Jeo-politik

15 Kasım 2022

Yazdır

Jeopolitik dengeleri değiştirecek yeni güç: Kritik mineraller

Dünyanın gelişimine öncülük eden enerji alanındaki gelişmeler, odunun bir ısı kaynağı olarak kullanımıyla başladı ve günümüze kadar önemli değişimler gösterdi. Odundan kömüre, kömürden petrole, petrolden nükleere ve doğal gaza doğru dönüşümler yaşandı. Ancak bu enerji dönüşümleri kolay olmadı. Kömürden petrole geçişin sancıları, başta Ortadoğu olmak üzere birçok bölgede hissedildi. Enerji kaynaklarına hâkim olma mücadelesi bir sömürge düzenine dönüştü. Ambargolar, savaşlar, müdahaleler ve darbeler, kaynak zengini ülkeleri istikrarsızlığa sürüklerken, küresel güçler arasında enerji kaynakları üzerinden yürüyen bir jeopolitik mücadele ortaya çıkardı.

Neyse ki, artık dünyamız rüzgâr, güneş, dalga, gelgit, biyokütle ve jeotermal gibi temiz, çevre dostu, yeşil, güvenli, yenilenebilir enerji kaynaklarına geçiş yapıyor. Fosil yakıt kullanan otobüs, otomobil, motosiklet gibi araçlar elektrikli ve bataryalı hale geliyor, ulaşımda elektrifikasyon hızla yaygınlaşıyor. Artık fosil yakıtlar için verilen mücadelenin neden olduğu savaşlar ve jeopolitik riskler son bulacak! Maalesef bu o kadar kolay olmayacak gibi.

Enerji dönüşümü ve temiz enerji mineralleri

Yenilenebilir enerji kaynakları ve yeni enerji teknolojileri, fosil yakıtlara göre oldukça farklı bir altyapıyla ve hammadde gereksinimleriyle yaşamımıza giriyor. Yenilenebilir kaynaklar, her ülke açısından erişilebilirdir. Hiçbir ülke başka bir ülkenin güneşinin, rüzgârının, kıyılarına vuran dalgasının ürettiği enerjiyi çalamaz. Ancak bu kaynakları elektrik enerjisine dönüştürecek ve bu enerjiyi depolayacak teknik altyapı için elzem olan mineralleri kontrol edebilir.

Rüzgâr türbinlerinin, güneş panellerinin, enerjinin depolandığı bataryaların, ısı pompalarının ve elektrikli araçların üretiminde, lityum, kobalt, bakır, nikel, germanyum, grafit, berilyum ve tellür gibi mineraller ve nadir toprak elementleri1 kullanılıyor. Temiz enerji mineralleri olarak tanımlayabileceğimiz bu girdiler, yenilenebilir enerji teknolojilerinin yapısında yoğun bir biçimde kullanılıyor. Ayrıca uydular, hassas güdümlü silahlar, seyir füzeleri, savaş uçakları ve insansız hava araçları gibi yüksek teknolojili savunma endüstrisinin de olmazsa olmazları. Dolayısıyla mineral bağımlılığı, enerjinin dışında ulusal güvenliğin temelini oluşturan savunma sanayini de ilgilendiriyor.

Mineral bağımlılığı

Mineral bağımlılığı, dikkatleri doğal olarak enerji dönüşümüne yatırım yapan ülkeler üzerinde topluyor. Uluslararası Enerji Ajansı’na göre Çin, ABD, AB ve Hindistan yenilenebilir enerji kullanımındaki artışın en fazla gerçekleşeceği aktörler.

Yenilenebilir kaynaklardan elektrik enerjisi üretiminin, 2021-2026 arasında Çin’de %85, ABD’de %65, Asya Pasifik ülkelerinde yaklaşık %70, Hindistan’da %86, Avrupa’da ise %45 artması bekleniyor.2 Bu beklentilerle birlikte Paris İklim Anlaşması ve Avrupa Yeşil Mutabakatı’nın karbon nötr iklim hedefleri de dikkate alındığında, yeşil teknolojilere yatırımların büyük bir hızla tırmanacağını ve buna bağlı olarak temiz enerji minerallerine talebin, katlanacağını tahmin etmek zor değil. 2050’ye kadar minerallere talebin %500 artacağı ön görülüyor.3

Çin’in mineral arzındaki küresel üstünlüğü

Peki, bu minerallerin kontrolü hangi ülkelerin elinde?

Çin’in bu alanda önemli bir küresel hâkimiyeti var. Rezerv bakımından en fazla nadir toprak elementi Çin’de, bakır Şili’de, nikel Endonezya’da, kobalt Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nde, lityum ise Avustralya’da bulunuyor. Bu listeye, diğer minerallerle öne çıkan Bolivya, Arjantin, Brezilya ve Rusya’yı da dahil edebiliriz.

Çin, 2017’de nadir toprak elementlerinin üretiminin %98’ini tek başına gerçekleştirdi. Üstelik nadir toprak elementlerinin yanı sıra Çin’in, diğer temiz enerji minerallerinin üretiminde de önemli bir etkisi bulunuyor. Zira rezervleri diğer ülkelerde yoğunlaşmış olsa da nikeli, kobaltı, bakırı ve lityumu en fazla işleyen ülke Çin.4 Dolayısıyla temiz enerji minerallerinin arz zinciri, büyük ölçüde Çin’in kontrolünde. Üstelik Çin sadece kendi madenleriyle yetinmiyor. Minerallerin tedarikindeki küresel hâkimiyetini pekiştirmek için diplomatik, jeopolitik ve ekonomik girişimlerini sürdürüyor. Pasifik Okyanusu’nda kendine yakın adaların çevresinde, deniz tabanında var olduğu tahmin edilen mineralleri araştırıyor, Grönland’ın güneyinde yer alan Kvanefjed’de ve Angola, Cibuti, Etiyopya, Kenya ve Zambiya gibi Afrika ülkelerinde mineral madenciliğine soyunuyor. Çin’in bu alandaki üstünlüğüne, bazı minerallerin rezervlerinin yolsuzlukla ve kırılganlıkla sarsılan ülkelerde yoğunlaşması da eklenince, minerallerin tedarik zinciri daha da kırılgan hale geliyor.

Enerji ve savunma sektörleri açısından mineral arz güvenliğine yönelik riskler, temelde Çin odaklı gelişiyor. Örneğin 2010’da Çin’in nadir toprak elementlerinin ihracatına kota getirmesi ve Senkaku Adaları krizi nedeniyle Japonya’ya mineral ihracatını askıya alması, temiz enerji minerallerinin ithalatına bağımlı olan ülkeleri ziyadesiyle tedirgin etti. Özellikle savunma sanayi sektörü, Çin’in nadir toprak elementi ihracatına büyük ölçüde bağımlı olan ABD’yi etkiledi. Son olarak Çin, Şubat 2022’de ABD’nin yakın dönemde Tayvan’a yönelik askerî yardımlarına yanıt olarak, F-35 savaş uçaklarının ana üreticileri olan iki ABD savunma şirketine, nadir toprak elementi ihracatını durdurabileceğini açıkladı.

Mineral tedarikini çeşitlendirecek küresel işbirliği

Çin’in mineral silahı olarak nitelendirilen bu gelişmeler karşısında harekete geçen ilk aktörler ise ABD, AB, Japonya, Avustralya ve Kanada gibi yeni enerji teknolojilerinin üretiminde öncü olan ülkeler oldu. Söz konusu ülkeler, tıpkı petrol ve doğal gazda olduğu gibi kritik minerallerin ihracatında da tedarikçi ülkelerin çeşitlendirilmesi, yeni maden sahalarının geliştirilmesi, mineralleri çıkarılması ve işlenmesine yönelik uluslararası işbirliğini derinleştirdiler. Bu kapsamda ABD öncülüğünde Avustralya, Kanada, Finlandiya, Fransa, Almanya, Japonya, Güney Kore, İsveç, Birleşik Krallık, ABD ve AB’nin dahil olduğu Mineral Güvenlik Ortaklığı (The Minerals Security Partnership) Haziran 2022’de kuruldu. Yine ABD’nin aynı yıl gündeme getirdiği Dost Desteği (Friend-Shoring) önerisi ile Vietnam, Endonezya, Malezya ve Hint Pasifik ülkelerinin mineral tedarik zincirine dahil edilmesi ve böylece mineral arz zincirinin coğrafi olarak çeşitlendirilmesi hedeflendi. Ayrıca Japonya, ABD, AB, Avustralya ve Kanada arasında her yıl Kritik Mineraller ve Malzemeler Konferansı düzenleniyor.5 ABD ve AB başta olmak üzere birçok ülke, ulusal güvenlikleri ve ekonomileri için önemli olan kritik minerallerin listesini oluşturuyor ve bunları güvenli bir şekilde tedarik edebilecekleri kanallar arıyor.

Bu adımların atılması, geç olsa da önemli. Mineral arz riski yaşayan ülkelerin çoğunluğu NATO üyesi. Dolayısıyla NATO’nun temiz enerji minerallerinde Çin’e olan bağımlılığı, doğal gazda Rusya’ya olan bağımlılığından daha fazla ve daha kritiktir. Zira petrol ve doğal gaz, tedarikçi ülke bakımından minerallere göre daha çeşitlendirilebilir kaynaklar.

Türkiye’nin mineral görünümü

Enerji dönüşümüne yönelik iddialı hedefleri olan Türkiye ise tahmin edilebileceği gibi mineral arz riskinden azade bir ülke değil. Aksine, Türkiye’nin kısa ve orta menzilli füze, İHA ve SİHA gibi üretimleriyle savunma sanayisi ürün yelpazesi her geçen yıl genişliyor. TOGG girişiminin ilk yerli elektrikli araç üretimiyle ve ülkenin yenilenebilir enerji santralleri yatırımlarıyla (YEKA I-II, YEKA-RES I-II) batarya talebi artıyor. Güneş paneli ve rüzgar türbini üreten fabrikaların kurulmasıyla mineral ihtiyacı katlanıyor. Savunma ve enerji sektöründeki bu gelişmeler doğal olarak Türkiye’yi de mineral arz güvenliği riskiyle karşı karşıya bırakıyor.6 Zira yapılan jeolojik araştırmalara göre Türkiye, temiz enerji mineralleri açısından çok zengin bir ülke değil.

Eskişehir-Beylikova, Malatya-Kuluncak, Isparta-Sofular, Kayseri-İncesu’da, Sivas ve Burdur’da nadir toprak elementleri yatakları bulunuyor. Ancak bu sahalardan elde edilen üretim Türkiye’nin mineral talebindeki artışı karşılamaktan uzak. Bu nedenle araştırma faaliyetlerine yoğunlaşıldı. Minerallerin yerli kaynaklardan elde edilebilmesi için Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile Nadir Toprak Elementleri Araştırma Enstitüsü kuruldu.

Ayrıca Eti Maden A.Ş. öncülüğünde yapılan çalışmalar sonucu, bor madeninden lityum elde edilebildi ve bor cevherini lityuma dönüştürecek tesis devreye alındı. Bu gelişme, dünya bor madeni rezervlerinin %73’ü ev sahipliği yapan Türkiye açısından mineral arz güvenliğine yönelik atılmış önemli bir adım.

Mineral arz güvenliğini sağlamak

Temiz enerji mineralleri özelinde yeni bir enerji jeopolitiği doğuyor.

Fosil yakıtlar terk edilirken, minerallere yönelik tedarik kaygısı yaygınlaşıyor. Mineral talebi arttıkça, geçmişte petrol krizlerinde olduğu gibi mineral tedarikinde de arz kesintilerinin, ambargoların, ihracat kotalarının, astronomik fiyat artışlarının ve jeopolitik krizlerin yaşanması kaçınılmaz.

Çin ve ABD arasındaki zaman zaman diplomatik gerilime de dönüşebilen küresel hakimiyet mücadelesi, mineral arz güvenliği riskini perçinleyen başlıca nedenlerden biri. Grönland’dan Afrika’ya kadar madenciliğe soyunan Çin, elindeki mineral silahını kaybetmek istemiyor ve bunu bir politik araç olarak kullanmaktan kaçınmıyor.

Batılı ülkelerin buna karşı en önemli silahları ise çeşitlendirme, küresel işbirliği ve araştırma. Bu kapsamda minerallerin tedarik edildiği ülkelerin çeşitlendirilmesi, farklı tedarik kanallarının oluşturulması, yabancı ülkelerde madencilik faaliyetlerinin yaygınlaştırılması ve üretimde işbirliği öne çıkıyor. Bunlar oldukça etkili olabilir. Zira nadir toprak elementleri, dünyada yeterince madencilik araştırması yapılmadığı için nadir. Yoksa, dünyanın farklı bölgelerinde varlığı biliniyor. Ayrıca minerallerin geri dönüştürülebilir bir yapıda olması da AR-GE faaliyetlerini bu alana yoğunlaştırıyor. Özellikle ömrünü tamamlamış elektronik cihazlar gibi ürünlerden geri dönüştürülebilecek minerallerin, arzı arttıracağı öngörülüyor.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 15 Kasım 2022’de yayımlanmıştır.

  1. lantanum, seryum, praseodimiyum, neodimiyum, prometyum, samaryum, evropiyum, gadolinyum, terbiyum, disprosyum, holmiyum, erbiyum, tulyum, iterbiyum ve lütesyum
  2. International Energy Agency (IEA), (2021). Renewables 2021.
  3. Boraiaha, C. K., ve Chandan, R. (2022). The Future of the Clean-Energy Minerals in India: Issues and Challenges Out to 2050. The Indian Economic Journal, 70(1), 190-199.
  4. Kakışım, C. (2022). New Energy Geopolitics Shaped by Energy Transition: The Energy Balance for Rare Earth Elements and Critical Minerals. Avrasya Etüdleri, (60), 5-28.
  5. Baschuk, B. (2022). What ‘Friend-Shoring’ Means for Trade in a Less-Friendly World. The Washington Post.
  6. Kakışım, C. (2022). Kritik Minerallerin Türkiye’nin Enerji Dönüşümüne Etkisi: Teknoloji Bağımsızlığı Açısından Yeni Jeopolitik Tehdit. Mukaddime, 13(1), 101-124.

Cemal Kakışım

Doç. Dr. Cemal Kakışım - Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi’nde öğretim elemanı olarak görev yapıyor. Anadolu Üniversitesi Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri bölümünde lisans, Atılım Üniversitesi Uluslararası İlişkiler anabilim dalında yüksek lisans derecelerini aldı. Doktorasını ise Süleyman Demirel Üniversitesi Uluslararası İlişkiler anabilim dalında tamamladı. Doktora sonrası çalışmalarında, uluslararası ilişkiler, Avrupa Birliği, enerji diplomasisi, enerji güvenliği, jeopolitik ve göç konularına yoğunlaştı. Makaleleri ve kitap bölümleri ulusal ve uluslararası dergilerde ve yayınevlerinde yayımladı. Üniversitelerarası Kurul Başkanlığı tarafından yapılan değerlendirme sonucu Ağustos 2022’de Doçent unvanı kazandı.

guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments
0
Would love your thoughts, please comment.x
()
x
Send this to a friend