Arap ayaklanmalarının 11. yıldönümü: Umut ve yıkım

11 yıl önce Tunus, Mısır, Suriye gibi çeşitli Ortadoğu ülkelerinde binlerce insan “ekmek, özgürlük, onur” için ayaklandı, asgari insani yaşam koşulları, demokratik bir yönetim ve özgürlük talep ettiler. Adeta bir deprem gibi sarsıcı geçen 11 yılın sonucu için söylenebilecek kelime: Enkaz. Mete Çubukçu yazdı.

Fas, Arap ayaklanmalarının dışında kalan birkaç ülkeden biriydi. 2022 Katar Dünya Kupası finallerinde Fas’ın gösterdiği başarı birçok kişide aynı duyguyu depreştirdi: Ezen-ezilen, sömüren-sömürülen karşısında mazlumdan yana olma hissini. 19 ve 20. yüzyılların, emperyalizm çağının sömürgeciliği yadsınamaz. Ama bugünün yöneten-yönetilen, demokrasi-diktatörlük, emperyalizm-ezilen uluslar ikilemleri belli noktalarda geçerli olsa bile yeni bir sorgulama alanı.

Dış müdahaleciliğin rolünü yadsımadan, içerideki baskıcı yönetimlerin bu durumu kitleleri pasifize etmek için nasıl kullandığını, yani tüm bu süreçlerde iç ve dış dinamiklerin rolünü unutmamak gerekiyor.

Bu uzun girizgâhın nedeni, 11 yıl önce Ortadoğu’yu alt üst eden halk ayaklanmalarına bugünden bakmak. O gün ayaklanan kitlelerin tepkileri öncelikle emperyalist ve sömürgeci Batı’ya mı yoksa o günkü baskıcı diktatörlüklere mi yönelikti? Yoksa birbirini besleyen, iç içe geçen bu süreçlerin her ikisine de mi?

Planlı, hesaplı bir isyan değildi

17 Aralık 2011 tarihinde Tunus’ta bir seyyar satıcının uğradığı haksızlık karşısında kendini ateşe vermesi tüm coğrafyada o güne kadar üstü örtülen sorunlara karşı ortak bir tepkiyi doğurdu.

Tunus, Mısır, Libya, Suriye, Bahreyn’de ortak taleplerle birleşen iç dinamiklerin sonucuydu; önceden planlı programlı hesaplı bir isyan değil. Bu nedenle ayaklanmaların öncülleri o ülkenin vatandaşları, kadınları, erkekleri, gençleriydi.

11 yıl önce bugünlerde sokaklara dökülenler “ekmek, özgürlük, onur” için ayaklanırken asgari insani yaşam koşulları, demokratik bir yönetim ve özgürlük talep etmişti.

Ancak, umutla başlayan bu süreç iç ve dış dinamiklerin etkisiyle büyük bir hayal kırıklığı ve umutsuzlukla sonuçlandı. Bir Suriyeli muhalif şöyle demişti: “Sonucun böyle olacağını bilseydik aynı şekilde ayaklanır mıydık bilmiyorum?”

11 yılda ne değişti? 

11 yıl sonra geriye dönüp baktığımızda Arap coğrafyasında olanları büyük bir deprem ve geriye kalan büyük bir enkaz olarak değerlendirebiliriz.

Arap ayaklanmaları sürecine istisnalar dışında neredeyse bütün dünya olumlu yaklaşmıştı. Fakat, o günden bugüne söz konusu ülkelerin hiçbirisinde ekonomik gelişmeler olumlu seyretmedi. Yoksulluk ve işsizlik azalmadı, gençlerin talepleri yerine gelmedi. Hepsinden önemlisi, demokrasi hâlâ gelmedi.

Belki tüm coğrafyada sadece Tunus, demokratik mutabakat ve mecburi uzlaşma ile görece farklı bir yol izledi.

Ayaklanmaların sonucu ve gelinen noktayı Tunus ve Mısır ile Suriye ve Libya açısından farklı değerlendirmek gerekiyor. Genel olarak bir “demokrasi hedefi ve arayışı”den söz edilebilir. Ancak, geçmişteki baskıcı yönetimlerin yükü, demokrasi tecrübesinin ve temsilinin az olması, örgütsüzlük, lidersizlik ve hedefsizlik söz konusuydu. Talepler belliydi ama bunların nasıl sonuçlanacağı konusunda kimsenin fikri yoktu.

Arap ayaklanmalarının kendi iç dinamiği ile başladığı ancak kimi ülkelerde belli noktalardan sonra dış müdahaleye açık hale geldiği rahatlıkla söylenebilir. Ülkeyi 42 yıl yöneten Kaddafi’nin ölümü sonrası uzun süre çatışmalara ve yönetim krizine sürüklenen Libya ve 2011’den bu yana iç savaşın sürdüğü Suriye bunun örnekleridir. Ama siyasette boşlukların olduğu noktaların başkaları tarafından doldurulduğu da vaka. Tabii ki bu sav, 11 yıl içinde en çok konuşulan ve kimilerince genel argüman olarak öne sürülen “ayaklanmaların başından itibaren Batı’nın bir oyunu olduğu” yönündeki komplocu yaklaşımın doğru olduğu anlamı taşımaz.

Demokrasi neden gelemedi?

Mısır’da demokratik kurum ve geleneklerin yokluğu, ülkedeki en örgütlü yapı olan Müslüman Kardeşler’i, Tunus’da ise Gannuşi liderliğindeki Nahda hareketini öne çıkarmıştı.

Müslüman Kardeşler hareketi bir darbe ile devrildi, Gannuşi ise ülkedeki diğer güçlerle uzlaşma yolunu seçerek, Batı’nın da baskısıyla Tunus’u kanlı bir süreçten uzak tuttu. Tunus’un komşusu Libya örneği belki de Tunus için bir uyarı olmuştu.

Mısır’da ayaklanmanın diğer bileşenleri; liberaller, milliyetçiler, solcular, Hıristiyanlar ise seçilmiş yönetimden daha fazla demokrasi ve uzlaşma beklentisi içindeydi. Batı ise Mısır’da Müslüman Kardeşler’den daha “ılımlı bir İslam” yaklaşımı beklemişti. İkisi de olmadı. Mısır’da seçilmiş bir yönetimin darbe ile devrilmesi ne kadar yanlış olduysa, ilk başta ayaklanmaları ve demokratik değişimi savunan Batılıların bu darbe karşısındaki sessizliği o kadar “çifte standarttı”. Çünkü Müslüman Kardeşler’i yönetimden düşüren darbenin demokrasiyi kurtarmak için yapılmış olduğu iddiası, Batı’nın “demokrasi” ile “istikrar için otoriter” düzen ikilemindeki tercihini ortaya koydu.

Bugünden bakıldığında Libya’da Kaddafi’nin devrilmesi dış askerî müdahale sonucu gerçekleşirken, ülkede yıllardır süren aşiret ve klan düzeni de demokrasinin önünde yer aldı.

Suriye’de ise ülkenin lideri Beşar Esad’ın taleplere sert karşılık vermesi sonucu çok çabuk silahlanan-silahlandırılan muhalefet ile ülkeye sokulan radikal İslami gruplar, ayaklanmanın kaderini belirledi, yönünü değiştirdi.

Libya ve Suriye dış müdahale örnekleri ise Mısır da içerideki müdahalenin bir ürünüydü. Ancak söz konusu ülkelerdeki aktörler farklı olsa bile tüm bu ülkelerde zamanla tüm dinamikler iç içe geçti. Tunus ve Mısır görece sistem içinde değişime sahne olurken, Suriye ve Libya’da rejimin tasfiyesi hedeflendi.

Yıkılan, darbeye sahne olan rejimlerin yerine demokrasi gelmedi. Demokrasi, özgürlük ve onur için ayaklananlar hayal kırıklığına uğradı.

İstikrar beklentisi ve “otoriter yönetimler” tercihi 

Sonuç olarak, bölgede radikal İslamcı örgütler hayat buldu, muhalif hareketler bir diğerine müsamaha, seçimle gelenler gerekli olgunluğu gösteremedi. Diğer yanıyla Mısır gibi daha baskıcı rejimler oluştu. Müslüman Kardeşler hareketi uzun süre ayağa kalkamayacak bir noktaya geldi. İslam ve demokrasi kavramları yeniden tartışılmaya başlandı. Bölge hiç olmadığı kadar karmaşaya sürüklendi. Milyonlarca insan ülkesini terk etmek zorunda kaldı.

İsrail tarihinin en rahat yıllarını yaşadı. Bölgedeki manzara sonrası İbrahim Anlaşmaları ile bazı Arap ülkeleri İsrail ile uzlaşma yoluna gitti. Filistin mücadelesi hiç olmadığı kadar geri planda kaldı.

Ama hepsinden önemlisi, genel olarak dünyanın büyük bir bölümü “istikrar adına” demokrasi yerine otoriter yönetimleri tercih etti.

11 yıl sonra o günlerde ayaklananların taleplerinin haksız olduğu söylenemez.  Arapların “devrim” demeyi tercih ettikleri bu sürecin bir kez daha yeşermesi halinde yaşananlardan ders çıkarabildikleri oranda başarılı olacaklardır.

Oysa o günler “Tunus’tan Han Yunus’a kadar yeni bir ayın parladığı”, “artık utanarak yaşamamak” için binlerce insanın Tahrir meydanın doldurduğu, “umutlu” dönemlerdi.

Ama sanki 11 yıllık süreci daha ilk baştan tespit edip, o günlerde bana “Beklediğimiz devrim bu değildi” diyen Tunuslu genç ya da başkent Şam’ın dış mahallerinde “Bugüne kadar kimse bize mezhebimizi sormazdı” diyen eczacı kadının endişesi doğru çıkmıştı.

Artık bölgede yeni bir dönem söz konusu ama bu dönemin nasıl tamamlanacağı henüz belli değil.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 19 Aralık 2022’de yayımlanmıştır.

Mete Çubukçu
Mete Çubukçu
METE ÇUBUKÇU - 1962 Gebze doğumlu. Memleketi Aydın. Marmara Üniversitesi BYYO’yu bitirdi. Aynı üniversitede Rd-TV yüksek lisansı yaptı. Halen Siyaset Bilimi ve Uluslar arası İlişkiler üzerine doktora eğitimini sürdürüyor. 1987’den bu yana Karacan Yayınları, Nokta Dergisi, Kanal 6 TV, ATV, Star TV ve NTV’de çalıştı. Muhabirlik ve haber müdürlüğü yaptı. 2011’den bu yana NTV’de Pasaport adlı programın yapıyor. Özellikle kriz ve savaş bölgelerinde bulundu. Meslek hayatının önemli bölümü Ortadoğu’da geçti. Afganistan, Irak, Filistin, İsrail, Bosna, Kosova, Lübnan, Ermenistan, Azerbaycan, Çeçenistan, Cezayir, Ukrayna gibi ülkelerde bulundu. Bizim Filistin, Ateş Altında Gazetecilik, Ortadoğu’nun Yeniden İşgali, Yıkılsın Bu Düzen-Arap Ayaklanmaları ve Sonrası adlı dört kitabı yayınlandı. Birçok gazete, dergi ve internet sitelerinde makaleleri yayınlandı. Birçok gazetecilik ödülü kazandı. Gazeteciler Cemiyeti üyesi. Farklı üniversitelerde medya üzerinde dersler veriyor.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Son Eklenenler

Arap ayaklanmalarının 11. yıldönümü: Umut ve yıkım

11 yıl önce Tunus, Mısır, Suriye gibi çeşitli Ortadoğu ülkelerinde binlerce insan “ekmek, özgürlük, onur” için ayaklandı, asgari insani yaşam koşulları, demokratik bir yönetim ve özgürlük talep ettiler. Adeta bir deprem gibi sarsıcı geçen 11 yılın sonucu için söylenebilecek kelime: Enkaz. Mete Çubukçu yazdı.

Fas, Arap ayaklanmalarının dışında kalan birkaç ülkeden biriydi. 2022 Katar Dünya Kupası finallerinde Fas’ın gösterdiği başarı birçok kişide aynı duyguyu depreştirdi: Ezen-ezilen, sömüren-sömürülen karşısında mazlumdan yana olma hissini. 19 ve 20. yüzyılların, emperyalizm çağının sömürgeciliği yadsınamaz. Ama bugünün yöneten-yönetilen, demokrasi-diktatörlük, emperyalizm-ezilen uluslar ikilemleri belli noktalarda geçerli olsa bile yeni bir sorgulama alanı.

Dış müdahaleciliğin rolünü yadsımadan, içerideki baskıcı yönetimlerin bu durumu kitleleri pasifize etmek için nasıl kullandığını, yani tüm bu süreçlerde iç ve dış dinamiklerin rolünü unutmamak gerekiyor.

Bu uzun girizgâhın nedeni, 11 yıl önce Ortadoğu’yu alt üst eden halk ayaklanmalarına bugünden bakmak. O gün ayaklanan kitlelerin tepkileri öncelikle emperyalist ve sömürgeci Batı’ya mı yoksa o günkü baskıcı diktatörlüklere mi yönelikti? Yoksa birbirini besleyen, iç içe geçen bu süreçlerin her ikisine de mi?

Planlı, hesaplı bir isyan değildi

17 Aralık 2011 tarihinde Tunus’ta bir seyyar satıcının uğradığı haksızlık karşısında kendini ateşe vermesi tüm coğrafyada o güne kadar üstü örtülen sorunlara karşı ortak bir tepkiyi doğurdu.

Tunus, Mısır, Libya, Suriye, Bahreyn’de ortak taleplerle birleşen iç dinamiklerin sonucuydu; önceden planlı programlı hesaplı bir isyan değil. Bu nedenle ayaklanmaların öncülleri o ülkenin vatandaşları, kadınları, erkekleri, gençleriydi.

11 yıl önce bugünlerde sokaklara dökülenler “ekmek, özgürlük, onur” için ayaklanırken asgari insani yaşam koşulları, demokratik bir yönetim ve özgürlük talep etmişti.

Ancak, umutla başlayan bu süreç iç ve dış dinamiklerin etkisiyle büyük bir hayal kırıklığı ve umutsuzlukla sonuçlandı. Bir Suriyeli muhalif şöyle demişti: “Sonucun böyle olacağını bilseydik aynı şekilde ayaklanır mıydık bilmiyorum?”

11 yılda ne değişti? 

11 yıl sonra geriye dönüp baktığımızda Arap coğrafyasında olanları büyük bir deprem ve geriye kalan büyük bir enkaz olarak değerlendirebiliriz.

Arap ayaklanmaları sürecine istisnalar dışında neredeyse bütün dünya olumlu yaklaşmıştı. Fakat, o günden bugüne söz konusu ülkelerin hiçbirisinde ekonomik gelişmeler olumlu seyretmedi. Yoksulluk ve işsizlik azalmadı, gençlerin talepleri yerine gelmedi. Hepsinden önemlisi, demokrasi hâlâ gelmedi.

Belki tüm coğrafyada sadece Tunus, demokratik mutabakat ve mecburi uzlaşma ile görece farklı bir yol izledi.

Ayaklanmaların sonucu ve gelinen noktayı Tunus ve Mısır ile Suriye ve Libya açısından farklı değerlendirmek gerekiyor. Genel olarak bir “demokrasi hedefi ve arayışı”den söz edilebilir. Ancak, geçmişteki baskıcı yönetimlerin yükü, demokrasi tecrübesinin ve temsilinin az olması, örgütsüzlük, lidersizlik ve hedefsizlik söz konusuydu. Talepler belliydi ama bunların nasıl sonuçlanacağı konusunda kimsenin fikri yoktu.

Arap ayaklanmalarının kendi iç dinamiği ile başladığı ancak kimi ülkelerde belli noktalardan sonra dış müdahaleye açık hale geldiği rahatlıkla söylenebilir. Ülkeyi 42 yıl yöneten Kaddafi’nin ölümü sonrası uzun süre çatışmalara ve yönetim krizine sürüklenen Libya ve 2011’den bu yana iç savaşın sürdüğü Suriye bunun örnekleridir. Ama siyasette boşlukların olduğu noktaların başkaları tarafından doldurulduğu da vaka. Tabii ki bu sav, 11 yıl içinde en çok konuşulan ve kimilerince genel argüman olarak öne sürülen “ayaklanmaların başından itibaren Batı’nın bir oyunu olduğu” yönündeki komplocu yaklaşımın doğru olduğu anlamı taşımaz.

Demokrasi neden gelemedi?

Mısır’da demokratik kurum ve geleneklerin yokluğu, ülkedeki en örgütlü yapı olan Müslüman Kardeşler’i, Tunus’da ise Gannuşi liderliğindeki Nahda hareketini öne çıkarmıştı.

Müslüman Kardeşler hareketi bir darbe ile devrildi, Gannuşi ise ülkedeki diğer güçlerle uzlaşma yolunu seçerek, Batı’nın da baskısıyla Tunus’u kanlı bir süreçten uzak tuttu. Tunus’un komşusu Libya örneği belki de Tunus için bir uyarı olmuştu.

Mısır’da ayaklanmanın diğer bileşenleri; liberaller, milliyetçiler, solcular, Hıristiyanlar ise seçilmiş yönetimden daha fazla demokrasi ve uzlaşma beklentisi içindeydi. Batı ise Mısır’da Müslüman Kardeşler’den daha “ılımlı bir İslam” yaklaşımı beklemişti. İkisi de olmadı. Mısır’da seçilmiş bir yönetimin darbe ile devrilmesi ne kadar yanlış olduysa, ilk başta ayaklanmaları ve demokratik değişimi savunan Batılıların bu darbe karşısındaki sessizliği o kadar “çifte standarttı”. Çünkü Müslüman Kardeşler’i yönetimden düşüren darbenin demokrasiyi kurtarmak için yapılmış olduğu iddiası, Batı’nın “demokrasi” ile “istikrar için otoriter” düzen ikilemindeki tercihini ortaya koydu.

Bugünden bakıldığında Libya’da Kaddafi’nin devrilmesi dış askerî müdahale sonucu gerçekleşirken, ülkede yıllardır süren aşiret ve klan düzeni de demokrasinin önünde yer aldı.

Suriye’de ise ülkenin lideri Beşar Esad’ın taleplere sert karşılık vermesi sonucu çok çabuk silahlanan-silahlandırılan muhalefet ile ülkeye sokulan radikal İslami gruplar, ayaklanmanın kaderini belirledi, yönünü değiştirdi.

Libya ve Suriye dış müdahale örnekleri ise Mısır da içerideki müdahalenin bir ürünüydü. Ancak söz konusu ülkelerdeki aktörler farklı olsa bile tüm bu ülkelerde zamanla tüm dinamikler iç içe geçti. Tunus ve Mısır görece sistem içinde değişime sahne olurken, Suriye ve Libya’da rejimin tasfiyesi hedeflendi.

Yıkılan, darbeye sahne olan rejimlerin yerine demokrasi gelmedi. Demokrasi, özgürlük ve onur için ayaklananlar hayal kırıklığına uğradı.

İstikrar beklentisi ve “otoriter yönetimler” tercihi 

Sonuç olarak, bölgede radikal İslamcı örgütler hayat buldu, muhalif hareketler bir diğerine müsamaha, seçimle gelenler gerekli olgunluğu gösteremedi. Diğer yanıyla Mısır gibi daha baskıcı rejimler oluştu. Müslüman Kardeşler hareketi uzun süre ayağa kalkamayacak bir noktaya geldi. İslam ve demokrasi kavramları yeniden tartışılmaya başlandı. Bölge hiç olmadığı kadar karmaşaya sürüklendi. Milyonlarca insan ülkesini terk etmek zorunda kaldı.

İsrail tarihinin en rahat yıllarını yaşadı. Bölgedeki manzara sonrası İbrahim Anlaşmaları ile bazı Arap ülkeleri İsrail ile uzlaşma yoluna gitti. Filistin mücadelesi hiç olmadığı kadar geri planda kaldı.

Ama hepsinden önemlisi, genel olarak dünyanın büyük bir bölümü “istikrar adına” demokrasi yerine otoriter yönetimleri tercih etti.

11 yıl sonra o günlerde ayaklananların taleplerinin haksız olduğu söylenemez.  Arapların “devrim” demeyi tercih ettikleri bu sürecin bir kez daha yeşermesi halinde yaşananlardan ders çıkarabildikleri oranda başarılı olacaklardır.

Oysa o günler “Tunus’tan Han Yunus’a kadar yeni bir ayın parladığı”, “artık utanarak yaşamamak” için binlerce insanın Tahrir meydanın doldurduğu, “umutlu” dönemlerdi.

Ama sanki 11 yıllık süreci daha ilk baştan tespit edip, o günlerde bana “Beklediğimiz devrim bu değildi” diyen Tunuslu genç ya da başkent Şam’ın dış mahallerinde “Bugüne kadar kimse bize mezhebimizi sormazdı” diyen eczacı kadının endişesi doğru çıkmıştı.

Artık bölgede yeni bir dönem söz konusu ama bu dönemin nasıl tamamlanacağı henüz belli değil.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 19 Aralık 2022’de yayımlanmıştır.

Mete Çubukçu
Mete Çubukçu
METE ÇUBUKÇU - 1962 Gebze doğumlu. Memleketi Aydın. Marmara Üniversitesi BYYO’yu bitirdi. Aynı üniversitede Rd-TV yüksek lisansı yaptı. Halen Siyaset Bilimi ve Uluslar arası İlişkiler üzerine doktora eğitimini sürdürüyor. 1987’den bu yana Karacan Yayınları, Nokta Dergisi, Kanal 6 TV, ATV, Star TV ve NTV’de çalıştı. Muhabirlik ve haber müdürlüğü yaptı. 2011’den bu yana NTV’de Pasaport adlı programın yapıyor. Özellikle kriz ve savaş bölgelerinde bulundu. Meslek hayatının önemli bölümü Ortadoğu’da geçti. Afganistan, Irak, Filistin, İsrail, Bosna, Kosova, Lübnan, Ermenistan, Azerbaycan, Çeçenistan, Cezayir, Ukrayna gibi ülkelerde bulundu. Bizim Filistin, Ateş Altında Gazetecilik, Ortadoğu’nun Yeniden İşgali, Yıkılsın Bu Düzen-Arap Ayaklanmaları ve Sonrası adlı dört kitabı yayınlandı. Birçok gazete, dergi ve internet sitelerinde makaleleri yayınlandı. Birçok gazetecilik ödülü kazandı. Gazeteciler Cemiyeti üyesi. Farklı üniversitelerde medya üzerinde dersler veriyor.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Son Eklenenler

0
Would love your thoughts, please comment.x