25 Haziran 2021

Bilim

Yorum yap

Yazdır

Deney hayvanlarını kullanmak zorunda mıyız?

Üzerinde yazıp çizerek hesap yaptığımız bir müsvedde kâğıdına karşı ahlaki sorumluluğumuz var mı? Yoksa yırtıp atabilir miyiz? Peki, mutfağımıza girmiş ve masadaki böreği kemirmiş ve sonra da çıkamayıp kalmış bir fareye karşı ahlaki sorumluluğumuz nasıl ölçülür? Eşimiz aynı şeyi yapsa; mutfakta misafire pişmiş böreğin başında iki dilimi çoktan yemiş, üçüncüyü eliyle koparırken görsek? Aynı şeyi üç yaşındaki çocuğumuz yaparsa? Diğerine veya “şeylere” karşı ahlaki sorumluluğumuzu neye göre belirliyoruz?

Diğeri veya “öteki” kavramının değerli düşünürü Emmanuel Levinas, “bizden farklı olan” ile ilişkimizi felsefi olarak anlamaya çalışırken, öteki ile karşılaşmanın bizde yarattığı zorlanmayı ve bu karşılaşmanın (“diğerinin yüzünü görmenin”) bize yüklediği sorumluluğu kariyeri boyunca yürüttüğü çalışmalarla irdeledi. Diğerini önemseme ve diğerine karşı ahlaki sorumluluk hissetmek, ötekine karşı “zarif ve koruyucu olmak” Levinas için “insan olmak” kavramı ile de iç içe geçen kavramlar.

Bizden olmayan “ötekini” tanımlarken, aynı zamanda düzenli et tüketiminin olduğu güncel kültürel kurgu içerisinde, kendimizi en rahat hissettiğimiz varlıklar olan “hayvanlara” karşı sorumluluklarımızın olup olmadığı, varsa bunların neler olduğu sorusu da toplum için son derece önemli ve “can alıcı” bir soru.

Ben-öteki ve insan-hayvan ayrımının sınırlarının kültürel olan ve değişken olabilecek sınırlar olduğunu da Amerika’ların keşfedildiği dönemlerde Latinler arasında yerel halkın konumuna yönelik tartışmaları ve genel anlamı ile hâlâ ırkçılıkla mücadelenin sürdüğü günümüzü düşünerek aklımızın bir köşesinde tutmakta fayda var.

Bu çerçevede, bilimsel çalışma ve araştırmalarda “insandan (bizden) daha alt konumda” ve “ahlaki sorumluluğumuzun esnek” olabileceği denek hayvanların kullanılmasına nasıl yaklaşmalı ve bu konu çerçevesinde hissedilen zorlu vicdani ikilemleri nasıl ele almalıyız?

Önemli vicdani ikilemleri yaşayarak, deney hayvanları ile araştırmalarını sürdüren aktif bir araştırmacı olarak, alandaki yorum ve tartışmaları bu yazı kapsamında sizlere sunmak istiyorum.

Denek hayvanlar kullanımının tarihsel perspektifi

Tarihsel olarak, antik çağdaki bilimciler ve 2. yüzyılda Roma’da yaşamış olan Galen’i saymazsak, modern tıp çalışmaları ve araştırmalarında deney hayvanı kullanan ve bunları yazılı kayıt altına alan ilk bilim insanları arasında Arap ve Türk araştırmacılar var.

Bunlar arasında, 13. yüzyıl ve sonraki yüzyıllarda etkili tıp araştırmaları ile dikkat çeken, akciğer ve sindirim sistemine yönelik hayvan (keçi) deneyleri bilinen Endelüs’lü Abd-al Malik İbn Zuhr (Avenzoar) ve yine aynı dönemde Şam’da kan dolaşımına yönelik çalışmalar yaparak önemli bilimsel bulgulara erişen İbn-al Nafis ön plana çıkıyor. Daha az bilinmekle birlikte, 15. yüzyılda Amasya’da yaşamış ve yine hayvan (horoz) denekler kullanarak toksikoloji çalışmaları yapmış olan Sabuncuoğlu Şerefeddin’i de alanın öncülleri arasında saymak isterim. Sultan II. Beyazid ve Fatih Sultan Mehmed döneminde bilimsel ve tıbbi çalışmalar yapmış olan Sabuncuoğlu Şerefeddin, ahlaki sorumluluk konusunda bir adım ileri giderek, hayvanlardan sonra bulgularını (bulduğu ilaç ve panzehirleri) kendisi üzerinde de deneysel olarak test ettikten sonra hastalarda uygulaması ile diğer araştırmacılardan ayrılıyor. Tüm bu çalışmalara bakarak, İslam dinine mensup erken dönem tıp bilimcilerinin araştırmalarında denek hayvan kullanma konusunda tereddüt yaşamadığını da değerlendirmek olanaklı.

20. ve 21. yüzyıla geldiğimizde, tıp ve bilimsel araştırmalarda hayvan deneklerin kullanımının “rutin prosedür” haline gelerek önemli ölçüde arttığını görmekteyiz. Bu araştırmalarda, maymunların denek olarak kullanılarak toplum sağlığını uzun dönemler tehdit etmiş çocuk felci hastalığına aşının bulunmasını, gine domuzları ile yapılan çalışmalarda streptomisin antibiyotiğinin geliştirilmesini veya armadillo denekler kullanılarak keşfedilen cüzzam tedavilerini vurgulamak olanaklı. On yıllar içerisindeki yakın tarihe baktığımızda da, AIDS ve hepatit-B tedavilerine yönelik Atripia® ve Viread® isimli ilaç ve ilaç kombinasyon tedavilerinin maymun deneklerde geliştirildiğini görüyoruz. Keşfedilen AIDS ilaçları ve tedavi prosedürlerinin denek çalışmalarında makak maymunlar kullanılarak, vicdani açıdan yaralayıcı bir konu olan AIDS’li hamile annelere yönelik tedavilerin geliştirilmiş olması, hayvan deneylerine yönelik vicdani ikilemlerimizi düşünmek açısından da önemli bir temel olabilir.

Covid-19’un toplumun sosyal ve kültürel kodlarını tehdit ettiği ve hem devletlerin hem de bireylerin ekonomilerini temelden etkilediği günümüzde, genomları Sars-CoV-2 ile etkileşen insan Ace2 geni taşıyacak şekilde modifiye edilmiş denek fare ve gelinciklerin Covid-19’a karşı ilaç ve aşı geliştirme çalışmalarında kullanılması, sanıyorum konu ile ilgili vicdani ve etik ikilemleri yeniden düşünürken bizlere önemli bir zihinsel temel oluşturacaktır.

Denek hayvanlarla yapılacak bilimsel çalışmalar nasıl sürdürülüyor ve denetleniyor?

Öncelikle belirtmek gerekir ki, ülkemizde deney hayvanları ile yapılan çalışmalar en üst düzey kalite kriterlerine uygun şekilde ve son derece modern araştırma birimlerinde gerçekleştiriliyor. Türkiye’de denek hayvanlarla yapılan tüm bilimsel araştırmalar, Tarım ve Orman Bakanlığı’nın ilgili birimlerinin gerçekten çok sıkı denetimi altında ve Şubat 2014 tarihli “Hayvan Deneyleri Etik Kurullarının Çalışma Usul ve Esaslarına Dair Yönetmelik” kapsamında tarif edilmiş olan etik ilkelere uygun şekilde yapılmak zorunda.

Bu, ilgili araştırmacıların hayvan deneyleri yapılacak laboratuvarın kurulumundan başlayarak, çalışmaların nasıl yapılacağına dair detaylı şekilde düzenlenmiş çok sıkı kurallara uyarak bu çalışmaları yürütmek zorunda olmaları anlamına geliyor. Bu çerçevede, örneğin ilgili araştırma kurumunda, tüm hayvanların en iyi şekilde barındığını ve bakım aldığını takip eden bir “deney hayvanları refah birimi” ve kadrosunda denek hayvanlarla araştırmalar konusunda özelleşmiş bir veteriner hekim olmak zorunda. Yine, tüm laboratuvarlarda deney hayvanlarının stresten uzak ve refah içerisinde barınması için tasarlanmış altyapılar; yani örneğin, düzgün ortam şartları (sıcaklık, nem, uygun ışık ve ses değerleri), hasta hayvan bakım odaları, karantina odaları, yaralı hayvan bakım odaları şart koşuluyor. Deney hayvanları, en azından bilimsel deneylerin yapılacağı ana kadar, kalabalık olmayan kafeslerde, stresten uzak ve huzurlu bir ortamda bakılıyorlar ve bunun böyle olduğu Bakanlık tarafından sıkı takip altında.

Denek hayvanların kullanımına yönelik etik prensipler de değişen toplumsal algılar, ihtiyaçlar ve anlayışlar çerçevesinde düzenli olarak güncelleniyor ve iyileştirilmeye çalışılıyor. Bu kapsamda, özellikle uluslararası bir kuruluş olan UNESCO-Uluslararası Biyoetik Komitesi ve özel ama bu alanda etkili bir girişim olan Nuffield Vakfı (İngiltere) tarafından kurulmuş olan “Nuffield Biyoetik Konseyi (Nuffield Council on Bioethics)” ön plandaki düşünce platformları.

Bu kuruluşların yayılmasına öncülük yaptığı etik prensipler arasında, araştırmalarda gerektiği zaman toplumu bilgilendirme ve şeffaflık kriterlerine uygun adımların atılması ve bunun yanı sıra araştırma ihtiyaçları ile uyumlu şekilde denek hayvan kullanımı gerektirmeyen çalışmalarda “denek hayvansız” çalışmalara gidilmesinin veya mümkün olduğunca düşük yapılı canlıların (maya, solucan, sinek, küf vb. türü basit canlı sistemlerin) tercih edilmesi, denek sayılarının mümkün mertebe azaltılması (en düşük sayıda denek) ve yöntemlerin hayvanların refahı gözetilerek iyileştirilmesi (stresten uzak olacakları şekilde, ağrısız, ve acısız) prensipleri ön sıradadır.

Hayvan çalışmaları olmazsa ne olur?

Bilimsel bazı hipotezlerin “in vitro” veya test tüpü ortamlarında test edilmesi ve araştırmaların örneğin steril şartlarda ve enkübatör kabin ortamında büyütülen insan hücreleri üzerinde yürütülmesi olanaklı. Ancak, silikon yüzeyde biyomühendislik yöntemleri ile ve izole hücrelerle tasarlanmış yapay ortamlar ve vücut sistemlerinin bütünlüğünden uzak hücre kültürü çalışmaları, ilaçların vücuttaki etkilerini yeterince gerçekçi şekilde yansıtamayabiliyor.

Bu tür çalışmalar, denek hayvanlara olan ihtiyacı çok önemli ölçüde azaltmış olmakla birlikte, ne yazık ki tamamen sıfıra indiremedi. Bir başka deyişle, hâlâ tıbbi yenilikçi metodoloji geliştirme, ve bunun yanı sıra, ilaç ve aşı araştırmaları için denek hayvanlarına bilimsel çalışmalarda ihtiyacımız var.

Bilimsel çalışmalarda denek hayvanlara olan bu ihtiyaç, aslında özellikle bu alanda çalışan biz bilimsel araştırmacıların vicdanını rahatsız ediyor ve bu çalışmaları en aza indirmek için elimizden geleni yapıyoruz. Hayvan deneyleri laboratuvarlarında çalışan veteriner, teknisyen ve araştırmacılar, hayvanlara en üst düzeyde şefkat ortamının sağlanması için el birliği ile çalışıyorlar.

Ancak, uygulamalar ne kadar iyileştirilse iyileştirilsin, sağlık uygulamalarına aktarılmadan önce araştırma sonuçlarının denek hayvanları üzerinde test edilmesi, insanlarda oluşabilecek riskleri en aza indirmek için şart görünüyor.

Bu aşamadan sonra, çalışmaların insan deneylerine aktarılması da gerekiyor ki bu da etik açıdan bambaşka ve sıkı prensiplere bağlı şekilde yürütülmesi gereken süreçlerden oluşuyor. İçinde bulunduğumuzu Covid-19 pandemisi, bize yukarıdaki konularda düşüncemizi netleştirmek için de olanak sunuyor. Hayvan testleri aşamasını geçmiş ve insanlarda uygulanmaya başlayan aşılara karşı bile toplumda tedirginlik var. Bu durum aşılama süreçlerinin yavaşlayarak ekonomilerin toparlanmasının gecikmesini, her seviyede okullarda eğitimin sekteye uğramasını, sosyo-kültürel hayatımızın derinden sarsılmasına ve en genel anlamı ile “hayatın durmasına” yol açıyor. Bugün topluma sunulan aşılar, eğer hayvanlarda hiç test edilmemiş olsaydı, aşı protokollerine dâhil olmak isteyebilecek gönüllü sayıları hangi düzeyde kalır, aşılama takvimleri nasıl ilerlerdi?

Derinden hissettiğimiz tüm vicdani ikilemlere rağmen, ne yazık ki denek hayvanları ile yapılan çalışmalar yaşam bilimleri ve tıbbın ilerlemesi ve yapılan çalışmaların insan sağlığına etkileri olabilmesi ve keşiflerin toplum tarafından kabul görmesi için şart.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 25 Haziran 2021’de yayımlanmıştır.

Uygar H. Tazebay

Prof. Dr. Uygar H. Tazebay - Ortadoğu Teknik Üniversitesi Biyoloji Bölümü'nü 1993 yılında bitirdikten sonra Paris Üniversitesi-Orsay'da genlerin moleküler kontrolü alanında yüksek lisans ve doktora çalışmalarını tamamladı. 1998-2001 yılları arasında Albert Einstein Tıp Fakültesi, New York'ta meme kanserinin moleküler genetiği ve biyolojisi alanında doktora sonrası araştırmalar yaptı. 2006 yılından beri UNESCO-Türkiye Milli Komitesi Biyoetik Kurulu üyesi olan Uygar Tazebay, Moleküler Biyoloji Derneği'nin de 2011-2014 yılları arasında kurucu başkanı olarak görev yaptı. Gebze Teknik Üniversitesi Moleküler Biyoloji ve Genetik Bölümü'nde öğretim üyesi olarak moleküler genetik ve hücre biyolojisi alanlarında dersler veriyor ve bilimsel çalışmalarını sürdürüyor.

guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments
0
Would love your thoughts, please comment.x
()
x
Send this to a friend