Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan neden aynı savunma paktında buluştu?

Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın imzaladığı Mekke Paktı’nın amacı ne? Türkiye ne kazanıyor, neyi göze alıyor? Ortadoğu’da yeni bir güvenlik düzeni mi kuruluyor? Pakt, bölgesel güvenlik denkleminde neyi nasıl değiştirebilir? Nebahat T. Yaşar yazdı.

Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan, Mekke’de Cumhurbaşkanı Erdoğan, Veliaht Prens Muhammed bin Selman ve Başbakan Şehbaz Şerif’in katılımıyla üçlü bir savunma anlaşması imzaladı. Ancak anlaşmanın tam metni henüz kamuoyuyla paylaşılmış değil. Türkiye açısından bağlayıcı biçimde yürürlüğe girebilmesi için de bu nitelikteki bir uluslararası anlaşmanın TBMM’nin onay sürecinden geçmesi gerekiyor. Muhtemelen bizler de tam metni o zaman görebileceğiz.

Dolayısıyla şimdilik elimizde kısa bir ortak açıklama ve yetkililerin basına yaptığı açıklamalar var. Yine de bunlar, “Mekke Paktı”nın ne getirmeyi amaçladığını ve bölgesel güvenlik denkleminde neyi değiştirebileceğini anlamak için bazı önemli ipuçları sunuyor.

Önce resmi açıklamanın söylediklerine bakalım. Kısa metinde tarafların savunma iş birliğini “tüm yönleriyle” geliştirmeyi ve “kolektif caydırıcılığı” güçlendirmeyi hedeflediği belirtiliyor. En dikkat çekici hüküm ise üç ülkeden herhangi birine yönelik silahlı saldırının üçünün tamamına yapılmış sayılacağı yönündeki taahhüt.

Birine saldırı, hepsine saldırı sayılır ne demek?

Bu ifade ister istemez NATO’nun 5. Maddesini akla getiriyor. Nitekim Dışişleri Bakanı Hakan Fidan da katıldığı bir televizyon yayınında mekanizmayı “teknik olarak NATO Madde 5 ile aynı” sözleriyle tanımladı. Tarafların açıklamalarında anlaşma; herhangi bir ülkeyi hedef almayan, külfet paylaşımı ve ortak güvenlik anlayışına dayanan, bölgesel ve küresel barış ile istikrarı güçlendirmeyi amaçlayan savunma odaklı bir iş birliği olarak sunuluyor.

Fidan’ın açıklamaları, ortak bildiride yer almayan bazı kurumsal ayrıntıları da ortaya koyuyor. Buna göre dışişleri ve savunma yetkililerinin katılacağı bir bakanlar komitesi oluşturulması, askeri komutanların düzenli istişarelerde bulunması ve Suudi Arabistan merkezli daimi bir genel sekreterlik kurulması planlanıyor.

Burada bir parantez açalım. Çünkü “birine saldırı hepsine saldırıdır” formülü, NATO’nun 5. Maddesinde olduğu gibi burada da tarafların her kriz karşısında otomatik olarak savaşa gireceği anlamına gelmiyor. Açıklanan çerçeveye göre saldırıya uğrayan ülkenin yardım talep etmesi, ardından tarafların verilecek desteğin niteliğini siyasi istişarelerle belirlemesi öngörülüyor. Fidan da yardımın kapsamının kriz anında kararlaştırılacağını özellikle vurguladı. Bu destek istihbarat paylaşımı ve lojistik yardımdan askeri kuvvet konuşlandırılmasına kadar farklı biçimler alabilir.

Başka bir ifadeyle anlaşma güçlü bir siyasi dayanışma taahhüdü ortaya koyuyor; fakat bu taahhüdün askeri olarak nasıl uygulanacağı büyük ölçüde tarafların kriz anındaki siyasi kararlarına bırakılmış durumda. Üstelik kamuoyuna açıklanan metinde kuvvet taahhütleri, coğrafi kapsam, komuta-kontrol düzenlemeleri ya da ortak askeri müdahalenin nasıl yürütüleceği gibi kritik ayrıntılar bulunmuyor. Bu nedenle anlaşmanın gerçek askeri kapasitesi konusunda kesin hüküm vermek için henüz erken.

Bu yeni bir güvenlik mimarisi mi?

Buna rağmen Mekke Ortak Savunma Anlaşması şimdiden hem Türkiye’de hem de bölge dışında geniş bir tartışma başlattı. Bir kesim anlaşmayı sembolik ve sınırlı bir siyasi deklarasyon olarak görürken, diğerleri yeni bir bölgesel güvenlik mimarisinin başlangıcı olabileceğini düşünüyor. “İslami NATO” benzetmeleri de tam olarak bu iki uç beklentinin arasında dolaşıyor.

Bu nedenle de anlaşmanın getireceklerini anlamak için iki soruyu birbirinden ayırmak gerekiyor: Birincisi, anlaşma askeri olarak ne yapabilir? İkincisi, taraflar siyasi olarak neyi değiştirmek istiyor?

Pakt askeri olarak gerçekten çalışabilir mi?

Bunu anlamak için NATO karşılaştırmasından devam edelim. NATO’nun kolektif savunma gücü yalnızca 5. Madde’den ya da üye ülkelerin benzer silah sistemleri kullanmasından kaynaklanmıyor. İttifakın asıl başarısı, birbirinden farklı orduları gerektiğinde aynı harekât içinde birlikte çalışabilir hale getirmiş olması.

Bunun arkasında Soğuk Savaş’tan itibaren kesintisiz oluşturulmuş, ortak doktrinler, komuta sistemleri, haberleşme standartları, lojistik düzenlemeler, müşterek tatbikatlar, veri bağlantıları ve önceden hazırlanmış harekât planlarından oluşan kapsamlı bir askeri altyapı var. Örneğin NATO’nun entegre hava savunma sisteminde bir ülkedeki radar tehdidi tespit ederken, başka bir ülkenin savaş uçağı önleme görevi için havalanabilir. Farklı ülkelerin kara birlikleri aynı komuta zinciri altında görev yapabilir. Soğuk Savaş sırasında ABD birliklerinin Avrupa’ya nasıl takviye edileceği önceden planlanıyor, REFORGER gibi büyük tatbikatlarla bu planların işlerliği düzenli olarak sınanıyordu. Bugün de hâlâ bu tatbikatlar devam ediyor.

Dolayısıyla NATO caydırıcılığının arkasında sadece “birimize saldırı hepimize saldırıdır” şeklindeki siyasi taahhüt değil, saldırı gerçekleştiğinde kimin, nerede, hangi kuvvetle ve hangi komuta altında hareket edeceğini büyük ölçüde önceden belirleyen bir askeri mekanizma bulunuyor.

Üç ülkenin orduları arasındaki farklar neler?

Mekke Paktı ise henüz bundan oldukça uzakta. Üstelik böyle bir kapasiteyi kısa sürede oluşturmak kolay da değil. Bunun ilk nedeni Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan silahlı kuvvetlerinin hem yapılarının hem de tarihsel olarak hazırlandıkları savaş türlerinin birbirinden oldukça farklı olması.

Türkiye, üç ülke arasında NATO tipi çok uluslu harekât kültürüne en fazla sahip ülke. Türk Silahlı Kuvvetleri tarihsel olarak büyük bir kara kuvvetine dayanıyor, ancak özellikle 1990’lardan itibaren giderek daha fazla sınır ötesi operasyon yapabilen, kuvvetlerini ülke dışına taşıyabilen ve uzun süre destekleyebilen seferî bir nitelik kazandı. Suriye, Irak, Libya ve Somali’deki askeri varlığının yanı sıra NATO operasyonları da Türkiye’ye lojistik, üs kullanımı, müşterek harekât ve farklı coğrafyalarda kuvvet konuşlandırma konusunda önemli bir tecrübesi var.

Pakistan ordusunun öncelikleri ise büyük ölçüde Hindistan tehdidi etrafında şekillenmiş durumda. Çok büyük kara kuvvetlerine, güçlü bir hava kuvvetine, gelişmiş füze kapasitesine ve nükleer caydırıcılığa sahip. Buna karşılık Türkiye kadar geniş ve sürekli bir seferî operasyon pratiği bulunmuyor.

Suudi Arabistan ise farklı bir profil çiziyor. Riyad yüksek teknolojiye sahip hava kuvvetleri, Patriot ve THAAD gibi hava ve füze savunma sistemleri, önemli askeri altyapısı ve Türkiye ile Pakistan’a kıyasla çok daha büyük mali kaynaklarıyla öne çıkıyor. Buna karşılık Suudi askeri kapasitesi esas olarak ülke topraklarının savunulmasına göre şekillenmiş durumda ve uzun süredir ABD başta olmak üzere dış ortakların teknik, lojistik ve operasyonel desteğine dayanıyor. Bu nedenle sahip olunan ileri teknoloji ile bu teknolojiyi bağımsız ve etkin biçimde kullanabilme kapasitesi arasındaki mesafe hâlâ, Suudi Arabistan’ın askeri yapısının önemli sorunlarından biri.

Tam da bu farklılıklar nedeniyle üç ülkenin askeri kapasitelerini birbirinin benzeri değil, birbirini tamamlayan unsurlar olarak düşünmek daha doğru. Paktan umutlu olanların temel argümanı da burada yatıyor. Türkiye seferî harekât, müşterek operasyon, İHA, elektronik harp ve savunma sanayisi tecrübesi sağlayabilir. Pakistan askeri kütle, kara ve hava gücü ile füze kapasitesi sunabilir; nükleer caydırıcılığı ise ittifakın siyasi ağırlığını artırabilir. Suudi Arabistan ise finansman, üsler, lojistik altyapı ve yüksek teknolojili sistemlerle bu yapının destekleyici merkezi haline gelebilir.

Ancak kâğıt üzerinde birbirini tamamlayan bu kapasiteleri savaş alanında bir araya getirmek çok daha zor.

Örneğin Suudi Arabistan’ın büyük ölçüde Amerikan yapımı F-15, Patriot ve THAAD sistemleri; Pakistan’ın Çin bağlantılı savaş uçakları, radarları ve sensörleri; Türkiye’nin ise NATO standartlarıyla çalışan ama giderek daha fazla yerli sistem içeren askeri altyapısı tek bir dijital savaş ağına bağlamak kolay değil. Sorun yalnızca teknik uyumluluk değil. Hassas istihbaratın paylaşılması, şifreli haberleşme, taktik veri bağlantıları, dost-düşman tanıma sistemleri, mühimmat standartları ve komuta-kontrol yetkisinin kimde olacağı gibi meseleler hem müttefikler arasında güven gerektiriyor.

Ama daha da önemlisi kendi askeri sistemlerini Çin ve Rus sistemleriyle aynı ekosistemde kullanılmasına karşı çıkan ABD engeli var. Körfez İşbirliği Konseyi’nin yıllardır yaşadığı hava ve füze savunması entegrasyonu sorunu bunun iyi bir örneği. Körfez ülkeleri büyük miktarda gelişmiş askeri teknolojiye sahip olmalarına rağmen, Amerikan, Çin ve Rus sistemlerini bu nedenle tek ve kesintisiz bir bölgesel savunma mimarisi altında birleştirmekte zorlanıyorlar.

Peki askeri anlamda en gerçekçi senaryo ne olabilir?

Mekke Paktı’nın kısa vadede üç ülkenin ordularını tek bir askeri yapıya dönüştürmesi gerçekçi görünmüyor. Daha olası senaryo, tarafların belirli tehditler ve görevler etrafında sınırlı, esnek ve “modüler” bir iş birliği geliştirmesi.

Bunun için en uygun alanlardan biri Kızıldeniz’de deniz güvenliği olabilir. Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan donanmalarının aynı gemileri ya da aynı silah sistemlerini kullanmasına gerek yok. Ortak bir deniz resmi oluşturmak, belirli bölgelerde görev paylaşımı yapmak, liman ve üs erişimini düzenlemek ve kriz anında hangi ülkenin hangi unsurlarla katkı sağlayacağını önceden planlamak bile önemli bir koordinasyon düzeyi yaratabilir.

Benzer bir iş birliği füze ve İHA tehditlerine karşı erken uyarı alanında da gelişebilir. Tarafların bütün radarlarını ve atış kontrol sistemlerini tek bir ağa bağlaması hem teknik hem de siyasi açıdan oldukça zor. Buna karşılık belirli seviyelerde radar verisi paylaşımı, ortak tehdit değerlendirmesi ve erken uyarı mekanizmaları oluşturulması çok daha uygulanabilir bir seçenek. Böyle bir düzenleme, özellikle Körfez ve Kızıldeniz çevresindeki füze ve İHA tehditleri karşısında müdahale süresini kısaltabilir.

Bu nedenle paktın askeri geleceğini belirleyecek temel kavram “tam entegrasyon” değil, “yeterli birlikte çalışabilirlik” olacak. Asıl mesele Türk, Suudi ve Pakistan ordularının her koşulda tek bir ordu gibi savaşması değil; belirli kriz senaryolarında kimin, hangi kapasiteyle ve ne kadar hızlı devreye gireceğinin önceden belirlenebilmesi.

Bu senaryolar daha gerçekçi olsa da yine de kolay değil. Bunu not düşelim ve bir sonraki soruya geçelim.

Savunma sanayii neden önemli?

Bu yeni ittifakın Türkiye açısından en somut getirilerinden biri savunma sanayii olabilir. Zaten üst düzey açıklamalar da buna işaret ediyor.

Suudi Arabistan geniş finansal kaynaklara ve yüksek savunma harcamalarına sahip. Aynı zamanda savunma üretimini yerlileştirmeye çalışıyor. Pakistan ise savunma sanayisinde düşük maliyetli üretim kapasitesine, Çin teknolojileriyle güçlü bağlantılara ve savaş uçağı üretimi dahil daha yüksek teknolojili savunma sanayi kapasitelerine sahip.

Türkiye hem üretim kapasitesi arttırmak hem yeni ve halihazırda devam eden projelerine finans kaynağı bulmak hem de bazı projelerinde teknolojik destek verebilecek ortaklar arayışında. Bu nedenle de bu güvenlik anlaşmasının en hızlı ilerleyen ayağı savunma sanayi işbirliği olabilir.

Türkiye NATO’dayken neden böyle bir pakta giriyor?

Esasen Türkiye’nin kendi topraklarını ve egemenliğini savunmak için yeni bir ittifaka ihtiyacı yok. NATO’nun kolektif savunma sistemi, Mekke Anlaşması’nın öngörebileceğinden çok daha güçlü bir askeri altyapıya sahip.

Dolayısıyla Ankara’nın bu pakta katılımı  Türkiye’ye bölgesel güvenlik üzerinde daha fazla etki yaratma imkânı arayışıyla yakından alakalı. Ankara açısından asıl öncelik ve murat edilen kazanç, yeni bir güvenlik mimarisi ortaya çıkacaksa bunun dışında kalmamak. Suudi Arabistan ve Pakistan zaten yakın savunma ilişkilerine sahipti. Riyad’ın Pakistan, Mısır ve başka bölgesel güçleri içine alan yeni bir yapı geliştirdiği, Türkiye’nin ise dışarıda kaldığı bir senaryoda Ankara, başkalarının kurallarını belirlediği bir sisteme sonradan uyum sağlamak zorunda kalabilir.

Türkiye bunun yerine masanın kuruluş aşamasında yer almayı tercih ediyor. Böylece üyelik, kolektif savunma eşikleri, deniz güvenliği, askeri standartlar, savunma sanayii iş birliği ve Batılı güvenlik yapılarıyla ilişkinin nasıl kurulacağı gibi konularda söz sahibi olmayı hedefliyor.

Bu bakımdan Ankara’nın yaptığı tercih, güvenlik sorumluluğu karşılığında bölgesel nüfuz elde etmeye yönelik bir takas olarak görülebilir. Buraya yazının sonunda geri döneceğiz.

Asıl hedef: Bölgesel güvenlik mimarisi mi?

Fakat Ankara açısından daha geniş hedef caydırıcılığın ötesinde. Fidan’ın açıklamalarında öne çıkan kavram “bölgesel sahiplenme”.

Bu yaklaşımın arkasında Orta Doğu’nun güvenlik düzenine ilişkin belirli bir teşhis var: Bölge ülkeleri birbirlerine yeterince güvenmedikleri için kendi güvenliklerini büyük ölçüde dış güçlerle kurdukları ikili ilişkiler ve güvenlik garantileri üzerinden sağlamaya çalışıyor. Özellikle ABD’nin askeri varlığı ve güvenlik taahhütleri onlarca yıldır bu sistemin merkezinde yer alıyor. Bunun sonucu ise bölgesel güvenliğin, bölge ülkelerinin kendi aralarında oluşturduğu ortak mekanizmalardan ziyade dış güçlerle kurulan ayrı ayrı güvenlik ilişkileri üzerinden şekillenmesi.

Ankara’nın “bölgesel sahiplenme” söylemi tam olarak bu yapıya bir alternatif arayışını ifade ediyor. Amaç dış güçlerin bölgeden tamamen çıkarılması değil; bölge devletlerinin birbirlerinin güvenliğine daha fazla yatırım yaptığı, kendi aralarındaki güvenlik iş birliğini kurumsallaştırdığı ve krizleri giderek daha fazla kendi mekanizmaları üzerinden yönetebildiği bir düzen oluşturmak.

Dolayısıyla Mekke Anlaşması, Ankara’nın gözünde yalnızca askeri ittifak değil, bu daha geniş bölgesel düzen arayışının ilk kurumsal yapı taşlarından biri. Türkiye, Suudi Arabistan, Pakistan ve Mısır’ın R4 (Bölgesel Dörtlü) adı verilen istişare mekanizması da bu açıdan önemli. Ankara’nın Mısır’ın Mekke Paktı’na olası katılımına olumlu yaklaşmasının arkasında da benzer bir stratejik mantık bulunuyor.

Fakat burada önemli bir ayrım yapmak gerekiyor. Güvenliğin bölgeselleşmesi ile bölgesel bir güvenlik düzeni kurulması aynı şey değil. Aslında Orta Doğu güvenliği zaten büyük ölçüde bölgeselleşmiş durumda. Türkiye, İran, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve İsrail gibi bölgesel güçler uzun süredir kendi sınırlarının ötesinde askeri, ekonomik ve siyasi araçlar kullanıyor; farklı çatışmalara müdahil oluyor ve nüfuz alanları oluşturmaya çalışıyor. Dolayısıyla sorun bölgesel aktörlerin güvenlik siyasetine yeterince dahil olmaması değil. Tam tersine, bölgesel aktörler son derece aktif.

Eksik olan, bu etkileşimi düzenleyecek ortak kurallar ve kurumlar. Dolayısıyla gerçek bir bölgesel güvenlik mimarisi yalnızca ülkelerin birlikte silahlanması veya karşılıklı savunma sözü vermesi değil. Düzenli istişare, kriz yönetimi, erken uyarı, ortak planlama, çatışma önleme, savunma sanayii koordinasyonu ve en önemlisi bölgesel rakipler arasındaki ilişkileri yönetebilecek mekanizmalar. Mekke Anlaşması bu mimariyi henüz kurmuyor ancak onun yapı taşlarından birini oluşturmayı hedefliyor.

Mekke Güvenlik Anlaşması’nın temel paradoksu

Ankara bir yandan yeni bir bloklaşmanın bölgesel parçalanmayı artıracağını savunuyor, diğer yandan da bunun ilk adımını istemese de seçici bir karşılıklı savunma paktıyla atıyor.

Bu ciddi bir sorun çünkü Türkiye, Suudi Arabistan, Pakistan ve ileride Mısır’dan oluşan güçlü bir askeri düzenlemenin genişlemesi kadar, Tahran tarafından İran karşıtı bir blok, Yeni Delhi tarafından Pakistan lehine stratejik bir hizalanma veya İsrail ve BAE tarafından yeni bir güç ekseni olarak görülmesi muhtemel. Yakın zamanda karşı ittifaklar ki halihazırda olmadıklarını söylemek zor bu adıma farklı şekillerde cevap verecekler.

Türkiye açısından ikinci risk, güçlü çıkarlarının olmadığı çatışmalara sürükleme ihtimali. Pakistan’ın temel askeri sorunu Hindistan; Suudi Arabistan’ın öncelikleri İran, Husiler ve Körfez-Kızıldeniz güvenliği; Türkiye’nin güvenlik gündemi ise Rusya’dan Suriye ve Irak’a, Doğu Akdeniz’den İsrail ile artan rekabete kadar uzanıyor. Yani üç ülkenin tehdit öncelikleri aynı değil.

Bir Hindistan-Pakistan savaşı çıktığında Türkiye’nin askeri yükümlülüğü ne olacak? Bir Husi saldırısında Ankara’nın yanıtı ne olacak? İran ile Suudi Arabistan arasında yeni bir çatışmada Ankara ne kadar ileri gitmek isteyecek? Suriye’de Türkiye ile İsrail arasında doğrudan askeri gerilim yaşanırsa Riyad ve İslamabad aynı dayanışmayı gösterecek mi?

Bu soruların net cevapları yok. Anlaşmanın yardımın biçimini istişareye bırakması da muhtemelen tesadüf değil. Bu esneklik üyeleri otomatik olarak savaşa sürüklenmekten koruyor; fakat aynı zamanda kolektif savunma vaadinin caydırıcılığını da sınırlıyor.

Üçüncü risk ise Türkiye’nin aradığı stratejik özerklikle ilgili. Ankara, farklı ortaklıklar geliştirerek hareket alanını genişletmek istiyor. Fakat güvenlik ittifakları temel olarak, üyelerinden belirli ölçüde hareket serbestliğinden vazgeçmelerini talep ederler. Bunun karşılığında da güvenlik sağlama teminatı verirler. NATO’da olduğu gibi. Türkiye ortaklarının kendisine güvenmesini istiyorsa, her kriz karşısında “duruma göre karar veririm” diyemez. Pakistan ve Suudi Arabistan için de aynısı geçerli.

Dolayısıyla daha fazla bölgesel nüfuz, kaçınılmaz olarak daha fazla sorumluluk ve maliyet anlamına geliyor.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun en editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 10 Ağustos 2026’da yayımlanmıştır.

Nebahat Tanrıverdi Yaşar
Nebahat Tanrıverdi Yaşar
Nebahat Tanrıverdi Yaşar - Tunus, Libya ve Mısır başta olmak üzere Kuzey Afrika ülkeleriyle ve Türkiye'nin Afrika ile ilişkileri üzerine çalışmalar yapan Nebahat Tanrıverdi Yaşar, Berlin ve Ankara merkezli serbest bir araştırmacıdır. 2015 yılından itibaren bağımsız araştırmacı olarak çalışmalarına devam eden Tanrıverdi Yaşar, Ortadoğu Araştırmaları Merkezi’nde (ORSAM) araştırmacı (2010-2015), Berlin'deki Alman düşünce kuruluşu SWP’nin Uygulamalı Türkiye Araştırmaları Çalışmaları (CATS) Programında IPC-Stiftung Mercator misafir araştırmacı (2020-2021) ve CATS konuk araştırmacısı (2022-2023) olarak çok sayıda çalışmalar gerçekleştirmiştir.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Son Eklenenler

Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan neden aynı savunma paktında buluştu?

Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın imzaladığı Mekke Paktı’nın amacı ne? Türkiye ne kazanıyor, neyi göze alıyor? Ortadoğu’da yeni bir güvenlik düzeni mi kuruluyor? Pakt, bölgesel güvenlik denkleminde neyi nasıl değiştirebilir? Nebahat T. Yaşar yazdı.

Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan, Mekke’de Cumhurbaşkanı Erdoğan, Veliaht Prens Muhammed bin Selman ve Başbakan Şehbaz Şerif’in katılımıyla üçlü bir savunma anlaşması imzaladı. Ancak anlaşmanın tam metni henüz kamuoyuyla paylaşılmış değil. Türkiye açısından bağlayıcı biçimde yürürlüğe girebilmesi için de bu nitelikteki bir uluslararası anlaşmanın TBMM’nin onay sürecinden geçmesi gerekiyor. Muhtemelen bizler de tam metni o zaman görebileceğiz.

Dolayısıyla şimdilik elimizde kısa bir ortak açıklama ve yetkililerin basına yaptığı açıklamalar var. Yine de bunlar, “Mekke Paktı”nın ne getirmeyi amaçladığını ve bölgesel güvenlik denkleminde neyi değiştirebileceğini anlamak için bazı önemli ipuçları sunuyor.

Önce resmi açıklamanın söylediklerine bakalım. Kısa metinde tarafların savunma iş birliğini “tüm yönleriyle” geliştirmeyi ve “kolektif caydırıcılığı” güçlendirmeyi hedeflediği belirtiliyor. En dikkat çekici hüküm ise üç ülkeden herhangi birine yönelik silahlı saldırının üçünün tamamına yapılmış sayılacağı yönündeki taahhüt.

Birine saldırı, hepsine saldırı sayılır ne demek?

Bu ifade ister istemez NATO’nun 5. Maddesini akla getiriyor. Nitekim Dışişleri Bakanı Hakan Fidan da katıldığı bir televizyon yayınında mekanizmayı “teknik olarak NATO Madde 5 ile aynı” sözleriyle tanımladı. Tarafların açıklamalarında anlaşma; herhangi bir ülkeyi hedef almayan, külfet paylaşımı ve ortak güvenlik anlayışına dayanan, bölgesel ve küresel barış ile istikrarı güçlendirmeyi amaçlayan savunma odaklı bir iş birliği olarak sunuluyor.

Fidan’ın açıklamaları, ortak bildiride yer almayan bazı kurumsal ayrıntıları da ortaya koyuyor. Buna göre dışişleri ve savunma yetkililerinin katılacağı bir bakanlar komitesi oluşturulması, askeri komutanların düzenli istişarelerde bulunması ve Suudi Arabistan merkezli daimi bir genel sekreterlik kurulması planlanıyor.

Burada bir parantez açalım. Çünkü “birine saldırı hepsine saldırıdır” formülü, NATO’nun 5. Maddesinde olduğu gibi burada da tarafların her kriz karşısında otomatik olarak savaşa gireceği anlamına gelmiyor. Açıklanan çerçeveye göre saldırıya uğrayan ülkenin yardım talep etmesi, ardından tarafların verilecek desteğin niteliğini siyasi istişarelerle belirlemesi öngörülüyor. Fidan da yardımın kapsamının kriz anında kararlaştırılacağını özellikle vurguladı. Bu destek istihbarat paylaşımı ve lojistik yardımdan askeri kuvvet konuşlandırılmasına kadar farklı biçimler alabilir.

Başka bir ifadeyle anlaşma güçlü bir siyasi dayanışma taahhüdü ortaya koyuyor; fakat bu taahhüdün askeri olarak nasıl uygulanacağı büyük ölçüde tarafların kriz anındaki siyasi kararlarına bırakılmış durumda. Üstelik kamuoyuna açıklanan metinde kuvvet taahhütleri, coğrafi kapsam, komuta-kontrol düzenlemeleri ya da ortak askeri müdahalenin nasıl yürütüleceği gibi kritik ayrıntılar bulunmuyor. Bu nedenle anlaşmanın gerçek askeri kapasitesi konusunda kesin hüküm vermek için henüz erken.

Bu yeni bir güvenlik mimarisi mi?

Buna rağmen Mekke Ortak Savunma Anlaşması şimdiden hem Türkiye’de hem de bölge dışında geniş bir tartışma başlattı. Bir kesim anlaşmayı sembolik ve sınırlı bir siyasi deklarasyon olarak görürken, diğerleri yeni bir bölgesel güvenlik mimarisinin başlangıcı olabileceğini düşünüyor. “İslami NATO” benzetmeleri de tam olarak bu iki uç beklentinin arasında dolaşıyor.

Bu nedenle de anlaşmanın getireceklerini anlamak için iki soruyu birbirinden ayırmak gerekiyor: Birincisi, anlaşma askeri olarak ne yapabilir? İkincisi, taraflar siyasi olarak neyi değiştirmek istiyor?

Pakt askeri olarak gerçekten çalışabilir mi?

Bunu anlamak için NATO karşılaştırmasından devam edelim. NATO’nun kolektif savunma gücü yalnızca 5. Madde’den ya da üye ülkelerin benzer silah sistemleri kullanmasından kaynaklanmıyor. İttifakın asıl başarısı, birbirinden farklı orduları gerektiğinde aynı harekât içinde birlikte çalışabilir hale getirmiş olması.

Bunun arkasında Soğuk Savaş’tan itibaren kesintisiz oluşturulmuş, ortak doktrinler, komuta sistemleri, haberleşme standartları, lojistik düzenlemeler, müşterek tatbikatlar, veri bağlantıları ve önceden hazırlanmış harekât planlarından oluşan kapsamlı bir askeri altyapı var. Örneğin NATO’nun entegre hava savunma sisteminde bir ülkedeki radar tehdidi tespit ederken, başka bir ülkenin savaş uçağı önleme görevi için havalanabilir. Farklı ülkelerin kara birlikleri aynı komuta zinciri altında görev yapabilir. Soğuk Savaş sırasında ABD birliklerinin Avrupa’ya nasıl takviye edileceği önceden planlanıyor, REFORGER gibi büyük tatbikatlarla bu planların işlerliği düzenli olarak sınanıyordu. Bugün de hâlâ bu tatbikatlar devam ediyor.

Dolayısıyla NATO caydırıcılığının arkasında sadece “birimize saldırı hepimize saldırıdır” şeklindeki siyasi taahhüt değil, saldırı gerçekleştiğinde kimin, nerede, hangi kuvvetle ve hangi komuta altında hareket edeceğini büyük ölçüde önceden belirleyen bir askeri mekanizma bulunuyor.

Üç ülkenin orduları arasındaki farklar neler?

Mekke Paktı ise henüz bundan oldukça uzakta. Üstelik böyle bir kapasiteyi kısa sürede oluşturmak kolay da değil. Bunun ilk nedeni Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan silahlı kuvvetlerinin hem yapılarının hem de tarihsel olarak hazırlandıkları savaş türlerinin birbirinden oldukça farklı olması.

Türkiye, üç ülke arasında NATO tipi çok uluslu harekât kültürüne en fazla sahip ülke. Türk Silahlı Kuvvetleri tarihsel olarak büyük bir kara kuvvetine dayanıyor, ancak özellikle 1990’lardan itibaren giderek daha fazla sınır ötesi operasyon yapabilen, kuvvetlerini ülke dışına taşıyabilen ve uzun süre destekleyebilen seferî bir nitelik kazandı. Suriye, Irak, Libya ve Somali’deki askeri varlığının yanı sıra NATO operasyonları da Türkiye’ye lojistik, üs kullanımı, müşterek harekât ve farklı coğrafyalarda kuvvet konuşlandırma konusunda önemli bir tecrübesi var.

Pakistan ordusunun öncelikleri ise büyük ölçüde Hindistan tehdidi etrafında şekillenmiş durumda. Çok büyük kara kuvvetlerine, güçlü bir hava kuvvetine, gelişmiş füze kapasitesine ve nükleer caydırıcılığa sahip. Buna karşılık Türkiye kadar geniş ve sürekli bir seferî operasyon pratiği bulunmuyor.

Suudi Arabistan ise farklı bir profil çiziyor. Riyad yüksek teknolojiye sahip hava kuvvetleri, Patriot ve THAAD gibi hava ve füze savunma sistemleri, önemli askeri altyapısı ve Türkiye ile Pakistan’a kıyasla çok daha büyük mali kaynaklarıyla öne çıkıyor. Buna karşılık Suudi askeri kapasitesi esas olarak ülke topraklarının savunulmasına göre şekillenmiş durumda ve uzun süredir ABD başta olmak üzere dış ortakların teknik, lojistik ve operasyonel desteğine dayanıyor. Bu nedenle sahip olunan ileri teknoloji ile bu teknolojiyi bağımsız ve etkin biçimde kullanabilme kapasitesi arasındaki mesafe hâlâ, Suudi Arabistan’ın askeri yapısının önemli sorunlarından biri.

Tam da bu farklılıklar nedeniyle üç ülkenin askeri kapasitelerini birbirinin benzeri değil, birbirini tamamlayan unsurlar olarak düşünmek daha doğru. Paktan umutlu olanların temel argümanı da burada yatıyor. Türkiye seferî harekât, müşterek operasyon, İHA, elektronik harp ve savunma sanayisi tecrübesi sağlayabilir. Pakistan askeri kütle, kara ve hava gücü ile füze kapasitesi sunabilir; nükleer caydırıcılığı ise ittifakın siyasi ağırlığını artırabilir. Suudi Arabistan ise finansman, üsler, lojistik altyapı ve yüksek teknolojili sistemlerle bu yapının destekleyici merkezi haline gelebilir.

Ancak kâğıt üzerinde birbirini tamamlayan bu kapasiteleri savaş alanında bir araya getirmek çok daha zor.

Örneğin Suudi Arabistan’ın büyük ölçüde Amerikan yapımı F-15, Patriot ve THAAD sistemleri; Pakistan’ın Çin bağlantılı savaş uçakları, radarları ve sensörleri; Türkiye’nin ise NATO standartlarıyla çalışan ama giderek daha fazla yerli sistem içeren askeri altyapısı tek bir dijital savaş ağına bağlamak kolay değil. Sorun yalnızca teknik uyumluluk değil. Hassas istihbaratın paylaşılması, şifreli haberleşme, taktik veri bağlantıları, dost-düşman tanıma sistemleri, mühimmat standartları ve komuta-kontrol yetkisinin kimde olacağı gibi meseleler hem müttefikler arasında güven gerektiriyor.

Ama daha da önemlisi kendi askeri sistemlerini Çin ve Rus sistemleriyle aynı ekosistemde kullanılmasına karşı çıkan ABD engeli var. Körfez İşbirliği Konseyi’nin yıllardır yaşadığı hava ve füze savunması entegrasyonu sorunu bunun iyi bir örneği. Körfez ülkeleri büyük miktarda gelişmiş askeri teknolojiye sahip olmalarına rağmen, Amerikan, Çin ve Rus sistemlerini bu nedenle tek ve kesintisiz bir bölgesel savunma mimarisi altında birleştirmekte zorlanıyorlar.

Peki askeri anlamda en gerçekçi senaryo ne olabilir?

Mekke Paktı’nın kısa vadede üç ülkenin ordularını tek bir askeri yapıya dönüştürmesi gerçekçi görünmüyor. Daha olası senaryo, tarafların belirli tehditler ve görevler etrafında sınırlı, esnek ve “modüler” bir iş birliği geliştirmesi.

Bunun için en uygun alanlardan biri Kızıldeniz’de deniz güvenliği olabilir. Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan donanmalarının aynı gemileri ya da aynı silah sistemlerini kullanmasına gerek yok. Ortak bir deniz resmi oluşturmak, belirli bölgelerde görev paylaşımı yapmak, liman ve üs erişimini düzenlemek ve kriz anında hangi ülkenin hangi unsurlarla katkı sağlayacağını önceden planlamak bile önemli bir koordinasyon düzeyi yaratabilir.

Benzer bir iş birliği füze ve İHA tehditlerine karşı erken uyarı alanında da gelişebilir. Tarafların bütün radarlarını ve atış kontrol sistemlerini tek bir ağa bağlaması hem teknik hem de siyasi açıdan oldukça zor. Buna karşılık belirli seviyelerde radar verisi paylaşımı, ortak tehdit değerlendirmesi ve erken uyarı mekanizmaları oluşturulması çok daha uygulanabilir bir seçenek. Böyle bir düzenleme, özellikle Körfez ve Kızıldeniz çevresindeki füze ve İHA tehditleri karşısında müdahale süresini kısaltabilir.

Bu nedenle paktın askeri geleceğini belirleyecek temel kavram “tam entegrasyon” değil, “yeterli birlikte çalışabilirlik” olacak. Asıl mesele Türk, Suudi ve Pakistan ordularının her koşulda tek bir ordu gibi savaşması değil; belirli kriz senaryolarında kimin, hangi kapasiteyle ve ne kadar hızlı devreye gireceğinin önceden belirlenebilmesi.

Bu senaryolar daha gerçekçi olsa da yine de kolay değil. Bunu not düşelim ve bir sonraki soruya geçelim.

Savunma sanayii neden önemli?

Bu yeni ittifakın Türkiye açısından en somut getirilerinden biri savunma sanayii olabilir. Zaten üst düzey açıklamalar da buna işaret ediyor.

Suudi Arabistan geniş finansal kaynaklara ve yüksek savunma harcamalarına sahip. Aynı zamanda savunma üretimini yerlileştirmeye çalışıyor. Pakistan ise savunma sanayisinde düşük maliyetli üretim kapasitesine, Çin teknolojileriyle güçlü bağlantılara ve savaş uçağı üretimi dahil daha yüksek teknolojili savunma sanayi kapasitelerine sahip.

Türkiye hem üretim kapasitesi arttırmak hem yeni ve halihazırda devam eden projelerine finans kaynağı bulmak hem de bazı projelerinde teknolojik destek verebilecek ortaklar arayışında. Bu nedenle de bu güvenlik anlaşmasının en hızlı ilerleyen ayağı savunma sanayi işbirliği olabilir.

Türkiye NATO’dayken neden böyle bir pakta giriyor?

Esasen Türkiye’nin kendi topraklarını ve egemenliğini savunmak için yeni bir ittifaka ihtiyacı yok. NATO’nun kolektif savunma sistemi, Mekke Anlaşması’nın öngörebileceğinden çok daha güçlü bir askeri altyapıya sahip.

Dolayısıyla Ankara’nın bu pakta katılımı  Türkiye’ye bölgesel güvenlik üzerinde daha fazla etki yaratma imkânı arayışıyla yakından alakalı. Ankara açısından asıl öncelik ve murat edilen kazanç, yeni bir güvenlik mimarisi ortaya çıkacaksa bunun dışında kalmamak. Suudi Arabistan ve Pakistan zaten yakın savunma ilişkilerine sahipti. Riyad’ın Pakistan, Mısır ve başka bölgesel güçleri içine alan yeni bir yapı geliştirdiği, Türkiye’nin ise dışarıda kaldığı bir senaryoda Ankara, başkalarının kurallarını belirlediği bir sisteme sonradan uyum sağlamak zorunda kalabilir.

Türkiye bunun yerine masanın kuruluş aşamasında yer almayı tercih ediyor. Böylece üyelik, kolektif savunma eşikleri, deniz güvenliği, askeri standartlar, savunma sanayii iş birliği ve Batılı güvenlik yapılarıyla ilişkinin nasıl kurulacağı gibi konularda söz sahibi olmayı hedefliyor.

Bu bakımdan Ankara’nın yaptığı tercih, güvenlik sorumluluğu karşılığında bölgesel nüfuz elde etmeye yönelik bir takas olarak görülebilir. Buraya yazının sonunda geri döneceğiz.

Asıl hedef: Bölgesel güvenlik mimarisi mi?

Fakat Ankara açısından daha geniş hedef caydırıcılığın ötesinde. Fidan’ın açıklamalarında öne çıkan kavram “bölgesel sahiplenme”.

Bu yaklaşımın arkasında Orta Doğu’nun güvenlik düzenine ilişkin belirli bir teşhis var: Bölge ülkeleri birbirlerine yeterince güvenmedikleri için kendi güvenliklerini büyük ölçüde dış güçlerle kurdukları ikili ilişkiler ve güvenlik garantileri üzerinden sağlamaya çalışıyor. Özellikle ABD’nin askeri varlığı ve güvenlik taahhütleri onlarca yıldır bu sistemin merkezinde yer alıyor. Bunun sonucu ise bölgesel güvenliğin, bölge ülkelerinin kendi aralarında oluşturduğu ortak mekanizmalardan ziyade dış güçlerle kurulan ayrı ayrı güvenlik ilişkileri üzerinden şekillenmesi.

Ankara’nın “bölgesel sahiplenme” söylemi tam olarak bu yapıya bir alternatif arayışını ifade ediyor. Amaç dış güçlerin bölgeden tamamen çıkarılması değil; bölge devletlerinin birbirlerinin güvenliğine daha fazla yatırım yaptığı, kendi aralarındaki güvenlik iş birliğini kurumsallaştırdığı ve krizleri giderek daha fazla kendi mekanizmaları üzerinden yönetebildiği bir düzen oluşturmak.

Dolayısıyla Mekke Anlaşması, Ankara’nın gözünde yalnızca askeri ittifak değil, bu daha geniş bölgesel düzen arayışının ilk kurumsal yapı taşlarından biri. Türkiye, Suudi Arabistan, Pakistan ve Mısır’ın R4 (Bölgesel Dörtlü) adı verilen istişare mekanizması da bu açıdan önemli. Ankara’nın Mısır’ın Mekke Paktı’na olası katılımına olumlu yaklaşmasının arkasında da benzer bir stratejik mantık bulunuyor.

Fakat burada önemli bir ayrım yapmak gerekiyor. Güvenliğin bölgeselleşmesi ile bölgesel bir güvenlik düzeni kurulması aynı şey değil. Aslında Orta Doğu güvenliği zaten büyük ölçüde bölgeselleşmiş durumda. Türkiye, İran, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve İsrail gibi bölgesel güçler uzun süredir kendi sınırlarının ötesinde askeri, ekonomik ve siyasi araçlar kullanıyor; farklı çatışmalara müdahil oluyor ve nüfuz alanları oluşturmaya çalışıyor. Dolayısıyla sorun bölgesel aktörlerin güvenlik siyasetine yeterince dahil olmaması değil. Tam tersine, bölgesel aktörler son derece aktif.

Eksik olan, bu etkileşimi düzenleyecek ortak kurallar ve kurumlar. Dolayısıyla gerçek bir bölgesel güvenlik mimarisi yalnızca ülkelerin birlikte silahlanması veya karşılıklı savunma sözü vermesi değil. Düzenli istişare, kriz yönetimi, erken uyarı, ortak planlama, çatışma önleme, savunma sanayii koordinasyonu ve en önemlisi bölgesel rakipler arasındaki ilişkileri yönetebilecek mekanizmalar. Mekke Anlaşması bu mimariyi henüz kurmuyor ancak onun yapı taşlarından birini oluşturmayı hedefliyor.

Mekke Güvenlik Anlaşması’nın temel paradoksu

Ankara bir yandan yeni bir bloklaşmanın bölgesel parçalanmayı artıracağını savunuyor, diğer yandan da bunun ilk adımını istemese de seçici bir karşılıklı savunma paktıyla atıyor.

Bu ciddi bir sorun çünkü Türkiye, Suudi Arabistan, Pakistan ve ileride Mısır’dan oluşan güçlü bir askeri düzenlemenin genişlemesi kadar, Tahran tarafından İran karşıtı bir blok, Yeni Delhi tarafından Pakistan lehine stratejik bir hizalanma veya İsrail ve BAE tarafından yeni bir güç ekseni olarak görülmesi muhtemel. Yakın zamanda karşı ittifaklar ki halihazırda olmadıklarını söylemek zor bu adıma farklı şekillerde cevap verecekler.

Türkiye açısından ikinci risk, güçlü çıkarlarının olmadığı çatışmalara sürükleme ihtimali. Pakistan’ın temel askeri sorunu Hindistan; Suudi Arabistan’ın öncelikleri İran, Husiler ve Körfez-Kızıldeniz güvenliği; Türkiye’nin güvenlik gündemi ise Rusya’dan Suriye ve Irak’a, Doğu Akdeniz’den İsrail ile artan rekabete kadar uzanıyor. Yani üç ülkenin tehdit öncelikleri aynı değil.

Bir Hindistan-Pakistan savaşı çıktığında Türkiye’nin askeri yükümlülüğü ne olacak? Bir Husi saldırısında Ankara’nın yanıtı ne olacak? İran ile Suudi Arabistan arasında yeni bir çatışmada Ankara ne kadar ileri gitmek isteyecek? Suriye’de Türkiye ile İsrail arasında doğrudan askeri gerilim yaşanırsa Riyad ve İslamabad aynı dayanışmayı gösterecek mi?

Bu soruların net cevapları yok. Anlaşmanın yardımın biçimini istişareye bırakması da muhtemelen tesadüf değil. Bu esneklik üyeleri otomatik olarak savaşa sürüklenmekten koruyor; fakat aynı zamanda kolektif savunma vaadinin caydırıcılığını da sınırlıyor.

Üçüncü risk ise Türkiye’nin aradığı stratejik özerklikle ilgili. Ankara, farklı ortaklıklar geliştirerek hareket alanını genişletmek istiyor. Fakat güvenlik ittifakları temel olarak, üyelerinden belirli ölçüde hareket serbestliğinden vazgeçmelerini talep ederler. Bunun karşılığında da güvenlik sağlama teminatı verirler. NATO’da olduğu gibi. Türkiye ortaklarının kendisine güvenmesini istiyorsa, her kriz karşısında “duruma göre karar veririm” diyemez. Pakistan ve Suudi Arabistan için de aynısı geçerli.

Dolayısıyla daha fazla bölgesel nüfuz, kaçınılmaz olarak daha fazla sorumluluk ve maliyet anlamına geliyor.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun en editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 10 Ağustos 2026’da yayımlanmıştır.

Nebahat Tanrıverdi Yaşar
Nebahat Tanrıverdi Yaşar
Nebahat Tanrıverdi Yaşar - Tunus, Libya ve Mısır başta olmak üzere Kuzey Afrika ülkeleriyle ve Türkiye'nin Afrika ile ilişkileri üzerine çalışmalar yapan Nebahat Tanrıverdi Yaşar, Berlin ve Ankara merkezli serbest bir araştırmacıdır. 2015 yılından itibaren bağımsız araştırmacı olarak çalışmalarına devam eden Tanrıverdi Yaşar, Ortadoğu Araştırmaları Merkezi’nde (ORSAM) araştırmacı (2010-2015), Berlin'deki Alman düşünce kuruluşu SWP’nin Uygulamalı Türkiye Araştırmaları Çalışmaları (CATS) Programında IPC-Stiftung Mercator misafir araştırmacı (2020-2021) ve CATS konuk araştırmacısı (2022-2023) olarak çok sayıda çalışmalar gerçekleştirmiştir.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Son Eklenenler

0
Would love your thoughts, please comment.x