. Ancak ayrışma noktası katılımın kendisi değil, bu katılımın amacıydı.

Birçok Batılı siyasetçi için Çin’in küresel ekonomiyle bütünleşmesi ekonomik büyümenin ötesinde bir anlam taşıyordu. Piyasa ekonomisinin gelişmesi, refahın artması ve uluslararası kurumlarla bütünleşme sürecinin zamanla siyasi liberalleşmeyi de beraberinde getireceği düşünülüyordu.

Pekin ise aynı süreci farklı bir gözle değerlendiriyordu. Dışa açılma, ulusal yeniden yükseliş için gerekli ekonomik gücü ve teknolojik kapasiteyi oluşturmanın bir aracıydı. Piyasa mekanizmaları, yabancı sermaye ve uluslararası entegrasyon; siyasi sistemi dönüştürmek için değil, ülkenin stratejik ve teknolojik gücünü artırmak için kullanılacaktı. Bu bakış açısına göre küreselleşme nihai hedef değil, uzun vadeli bir ulusal kalkınma projesinin araçlarından biriydi.

Her iki beklenti de tamamen yersiz değildi. Küreselleşme, Çin’i daha zengin, teknolojik açıdan daha gelişmiş ve küresel ekonomiye daha derinlemesine entegre hale getirirken, devletin ulusal kalkınmayı şekillendirme kapasitesini zayıflatmak yerine güçlendirdi. Ancak Çin’in yetenekleri arttıkça, Batı’nın siyasi yakınlaşma beklentileri, Pekin’in kendini güçlendirme ve ulusal yenilenme stratejisiyle çatıştı.

Çin küreselleşmeyi nasıl bir kalkınma aracına dönüştürdü?

Çin’in kalkınma stratejisi bu yaklaşımın somut bir yansımasıydı. Pekin, ekonomik dönüşümü yalnızca piyasa güçlerine bırakmak yerine küreselleşmeyi teknoloji edinimi, sanayi modernizasyonu, değer zincirlerinde üst basamaklara çıkma ve yerli şirketleri güçlendirme amacıyla kullandı.

Yabancı sermaye, ihracat pazarları ve küresel üretim ağlarına erişim, devletin ekonomik dönüşümü yönlendirdiği daha geniş bir kapasite geliştirme stratejisinin parçalarıydı.

Apple’ın Çin’de kurduğu üretim ekosistemi bu yaklaşımın en görünür örneklerinden biri oldu. Bu süreç yalnızca ihracat kapasitesini artırmadı; mühendislik bilgisi, üretim deneyimi ve tedarikçi ağlarının gelişmesi yoluyla Çin’in genel sanayi altyapısını da güçlendirdi.

Bu dönüşüm; devlet politikaları, şirketler, üniversiteler, araştırma kurumları ve küresel üretim ağları arasındaki sürekli etkileşim sayesinde gerçekleşti.

Ortaya çıkan sonuç, Batılı karar alıcıların büyük bölümünün öngörmediği bir tabloydu. Küreselleşme Çin’i mevcut liberal uluslararası düzene daha fazla yaklaştırmak yerine, devlet kapasitesini güçlendirdi; teknolojik öğrenmeyi hızlandırdı ve küresel rekabeti dönüştürebilecek sanayi ekosistemlerinin oluşmasını sağladı.

Huawei’nin yıllardır süren ABD yaptırımlarına rağmen varlığını koruması, BYD’nin küresel elektrikli araç pazarındaki yükselişi ve CATL’nin batarya teknolojilerindeki liderliği de aynı gerçeğe işaret ediyor.

Böylece Pekin, Soğuk Savaş sonrası dönemin temel varsayımlarından birine meydan okumuş oldu. Karşılıklı bağımlılık siyasi yakınlaşma yaratmadan da teknolojik liderlik ve stratejik nüfuz sağlayabiliyordu. Tedarik zincirleri yalnızca verimlilik aracı değil; dayanıklılık, yetkinlik ve jeopolitik etki kaynağı olarak da görülmeye başlandı. Küreselleşme sona ermedi; ancak giderek daha fazla siyasileşti.

Çin neden bağımlılığı artık bir risk olarak görüyor?

Çin’in başarısı aynı zamanda yeni bir paradoksu da beraberinde getirdi. Yükselişi hızlandıran küreselleşme, stratejik kırılganlıklar da üretti.

Küresel pazarlara, ileri teknolojilere ve uluslararası üretim ağlarına erişim Çin’in benzeri görülmemiş bir sanayi gücü oluşturmasını sağladı. Ancak aynı ağlar, kritik sektörleri dış müdahalelere açık hale getirdi. Pekin giderek daha fazla, ulusal gücün yalnızca iç kapasiteye değil, bu kapasiteyi mümkün kılan teknolojileri ve ağları nihai olarak kimin kontrol ettiğine bağlı olduğunu düşünmeye başladı.

Bu durum, Çinli yapay zekâ girişimi Manus AI’ın bazı ülkelerdeki kullanıcı erişimini ABD’nin ihracat kontrol düzenlemeleri nedeniyle sınırlandırdığı yönündeki haberlerle yeniden gündeme geldi. Bu örneğin gösterdiği temel sorun, teknolojik açıdan öncü konumda faaliyet gösteren bir Çin şirketinin bile küresel teknoloji altyapısının ve düzenleyici sistemlerin çizdiği sınırlar içinde hareket etmek zorunda olmasıydı.

Huawei örneği bu gerçeği daha önce de ortaya koymuştu. Şirket dünya çapında teknoloji liderlerinden biri haline gelmesine rağmen, ABD’nin ihracat kontrolleri yabancı yarı iletkenlere, yazılımlara ve gelişmiş üretim ekipmanlarına olan bağımlılığı görünür kıldı.

Benzer kaygılar yarı iletkenlerden biyoteknolojiye, finansal altyapıdan diğer kritik sektörlere kadar genişledi.

Bu nedenle Çin’de küreselleşmeye bakış değişmeye başladı. Karşılıklı bağımlılık artık yalnızca fırsat ve ortak kazanç üretmiyor; aynı zamanda jeopolitik kriz dönemlerinde kullanılabilecek bir kırılganlık alanı da yaratıyordu. Pekin’in hedefi küreselleşmeden çekilmek değil, riskli bağımlılıkları azaltarak küresel sistem içindeki konumunu yeniden tanımlamak. Başka bir ifadeyle Çin, dış aktörlerin ulusal kalkınmasını sınırlandıramayacağı bir küresel entegrasyon modeli arıyor.

Dünyada yeni bir küreselleşme dönemi mi başlıyor?

Çin’in bağımlılık konusundaki yeniden değerlendirmesi tekil bir örnek değil. Bu yaklaşım, dünya genelinde devletlerin küreselleşmeye bakışındaki daha geniş dönüşümün parçası.

Soğuk Savaş sonrası dönemde piyasalara kaynak tahsisini en verimli şekilde yapacak mekanizmalar olarak bakılıyordu. Şirketler ise maliyetleri düşürmeye ve ölçek ekonomisi yaratmaya odaklanıyordu. Günümüzde ise hükümetler ekonomik açıklığı giderek daha fazla ulusal dayanıklılık, teknolojik liderlik ve stratejik kapasite perspektifinden değerlendiriyor.

Devletler artık şirketleri yalnızca ticari aktörler olarak değil, korunması gereken stratejik teknolojik ve endüstriyel kapasitenin taşıyıcıları olarak görüyor.

Bu nedenle ekonomik karşılıklı bağımlılık, yalnızca ortak refahın değil; aynı zamanda baskı, bağımlılık ve kırılganlık ilişkilerinin de kaynağı olarak değerlendiriliyor.

Ortaya çıkan sonuç daha seçici bir küreselleşme modeli oldu. Doğrudan yatırımlar, teknoloji transferleri ve pazar erişimi kararları giderek daha fazla ulusal güvenlik ve ekonomik dirençlilik kriterleriyle şekilleniyor.

ABD kritik teknolojileri koruma amacıyla ihracat kontrollerini sanayi politikalarıyla birleştiriyor. Avrupa Birliği ticaret politikalarını “risk azaltma” ve “ekonomik güvenlik” kavramları çerçevesinde yeniden tanımlıyor. Japonya ve ABD’de yaşanan şirket satın alma tartışmaları da stratejik sektörlerin artık yalnızca ticari değil, jeopolitik bir gözle değerlendirildiğini gösteriyor.

Dikkat çekici olan ise Çin’in de benzer bir yönde ilerliyor olması. Pekin bir yandan şirketlerinin küresel ölçekte büyümesini desteklerken, diğer yandan yabancı teknolojilere bağımlılığı azaltmayı ve kritik sektörlerde kontrolü elinde tutmayı hedefliyor.

Ortaya çıkan ayrım küreselleşme ile küreselleşmeden kopuş arasında değil. Asıl rekabet, küreselleşmenin hangi ilkeler doğrultusunda şekilleneceği konusunda yaşanıyor. Otuz yıl boyunca sorulan temel soru, küreselleşmenin Çin’i değiştirip değiştirmeyeceğiydi. Çin’in yükselişi bu soruya büyük ölçüde yanıt verdi.

Bugün daha önemli soru ise şu: Yeni dönemin küreselleşmesi nasıl olacak?

Muhtemelen daha seçici ve daha stratejik bir karakter taşıyacaktır.

Çin’in yükselişi yalnızca güçlü bir devlet ortaya çıkarmadı; küreselleşmenin nasıl anlaşılması gerektiğine dair varsayımları da değiştirdi. Şi Cinping’in Dünya Yapay Zekâ Konferansı’nda yaptığı, uluslararası işbirliğinin artırılması, daha güçlü yönetişim mekanizmaları kurulması ve küresel standartların belirlenmesinde Çin’in daha büyük rol üstlenmesi yönündeki çağrılar da bu yaklaşımın yansıması niteliğinde. Pekin küreselleşmeyi terk etmiyor; onun kurallarını yeniden şekillendirmeyi hedefliyor.”

Bu yazı ilk kez 11 Ağustos 2026’da yayımlanmıştır.

Dr. G. Venkat Raman’ın Asia Times’da yayınlanan “How China’s rise changed the logic of globalization” başlıklı yazısından bölümler Mustafa Alkan tarafından çevrildi ve editoryal katkısı ile yayına hazırlandı. Yazının orijinaline aşağıdaki linkten erişebilirsiniz.
https://asiatimes.com/2026/07/how-chinas-rise-changed-the-logic-of-globalization/

Fikir Turu
Fikir Turuhttps://fikirturu.com/
Fikir Turu, yalnızca Türkiye’deki düşünce hayatını değil, dünyanın da ne düşündüğünü, tartıştığını okurlarına aktarmaya çalışıyor. Bu amaçla, İngilizce, Arapça, Rusça, Almanca ve Çince yazılmış önemli makalelerin belli başlı bölümlerini çevirerek, editoryal katkılarla okuruna sunmaya çalışıyor. Her makalenin orijinal metnine ve değerli çevirmen arkadaşlarımızın bilgilerine makalenin alt kısmındaki notlardan ulaşabilirsiniz.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Son Eklenenler

Çin’in yükselişi küreselleşmenin mantığını nasıl değiştirdi?

Küreselleşmeden en çok fayda sağlayan ülkelerden biri olan Çin, neden bugün küresel ağlara bağımlılığını azaltmaya çalışıyor? Pekin’in hedefi dünyadan kopmak mı, yoksa küreselleşmenin kurallarını kendi çıkarları doğrultusunda yeniden tanımlamak mı? Çin’in yükselişinin ardındaki stratejik düşünce, küresel ekonomi ve güç dengeleri hakkında bildiklerimizi yeniden sorgulatıyor.

Çin, küreselleşmeden neredeyse diğer tüm ülkelerden daha fazla yararlanan bir ülke. Peki, yükselişine ivme kazandıran sisteme neden giderek daha temkinli yaklaşıyor? Bu soruya verilen yanıtların büyük bölümü, ABD ile yaşanan stratejik rekabete, ihracat kontrollerine ve sertleşen teknoloji yarışına işaret ediyor. Ancak bu unsurlar, Çin’in neden bu yönde hareket ettiğini açıklamaktan çok, hangi adımları attığını anlamaya yardımcı oluyor. Hindistan Yönetim Enstitüsü’nde beşeri ve sosyal bilimler profesörü olan Dr. G. Venkat Raman, Asia Times’da yayımlanan makalesinde, bu sorunun yanıtını bulmak için gümrük tarifeleri, yarı iletkenler ve jeopolitik çekişmelerin ötesine geçmek gerektiğini savunuyor.

Yazıdan öne çıkan bölümleri aktarıyoruz:

Küreselleşmenin kaymağını yiyen Çin neden onu baltalıyor?

“Pew Araştırma Merkezi’nin kısa süre önce 36 ülkede gerçekleştirdiği araştırmaya göre, dünya kamuoyunun Çin’e yönelik algısı birçok ülkede ABD’ye kıyasla daha olumlu hale gelmiş durumda. Araştırmaya katılanların önemli bir bölümü, küresel meselelerde Donald Trump’tan ziyade Şi Cinping’e güvendiklerini ifade ediyor.

Bununla birlikte Çin’in yükselen küresel etkisinin altında dikkat çekici bir çelişki bulunuyor. Pekin uluslararası arenada daha özgüvenli bir profil çizerken, bu yükselişi mümkün kılan küresel ekonomik ve teknolojik ağlara olan bağımlılığını azaltmaya da giderek daha fazla önem veriyor.

Çin küreselleşmeyi farklı algılıyor

Çin’in 2001 yılında Dünya Ticaret Örgütü’ne (DTÖ) katılması, Soğuk Savaş sonrası dönemin en önemli ekonomik ve siyasi gelişmelerinden biri olarak görülüyordu. Ancak Pekin ile Washington, bu sürece birbirinden oldukça farklı beklentilerle yaklaşmıştı.

Çin küreselleşmeye direnmedi; aksine, büyük ekonomiler arasında onu en güçlü biçimde benimseyen ülkelerden biri oldu. Ancak ayrışma noktası katılımın kendisi değil, bu katılımın amacıydı.

Birçok Batılı siyasetçi için Çin’in küresel ekonomiyle bütünleşmesi ekonomik büyümenin ötesinde bir anlam taşıyordu. Piyasa ekonomisinin gelişmesi, refahın artması ve uluslararası kurumlarla bütünleşme sürecinin zamanla siyasi liberalleşmeyi de beraberinde getireceği düşünülüyordu.

Pekin ise aynı süreci farklı bir gözle değerlendiriyordu. Dışa açılma, ulusal yeniden yükseliş için gerekli ekonomik gücü ve teknolojik kapasiteyi oluşturmanın bir aracıydı. Piyasa mekanizmaları, yabancı sermaye ve uluslararası entegrasyon; siyasi sistemi dönüştürmek için değil, ülkenin stratejik ve teknolojik gücünü artırmak için kullanılacaktı. Bu bakış açısına göre küreselleşme nihai hedef değil, uzun vadeli bir ulusal kalkınma projesinin araçlarından biriydi.

Her iki beklenti de tamamen yersiz değildi. Küreselleşme, Çin’i daha zengin, teknolojik açıdan daha gelişmiş ve küresel ekonomiye daha derinlemesine entegre hale getirirken, devletin ulusal kalkınmayı şekillendirme kapasitesini zayıflatmak yerine güçlendirdi. Ancak Çin’in yetenekleri arttıkça, Batı’nın siyasi yakınlaşma beklentileri, Pekin’in kendini güçlendirme ve ulusal yenilenme stratejisiyle çatıştı.

Çin küreselleşmeyi nasıl bir kalkınma aracına dönüştürdü?

Çin’in kalkınma stratejisi bu yaklaşımın somut bir yansımasıydı. Pekin, ekonomik dönüşümü yalnızca piyasa güçlerine bırakmak yerine küreselleşmeyi teknoloji edinimi, sanayi modernizasyonu, değer zincirlerinde üst basamaklara çıkma ve yerli şirketleri güçlendirme amacıyla kullandı.

Yabancı sermaye, ihracat pazarları ve küresel üretim ağlarına erişim, devletin ekonomik dönüşümü yönlendirdiği daha geniş bir kapasite geliştirme stratejisinin parçalarıydı.

Apple’ın Çin’de kurduğu üretim ekosistemi bu yaklaşımın en görünür örneklerinden biri oldu. Bu süreç yalnızca ihracat kapasitesini artırmadı; mühendislik bilgisi, üretim deneyimi ve tedarikçi ağlarının gelişmesi yoluyla Çin’in genel sanayi altyapısını da güçlendirdi.

Bu dönüşüm; devlet politikaları, şirketler, üniversiteler, araştırma kurumları ve küresel üretim ağları arasındaki sürekli etkileşim sayesinde gerçekleşti.

Ortaya çıkan sonuç, Batılı karar alıcıların büyük bölümünün öngörmediği bir tabloydu. Küreselleşme Çin’i mevcut liberal uluslararası düzene daha fazla yaklaştırmak yerine, devlet kapasitesini güçlendirdi; teknolojik öğrenmeyi hızlandırdı ve küresel rekabeti dönüştürebilecek sanayi ekosistemlerinin oluşmasını sağladı.

Huawei’nin yıllardır süren ABD yaptırımlarına rağmen varlığını koruması, BYD’nin küresel elektrikli araç pazarındaki yükselişi ve CATL’nin batarya teknolojilerindeki liderliği de aynı gerçeğe işaret ediyor.

Böylece Pekin, Soğuk Savaş sonrası dönemin temel varsayımlarından birine meydan okumuş oldu. Karşılıklı bağımlılık siyasi yakınlaşma yaratmadan da teknolojik liderlik ve stratejik nüfuz sağlayabiliyordu. Tedarik zincirleri yalnızca verimlilik aracı değil; dayanıklılık, yetkinlik ve jeopolitik etki kaynağı olarak da görülmeye başlandı. Küreselleşme sona ermedi; ancak giderek daha fazla siyasileşti.

Çin neden bağımlılığı artık bir risk olarak görüyor?

Çin’in başarısı aynı zamanda yeni bir paradoksu da beraberinde getirdi. Yükselişi hızlandıran küreselleşme, stratejik kırılganlıklar da üretti.

Küresel pazarlara, ileri teknolojilere ve uluslararası üretim ağlarına erişim Çin’in benzeri görülmemiş bir sanayi gücü oluşturmasını sağladı. Ancak aynı ağlar, kritik sektörleri dış müdahalelere açık hale getirdi. Pekin giderek daha fazla, ulusal gücün yalnızca iç kapasiteye değil, bu kapasiteyi mümkün kılan teknolojileri ve ağları nihai olarak kimin kontrol ettiğine bağlı olduğunu düşünmeye başladı.

Bu durum, Çinli yapay zekâ girişimi Manus AI’ın bazı ülkelerdeki kullanıcı erişimini ABD’nin ihracat kontrol düzenlemeleri nedeniyle sınırlandırdığı yönündeki haberlerle yeniden gündeme geldi. Bu örneğin gösterdiği temel sorun, teknolojik açıdan öncü konumda faaliyet gösteren bir Çin şirketinin bile küresel teknoloji altyapısının ve düzenleyici sistemlerin çizdiği sınırlar içinde hareket etmek zorunda olmasıydı.

Huawei örneği bu gerçeği daha önce de ortaya koymuştu. Şirket dünya çapında teknoloji liderlerinden biri haline gelmesine rağmen, ABD’nin ihracat kontrolleri yabancı yarı iletkenlere, yazılımlara ve gelişmiş üretim ekipmanlarına olan bağımlılığı görünür kıldı.

Benzer kaygılar yarı iletkenlerden biyoteknolojiye, finansal altyapıdan diğer kritik sektörlere kadar genişledi.

Bu nedenle Çin’de küreselleşmeye bakış değişmeye başladı. Karşılıklı bağımlılık artık yalnızca fırsat ve ortak kazanç üretmiyor; aynı zamanda jeopolitik kriz dönemlerinde kullanılabilecek bir kırılganlık alanı da yaratıyordu. Pekin’in hedefi küreselleşmeden çekilmek değil, riskli bağımlılıkları azaltarak küresel sistem içindeki konumunu yeniden tanımlamak. Başka bir ifadeyle Çin, dış aktörlerin ulusal kalkınmasını sınırlandıramayacağı bir küresel entegrasyon modeli arıyor.

Dünyada yeni bir küreselleşme dönemi mi başlıyor?

Çin’in bağımlılık konusundaki yeniden değerlendirmesi tekil bir örnek değil. Bu yaklaşım, dünya genelinde devletlerin küreselleşmeye bakışındaki daha geniş dönüşümün parçası.

Soğuk Savaş sonrası dönemde piyasalara kaynak tahsisini en verimli şekilde yapacak mekanizmalar olarak bakılıyordu. Şirketler ise maliyetleri düşürmeye ve ölçek ekonomisi yaratmaya odaklanıyordu. Günümüzde ise hükümetler ekonomik açıklığı giderek daha fazla ulusal dayanıklılık, teknolojik liderlik ve stratejik kapasite perspektifinden değerlendiriyor.

Devletler artık şirketleri yalnızca ticari aktörler olarak değil, korunması gereken stratejik teknolojik ve endüstriyel kapasitenin taşıyıcıları olarak görüyor.

Bu nedenle ekonomik karşılıklı bağımlılık, yalnızca ortak refahın değil; aynı zamanda baskı, bağımlılık ve kırılganlık ilişkilerinin de kaynağı olarak değerlendiriliyor.

Ortaya çıkan sonuç daha seçici bir küreselleşme modeli oldu. Doğrudan yatırımlar, teknoloji transferleri ve pazar erişimi kararları giderek daha fazla ulusal güvenlik ve ekonomik dirençlilik kriterleriyle şekilleniyor.

ABD kritik teknolojileri koruma amacıyla ihracat kontrollerini sanayi politikalarıyla birleştiriyor. Avrupa Birliği ticaret politikalarını “risk azaltma” ve “ekonomik güvenlik” kavramları çerçevesinde yeniden tanımlıyor. Japonya ve ABD’de yaşanan şirket satın alma tartışmaları da stratejik sektörlerin artık yalnızca ticari değil, jeopolitik bir gözle değerlendirildiğini gösteriyor.

Dikkat çekici olan ise Çin’in de benzer bir yönde ilerliyor olması. Pekin bir yandan şirketlerinin küresel ölçekte büyümesini desteklerken, diğer yandan yabancı teknolojilere bağımlılığı azaltmayı ve kritik sektörlerde kontrolü elinde tutmayı hedefliyor.

Ortaya çıkan ayrım küreselleşme ile küreselleşmeden kopuş arasında değil. Asıl rekabet, küreselleşmenin hangi ilkeler doğrultusunda şekilleneceği konusunda yaşanıyor. Otuz yıl boyunca sorulan temel soru, küreselleşmenin Çin’i değiştirip değiştirmeyeceğiydi. Çin’in yükselişi bu soruya büyük ölçüde yanıt verdi.

Bugün daha önemli soru ise şu: Yeni dönemin küreselleşmesi nasıl olacak?

Muhtemelen daha seçici ve daha stratejik bir karakter taşıyacaktır.

Çin’in yükselişi yalnızca güçlü bir devlet ortaya çıkarmadı; küreselleşmenin nasıl anlaşılması gerektiğine dair varsayımları da değiştirdi. Şi Cinping’in Dünya Yapay Zekâ Konferansı’nda yaptığı, uluslararası işbirliğinin artırılması, daha güçlü yönetişim mekanizmaları kurulması ve küresel standartların belirlenmesinde Çin’in daha büyük rol üstlenmesi yönündeki çağrılar da bu yaklaşımın yansıması niteliğinde. Pekin küreselleşmeyi terk etmiyor; onun kurallarını yeniden şekillendirmeyi hedefliyor.”

Bu yazı ilk kez 11 Ağustos 2026’da yayımlanmıştır.

Dr. G. Venkat Raman’ın Asia Times’da yayınlanan “How China’s rise changed the logic of globalization” başlıklı yazısından bölümler Mustafa Alkan tarafından çevrildi ve editoryal katkısı ile yayına hazırlandı. Yazının orijinaline aşağıdaki linkten erişebilirsiniz.
https://asiatimes.com/2026/07/how-chinas-rise-changed-the-logic-of-globalization/

Fikir Turu
Fikir Turuhttps://fikirturu.com/
Fikir Turu, yalnızca Türkiye’deki düşünce hayatını değil, dünyanın da ne düşündüğünü, tartıştığını okurlarına aktarmaya çalışıyor. Bu amaçla, İngilizce, Arapça, Rusça, Almanca ve Çince yazılmış önemli makalelerin belli başlı bölümlerini çevirerek, editoryal katkılarla okuruna sunmaya çalışıyor. Her makalenin orijinal metnine ve değerli çevirmen arkadaşlarımızın bilgilerine makalenin alt kısmındaki notlardan ulaşabilirsiniz.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Son Eklenenler

0
Would love your thoughts, please comment.x