“İnsanın büyük seçimi: Tek mi, çift mi?” başlıklı geçen yazımızda günümüzde aile ve kadın-erkek ilişkileri konusunda yaşanan sorunların, artan boşanmaların ve “solo yaşam” tercihlerinin nedenleri üzerinde düşünürken “çift olma”nın öyle kolay bir şey olmadığını anlatmaya çalışan eski bir araştırmamızı gündeme getirmiştik.
Bize göre “çift olma” tercihi, ancak bireysel psikolojik gelişimleri sırasında, benlikleri özel bazı donanımlara sahip olan kimselerce yapılabilirdi. Benlikleri bu donanımı yeterli biçimde sağlayamayan kişilerin eş olmayı seçmeleri, seçseler bile sürdürmeleri hayli zor olacaktı. İddiamız buydu ve kişilik bozuklukları (sorunları) nedeniyle bencil ve sorumsuz olan, evlilikte ve ilişkide rollerinin gerektirdiği görevleri üstlenemeyenlerin haricinde bir de bu benlik gelişimi “çift olma” becerisi gösteremeyen nispeten sağlıklı insanlar hakkında düşünmemiz gerektiğini söylüyorduk. Buradan günümüze gelmek istiyorum ama önce şu “çift olma” becerisini nasıl kazandığımız hakkındaki görüşlerimi sunmak istiyorum.
Çift olma becerisini nasıl kazanırız?
Öyle sanıyorum ki, modern psikolojik bilimlerde bu konunun üzerinde duran ve gelişim psikolojisine bu çerçeveden de bakmaya çalışan kişi “self (nefs, benlik, kendilik) psikolojisinin kurucusu Heinz Kohut’tur.
Okuyucu Kohut’un biraz karışık yaklaşımını değişik kaynaklardan bulabilir, ben kendi adıma, birkaç kitabımda değindiğim bu teoriyi, anlaşılır bir dille ele almaya çalıştığım Hayat Oyunu (Kapı Yayınları) kitabımı salık veririm. Burada daha ziyade “çift olma” tercihinin temellerinin bulunduğunu düşündüğüm, Heinz Kohut’un “ikizlik aktarımı” dediği olguyu ele alacağım. Sizi biraz teoriyle sıkacağım ama mecburum.
Kohut’un ikizlik aktarımı ve çift olma
Self psikolojisinin kurucusu olan Heinz Kohut, uzun yıllar psikanalist olarak çalıştıktan sonra, klasik psikanalizin yalıtılmış, tek kişinin psikolojisini esas aldığı için eksik ve hatalı olduğunu ileri sürmüş ve onun yerine “iki kişilik psikoloji”ye ve etkileşime dayalı dediği teorisini geliştirmiştir. Ona göre anne–bebek etkileşimi, sonraki yaşamımızdaki tüm ilişkilerimiz üzerinde belirleyici bir etkiye sahiptir. Bir insanı ve ilişki kurma biçimini anlamak istiyorsak, onun annesiyle olan ilişkisine yoğunlaşmalı, dikkat kesilmeliyiz.
Kohut’ın self psikolojisine göre, bebek ve benlik-nesnesi (selfobject) adı verilen, benliğimizin oluşumunda temel rolü üstlenen, başta annemiz olmak üzere, içselleştirecek kadar benimsediğimiz, özelliklerini iç-dünyamıza aldığımız, bizim haline getirdiğimiz kimseler arasındaki etkileşimler, bebeğin psikolojik ihtiyaçlarından ortaya çıkar. Bu ihtiyaçlar bebeğin dünyaya gelmesiyle başlar. Yeterince karşılanmamaları halinde, benlik, eksik ve hasarlı kalır ve ruhsal rahatsızlıklara elverişli bir zemine neden olur.
Bebeğin bu temel ihtiyaçları üçe ayrılır: İlkinde beğenilme, sevilme ihtiyacı da diyebileceğimiz teşhirci, büyüklenmeci ihtiyaçlar yer alır. Çocuk, ilk benlik-nesnesinin, ki annedir, gözünde kendine yönelik hayranlığı görmek, annesinin bakışlarında kendisi için yanıp tutuştuğunu, çok beğendiğini hissetmek ister. Buna “ayna aktarımı” (mirroring transference) adını veriyoruz. İkinci temel ihtiyaç ise, sonuna kadar güvendiği, kendini bırakabileceği birisinin olduğunu bilmektir. Bebek, idealleştirebileceği bir ebeveyn imgesine gereksinim duyar; anne babasının herkesten akıllı, güzel, kuvvetli olmasını bekler. Buna da “idealleştirme aktarımı” (idealising transference) diyoruz.
Kohut ve onu takip eden self psikologları, benlik gelişimini genellikle bu iki ihtiyaca göre yaparlar ama bir de Kohut’un sözünü ettiği ancak üzerinde çok duramadığı üçüncü bir ihtiyaç alanı daha vardır. Bu üçüncü alanda bebeğin gereksinimi “birlikte olabilmek”tir; arkadaşları, kardeşleri, akranları ile birlikte görkemli olmak, onlar gibi olmak, birlikte başarmaktır. Bu tür gereksinimlerden köken alan etkileşimlere Kohut, “ikizlik aktarımı” (twinship transfrence), bu sırada yapılan psikolojik faaliyete “ikizleme” adını verir. Kohut, bu üçüncü tür aktarımı diğerlerinden daha sonra ifade etmiş, ama tam olarak neyi kastettiğini anlatamamıştır. Bu nedenle diğerleri kadar açık net değildir, dağınık ve parça parçadır, daha sonra onu izleyenler tarafından yorumlanmaya çalışılmıştır.
İkizleme nedir ve neden çok önemli?
Kohut, “ikizleme”nin de aynalama ve idealleştirme gibi kişinin daha bütün, uyumlu ve canlı bir benliğe sahip olmasını sağladığını öne sürer. “İkizlik aktarımı”nda nesneyle birincil özdeşim halindekinden, yani bebeğin kendisini anneyle ilk aylarda tamamen aynı hissettiği durumdan farklı olarak bir benzerlik kurulması esastır. Bu aktarım, anneyle kaynaşmanın köken aldığı evreden daha sonra ortaya çıkan ve yani görece daha olgun bir başka gelişimsel evreden köken alır ve nesneye yani karşıdaki kişiye dair ayrıntılar daha belirgindir. Benlik, nesnenin (karşıdaki kişinin) bir dereceye kadar kendinden ayrı bir insan olduğunun farkındadır. İkizleme sayesinde “birlikte” olduğumuz kimsenin bizden ayrı ama bize benzer olduğunu kabul etmeyi öğrenir, onunla olmakla gurur duyarız. Yine karşımızdakinin yerine kendimizi koyabilmemizi, başkalarıyla duygusal deneyimlerimizi paylaşabilmemizi de ikizleme yaşantıları kolaylaştırır.
Kohut, ikizlik aktarımını ve ikizlemeyi anlatmaya çalışırken bir de “sessiz mevcudiyet”ten bahsetmiş, “birlikte olma”nın önemini vurgulamıştır. Küçük bir kız mutfakta annesinin yanında sessizce durur ya da küçük oğlan çalışan ya da tıraş olan babasını sessizce izler. Çocuk ikizleme sayesinde ebeveyni gibi hisseder, böylece ebeveyni gibi olmak ister. İkizlik hissi, adeta idealleştirme ve özdeşleşmenin bir karışımı, onların daha gelişmiş bir halidir.
Kohut, “ikizlik aktarımı” kavramıyla bağlılık ve aidiyeti de anlayabileceğimiz kanaatindedir. “Anlamlı bir öteki” ile kendimize ait bir boşlukta; onaylanma, değer verilme, saygı görme deneyimlerini paylaşmak aidiyet hissini oluşturacaktır. Kendimize ait bu boşluk bizi sınırlamaz, şekillendirmez, tam tersine kendimiz olmamızı ve gelişmemizi sağlar. Ait olma hissi, temel bir motivasyondur ve ait olma gereksinimini anlamak, kişiler arası davranışları ve grup davranışlarını anlamamız için bir başlangıç noktası oluşturur.
Bu kısa ama önemli bilgi parçaları üzerine düşündüğümüzde, çift olabilmenin de Kohut’un “ikizlik aktarımı”yla bağlantısını görebiliriz. Çift olabilmek, ikizlemenin özel bir konfigürasyonu sonucu başarılabilmiş, ikizini (eşini) sürekli idealleştirebilmeyi ve hem onunla özdeşleşip hem kendini ondan ayrı görebilmeyi gerektiren bir durumdur. Bir başka deyişle, çift olabilmeyi ancak sağlıklı bir ikizleme işlevini becerebilen bir psikolojik donanımımız varsa başarabiliriz.
Çift olmak, ona hazır olmayı gerektirir
“Çift olma” tercihi, büyük ihtimalle ergenlik dönemi boyunca, karşı cinsle ilişkinin sevgililik, arkadaşlık düzeylerinin araştırılması sırasında yapılır. İkizlik aktarımıyla ilgili bebeklik ve çocukluk yaşantıları boyunca elde edilmiş olan donanımın neden olduğu bir yaşam tercihidir “çift” olup olmamak.
Bu donanımın sonucu olarak, ergenlik döneminde, arkadaşlık ve sevgililik türleri hakkında araştırma yaparken insan, çift olmanın sorumluluklarını, gerekliliklerini yerine getirip getiremeyeceğini de görür ve kendisine ona uygun bir ilişki rotası çizer. Tüm bunlar, tıpkı bir kimliğin oluşumu gibi, olmadan önce fark edilmeyen, kendini ele vermeyen, bir anda oluveren bir şekilde gelişir.
Benlik algısında, çift olma kimliği, çift olmaya hazır bir yapı geliştikten sonra, gerisi çorap söküğü gibi gelir. Nasıl kolayca arkadaş, dost olabiliyorsa “eş” olmaya hazırdır, zihnen zaten “çift” olmaya yatkındır artık.
Kimler daima tektir?
Ama çocukluktaki ikizlik yaşantıları yeterli değilse, benlikte “çift olma” için yeterli hazırlıklar yapılıp uygun yer açılmamışsa yani benlik algısında, kimliğinde çift olmanın gerektirdiği donanımlar yoksa o sırada icra ettiği toplumsal rolü ne olursa olsun, o kişi “tek”tir.
Kolayca görüleceği gibi bizim burada anlatmaya çalıştığımız, “tek” veya “çift” olma halleri, psikolojimizin konumunu tanımlamaya çalışır yoksa gerçek yaşamda yanımızda birisinin olup olmamasıyla ilgisi yoktur.
Bir insan psikolojik olarak “çift” olma özelliklerine sahip olduğu halde, kendisine çeşitli nedenlerle uygun bir eş bulamamış ve yine çeşitli nedenlerle sorunlu bir ilişki yaşıyor olabilir veya tam tersine, bir insanın psikolojisi tamamen “tek” özelliklerine sahip olduğu halde, bu kimsenin birlikte olduğu kimse(ler) olabilir, evlenmiş olabilir. Toplumsal bakımdan ve hukuken çift göründüğü halde psikolojik bakımdan hâlâ “tek” kalmış, hatta “müzmin tek” olabilir.
Bu tür bir “tek”, “çift” ayrımı, bize kişilik bozukluklarında görülen tabloları da yeniden gözden geçirme imkânı sunar. Mesela antisosyal, şizoid kişilikler “tek” olmanın ağır patolojik görünümleri; bağımlı, mazokistik kişilikler de “çift olma” ağır patolojik formları olarak ele alınabilirler.
Hemen belirtelim ki, mevcut bilgilerimiz ışığında, psikolojisi “tek” olmanın özelliklerini gösteren kişiye, yalnızca bu özellikler nedeniyle ruhsal rahatsızlığı veya kişilik bozukluğu var, diyemeyiz.
Herkes “çift” olamaz tıpkı herkesin dost olamadığı gibi
Burada biraz duralım. Zaten bilimsel olarak tam açıklamadığımız bilimsel niteliğe uygun kavramlar üretemediğimiz zaman, bize rehberlik etmesi için felsefeden yardım istemeliyiz. “Tek” ya da “çift” olma meselesinde de böyle bulanık bir noktadayız. Dostluk konusunda felsefede söylenenler de, sanki bu “tek”, “çift” seçimlerini daha iyi anlama konusunda işimize yarayabilirlermiş gibi duruyorlar. Bakalım.
Felsefeciler, insan ilişkilerini, kabaca “kişisel olan” ve “kişisel olmayan” diye ikiye ayırır. Kişiselliğin ölçüsü, bir ilişki içinde, insanın diğeriyle, bir rol ya da gereksinim gereği olarak değil de, benzersiz bir birey olarak ilişki kurmasıdır. Gerçek dostlukta ise, karşılıklı ve gönüllü olan yakın kişisel ilişkilerin çok özel bir düzeyi söz konusudur.
Yine felsefeciler ilişkiler gibi değerleri de “araçsal” (dışsal) ve “içrek” olmak üzere iki bölümde ele alırlar. Bir tek ya da birkaç amaca hizmet eden değerler, “araçsal” olur; örneğin para bu gruptandır. Daha büyük sayıda değerle kopmaz bir biçimde bağlantılı olan, onları destekleyen, katkı veren değere ise “içrek” denir. Hizmet ettikleri herhangi bir özgül değer ya da amaç göremesek de onların değerli olduklarını biliriz. Sağlık ve kişisel ilişkiler bu değerler grubundandır; içrek değerler, iyi bir hayatın yapıtaşıdır.
Evet, kişisel ilişkiler, özellikle yakın kişisel ilişkiler içrek olarak değerlidir ve yaşamımızda merkezi bir öneme sahiptirler. Yakın ilişkilerden yoksun, değerli bir insan hayatı düşünebilmek neredeyse imkânsızdır.
Yakın ilişkilerden bazıları vardır ki, çok özel önemdeki başka değerleri de destekleyerek kişisel ilişkiyi vazgeçilmez gerçek dostluğa dönüştürürler. İlişkiyi sağlam bir dostluğa dönüştüren bu özellikler, a) bireyin mutluluğunu artırma, b) ilişki içinde olanların öz-değer duygusunu yüceltme, c) bireyin kendisine ait bilgisini artırma ve d) karakter –özellikle dürüstlük, nezaket, empati, hoşgörü gibi ahlaki özellikler- geliştirme eğilimidir.
Elbette sağlam bir gerçek dostluk için, vazgeçilmez nitelikte olan özelliklerden birisi de ilişkideki bağda samimiyetin bulunmasıdır. Samimiyetten kastımız, iki kişinin düzenli olarak kendileri hakkındaki önemli bilgileri paylaşabilmesi ve bu paylaşmayı mahremiyet içinde, duyarlı bir biçimde ve güvenle yapabilmeleri halidir. En iyi ilişkiler, yani dostluklar, iki tarafın kişilik özelliklerinin değerli yakın ilişkilere, samimiyet bağı içinde katkıda bulunduğu ilişkilerdir.
Herkes dostluk kurabilir mi?
Aristoteles, ünlü Nikomakhos’a Etik’inde dostluk türlerine değindikten sonra, gerçek mükemmel dostluğu herkesin kuramayacağını söyler. O’na göre yalnızca iyi, karakter sahibi kimseler, mükemmel, gerçek dostluklar kurabilirler.
Aristoteles’in yargısına katılmıyorum, dostluk kuramayan insanlar da pekâlâ iyi ve karakter sahibi kimseler olabilirler ama tespiti doğrudur, herkes dostluk kuramaz. Onun bu tespitinden yola çıkarak aslında gerçek dostluk ve dostlar için belirtilen niteliklerin, “çift” olmayı başarabilenler için de geçerli olduğunu söyleyebiliriz. Yine bize göre gerçek dost olmakla, gerçek çift olmak, aynı türden psikolojik donanımları gerektirir. Psikolojik bakımdan “çift olma”yı beceremeyenler yani “tek” kalanlar, psikolojik donanımları yeterli olmadığı için bu haldedirler. “Tek”ler, kişilik bozukluklarından farklı olarak, toplumsal roller üstlenebilir, kişisel ve yakın kişisel ilişkiler kurabilirler ama becerileri çift olmaya ve bunun yanı sıra çoğu zaman dost olmaya yetmez.
Bu kadar sözü, günümüzde aile ve ilişki sorunlarının niye böylesine arttığı konusunda bir bakış geliştirebilmek için söyledik. Teknomedyatik dünyada daha henüz bebekliklerinden itibaren akıllı aygıtların kucağına bıraktığımız çocuklarımızın kendilerini başkalarıyla birlikte yaşamaya hazır hale getirecek psikolojik donanımdan mahrum kalacaklarını, dost ve eş olmak için psikolojik yeterlilikten uzak olacaklarını umarım anlatabilmişizdir.
Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun en editöryel politikasını yansıtmayabilir.
Bu yazı ilk kez 30 Nisan 2026’da yayımlanmıştır.



