50 yaşını geçmiş çiftlerin “gri” denilen boşanmaları da dâhil olmak üzere tüm dünyada ve ülkemizde boşanmalar artıyor. Gençler artık evliliğe değil de tek başına solo yaşamaya daha sıcak bakıyorlar. Dahası her nasılsa evlenmiş gençler bu kez çocuk yapmaya yanaşmıyorlar. Böyle ifadelerin sıkça yer aldığı ve günümüzde ailenin yaşadığı sorunları, tehlikeleri ele alan raporlar, makaleler, kitaplar artıyor. İki yıl önce bendeniz de Aile ve Aşk Üzerine (Kapı Yayınları) başlıklı bir kitap yazıp böyle konuları tartışmaya çalıştım, birçok platformda bu sorunları dile getirmeye gayret ettim, ediyorum.
Okuduğunuz yazıdaki konudan ise bu kitapta hiç bahsetmedim. Daha ziyade aile ve evlilik aleyhine işleyen günümüzdeki sürecin temel nedeni olarak yaşama ve düşünme tarzındaki bireyciliğe ama bireysel kararların da özgür iradeyle değil teknomedyatik dünyanın çıkarları doğrultusundaki zihin işleyişi ve inşasına bağlı alındığına dikkat çekmeye çalıştım.
Hâlâ bu fikrime bağlıyım; Hz. Ali’ye atfedilen “Nasıl inandığınız nasıl yaşayacağınızı pek belirleyemez ama nasıl yaşadığınız nasıl inanacağınızı belirler” sözünün geçerli olduğunu düşünüyorum. Yaşadığımız dünyada sözüm ona “tercihlerinden yola çıkarak insanı daha mutlu etme” mottosunun aslında büyük bir aldatmaca olduğu, gerçek ya da sanal piyasayı yönlendiren çıkarcı aklın ve ihtirasın insanlığımızın, değer ve erdemlerimizin köküne kibrit suyu döktüğü kanaatindeyim.
Çocuk yetiştirme pratiklerimizden yaşama amaç ve ideallerimize kadar varoluşumuz hayata geçirmeye çalıştığımız tüm alanlarda gerçek ya da sanal piyasa aktörlerinin isteklerine göre davrandığımızı gayet berrak biçimde gözlemliyorum.
Geçenlerde eski bir yazım üzerine düşünürken, tüm bunların nedenlerine dair kafamda yeni bir ışık çaktı. Şimdi müsaade ederseniz bana “ışık” gibi gelen bu fikrimi paylaşmak istiyorum. Eski yazımdaki görüşlerimi önce 2004 yılında Psikiyatri Bahar Sempozyumu’nda, 2005 yılında Boğaziçi Üniversitesi’nde yapılan III. Ulusal Aile ve Evlilik Terapileri Kongresi’nde sunmuş, daha sonra yayınlamıştım. Dileyen aşağıda özetleyeceğim bu yazının tam metnine şuradan ulaşabilir: https://erolgoka.net/insanin-buyuk-secimi-tek-mi-cift-mi/
Psikiyatri ve psikolojik bilimler çiftlere nasıl yardım etmeye çalışıyor?
Günümüzde psikolojik rahatsızlıkların nedenlerine yönelik neredeyse tüm açıklama modelleri, bireysel psikoloji kökenli, hep insan tekinin psikolojisi hakkında geliştirilmiş teorilere dayanıyor. Elbette ülkemizde ve tüm dünyada eşlerle ilgilenen, “aile ve çift terapisi” konusunda gerek psikiyatride gerek psikolojik bilimlerde uzmanlaşmış meslektaşlarımız var. Geçen yıllarda yapılan mevzuat değişiklikleriyle şöyle ya da böyle aile alanında eğitim almış kimselerin, sertifikasyon için yeterli teorik ve pratik çalışmaları tamamladıktan sonra “aile danışmanı” olarak görev yapmalarına da imkân verildi.
Şüphesiz, dünyadaki benzerleri gibi ülkemizdeki aile ve çift terapistleri, aile danışmanları, “ilişki”ler konusundaki bilgisel, gözlemsel ve deneyimsel donanımları, sorunları kavrama ve çözmedeki teknik becerileri ölçüsünde kendilerine başvuranlara faydalı oluyorlardır.
Ancak kabul etmeliyiz ki, özellikle çift terapistleri, kendilerini meslekleri gereği bir “ilişki”nin karşısında ve içinde buluyorlar. Çiftler, onların karşısına “çift” olarak gittikleri için, onlar haklı olarak “Bunlar sahiden çift mi?” diye sormuyorlar. Yok yok, kastettiğim yaşamın cirit oyununa benzer yanına dair bir işaret değil. “Nereden biliyorsunuz karşınıza gelenlerin gerçek çift olduklarını!” demek istemiyorum. Aklım başka yerde, bir insanın kendisini tek mi ya da çift mi olarak algıladığının psikolojik temellerinde…
Düşünme tarzım çok basit: Her toplumsal ilişki gibi, çift ilişkisinde de ilişkiye bir unsur olarak katılabilmek için bir insanın o ilişkiye uygun, ilişkinin gereklerini yerine getirebilecek bir bireysel psikolojik donanıma ve bir benlik algısına (kimliğe) sahip olması gerekir. Bu nedenle “Karşınızdakiler sahiden çift mi?” diye sorarken, onlardan her biri “çift olma”yı, bireysel psikolojisinin, benliğinin, kimliğinin birer parçası haline getirebilmiş mi, onları çift olarak kabul etmeden önce asıl buna bakmak gerekir demek istiyorum.
Karşımızdakilerin “çift” olduklarına karar verebilmek için, yalnızca eşlerden birinin değil, her ikisinin birden “çift” olmayı kendi kimliklerinin içinde sindirmiş olduğunu görmek gerekir. Bizim uzaktan işaret etmeye çalıştığımız bu gerçeği, şüphesiz aile ve çift terapistleri de biliyor, ona göre bir yol izliyorlardır ama yine de bu husus üzerinde daha fazla durmaya ihtiyaç var.
Özetlemeye çalıştığım 20 yıl önceki yazının konusu tam da buydu. Hukuki ve toplumsal açıdan yapılmış ön kabulleri ve ona göre ortaya çıkan görünümleri bir an için hariç tutarsak, sadece psikolojik gelişim açısından “tek” ya da “çift” olmak üzerinde düşünmek…
Yaşamın bir gereği olarak toplumsal roller üstleniyoruz; eş veya bir toplumsal grup üyesi rollerine giriyoruz. Ama bu rollerde oynamamız, hepimizin bu rolleri benliğimizin, kimliğimizin bir parçası olarak yapabildiğimizi göstermez. “Rol” başka şeydir, “benlik ve kimlik davranışı” başka şey…
“Çift” görünümlü “tek” olur mu?
Demem şu ki, karşımıza hangi kılıkta, kimin eşi, kimin sevgilisi olarak gelirlerse gelsinler, ne kadar çiftmiş gibi görünürlerse görünsünler bazı insanlar “tek”tir. Bireysel psikolojileri, benlik algıları, gerçek kimlikleri asla “çift” olmaya uygun değildir. Bunlar evli, bekâr, kadın, erkek, genç, yaşlı, aşık veya yalnız olabilirler ama bu görünüşler, yani rol gereği yapılanlar önemli değildir. İyi alınmış bir kişisel öykü tüm gerçekliği ortaya serer.
“Çift olmak” kişisel gelişimde alınan yolun sonucu olarak birçok görevi, sorumluluğu yerine getirebilecek bir paylaşma ve ait olma hissi gerektirir. Kişisel yetenekleri, duygusal repertuvarları, zekâları, toplumsal becerileri ne olursa olsun, insanların bir kısmı asla “çift olma”nın gereklerini yap(a)mazlar. Daha doğrusu psikolojik gelişimleri onları böyle bir tercih yapmamaya, “tek” yaşamaya doğru itmiştir.
“Tek” yaşamaktan kastımın ne olduğunu bir örnekle biraz daha açmak istiyorum. Örnekten de anlaşılabileceği gibi, aslında onlar hiç de az değiller, çevremize şöyle bir baksak, onlardan mutlaka bir tanıdığımız vardır. Onlar genellikle gündelik yaşantılar sırasında yanlışlıkla “bencil”, “sorumsuz” gibi isimler verdiğimiz kimseler arasındadırlar.
Örneğim bir filmden. “Aşkın Sınırları” (Breaking-up) filminde oyuncular Selma Hayek ve Russell Crowe, coşkulu bir aşk yaşayan ama asla anlaşamayan bir çifti canlandırırlar. Sık sık ayrılmaya karar verirler ama her seferinde coşkusu daha da artan sevişmelerle bir araya gelirler. Bu fasit daire, bıktırırcasına böyle sürer.
Yine bir sevişmeli-kavuşmanın gece yarısı erkek, uyuyan kadına haber vermeden kalkıp gitmek ister. Adam ayakkabısını yatağın altında ararken kadın uyanır ve aralarında şöyle bir diyalog geçer:
Kadın: “Lütfen gecenin bir yarısında hırsız gibi çekip gitme! Sanki korkunç bir hata yapmış, polis gelmeden gitmen lazımmış gibi… Böyle yapınca ben de seni üzdüğümü, gece yarısında boğmaya kalktığımı düşünüp suçlanıyorum. Bir kez olsun seviştikten sonra bana sarılıp güzel bir uyku uyu… Hadi gidip yatalım, sabah beraber uyanalım…
Erkek: Sorunum senle değil, beni asla hayal kırıklığına uğratmadın… Asla asla asla (kadını öper)… Uyanıyorum, kendime geldiğimde korkuyorum, buralardan gitmek istiyorum. Kötü bir şey olduğu için değil. Ama burada seninle beraberken başka her şey çok uzaklarda kalıyor. Ben, yaşamım, her gün yaptıklarım, kim olduğum hepsini birden kaybediyorum. Uyanıyorum, hepsi yok oluyor. Ben yok oldum, diyorum. Dönmek ve hâlâ var olup olmadıklarına bakmak zorundayım. Hâlâ orda mıyım bilmeliyim. Çünkü burada kim olduğumu bilmiyorum. Burada kayboluyorum.
Kadın: Bu o kadar kötü bir şey mi?
Erkek: Hayır sebep bu değil, kesinlikle kötü bir şey yok. Sorun bunun iyi ya da kötü olması değil ama her şeyi ele geçiriyor.
Kadın: Aşkın her şeyi değiştirmesi gerekiyor, Steve!
Erkek: Aşk bitebilir, ama sahip olduğum diğer şeyleri de korumalıyım. Tek varlığım aşk olursa bittiğinde ben kimim?”
Steve, rolündeki Russell Crowe, benim tek olmayı seçmiş dediğim insanın örneğidir ve aktardığım diyalogda “tek” insanın iç dünyasını simgeleyen çok önemli ifadeleri dile getirir.
Şimdi çift terapistleri haklı olarak diyecekler ki, bu çift bize başvursaydı, biz onların ayrılmalarını kolaylaştıracak bir yardım sunabilirdik. Kesinlikle haklılar. Ama ben olsam, çift terapisi öncesi bireysel görüşmelerde Steve’in “tek” yaşamayı seçmiş bir kişi olduğunu anladıktan sonra, Steve ile bireysel görüşmeyi yeğlerdim. Çünkü birbirlerine ne kadar tutkuyla arzu duyarlarsa duysunlar, bu insanlar, Steve’in “tek” olması yüzünden, henüz “çift” olmayı başaramamışlardır. “Çift olma” tercihi, ancak bireysel psikolojik gelişimleri sırasında, benlikleri özel bazı donanımlara sahip olan kimselerce yapılabilir.
Evet, “çift olma” üzerine bu son cümle, sözünü ettiğimin yazımın şifresiydi. Bu cümledeki tespitin bugün aile ve evlilik manzaralarıyla alakalı olduğunu sanıyorum. Siz de düşünün, ben de düşüneyim; sözünü ettiğim şifre ile günümüzün bağlantısını bir başka yazıda anlatmaya çalışayım, olmaz mı?
Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.
Bu yazı ilk kez 16 Nisan 2026’da yayımlanmıştır.



