1998 Fransa: Küresel hareketliliğin ve göçmen çocuklarının kupası

Kupa’nın Anlattığı Dünya yazı dizisinde 1998’e gidiyoruz. Küreselleşme futbolu nasıl dönüştürdü? Bosman kararıyla oyuncular gerçekten “serbest” mi oldu? ABD–İran maçı sahada mı oynandı, yoksa tarihin gölgesinde mi? Fransa’nın şampiyonluğu bir başarı hikâyesi mi, yoksa kimlik tartışmalarının başlangıcı mı? Dr. Altay Atlı yazdı.

Küreselleşme, beraberinde getirdiği tüm sorunlara, iniş ve çıkışlarına rağmen bugün içinde yaşadığımız dünyanın bir gerçeği. Malların, sermayenin, bilginin ve insanların ulusal sınırları aşarak giderek daha entegre bir dünya ekonomisi ve toplumu oluşturması olarak tanımlanabilecek olan küreselleşme, Soğuk Savaş’ın sona ermesi ve buna paralel olarak teknoloji alanındaki ciddi atılımlarla birlikte 1990’lardan itibaren dünyayı şekillendirmeye başladı. Bu sürecin arkasındaki en güçlü itici güçlerden biri hızla yaygınlaşan, bilginin dolaşımını benzeri görülmemiş bir hız ve ölçekte mümkün kılarak dünyayı daha önce hiç olmadığı kadar birbirine bağlayan internet oldu. Nitekim 1998 Dünya Kupası da yalnızca televizyon ekranlarından değil, aynı zamanda internet üzerinden takip edilen ilk büyük küresel spor organizasyonlarından biri olacaktı. Futbolseverler artık dünyanın dört bir yanından en güncel haberlere, maç analizlerine ve gelişmelere anlık olarak erişebiliyorlardı.

Diğer taraftan küreselleşmenin en görünür boyutlarından biri de bireylerin hareketliliğiydi. Göç, diaspora toplulukları ve çok kültürlü toplumlar, özellikle Avrupa’da gündelik hayatın ayrılmaz bir parçası hâline gelmeye başladılar. Bu hareketlilik futbolu da derinden etkiledi; oyuncuların kökenleri ile temsil ettikleri ülkeler arasındaki bağlar daha karmaşık hâle gelirken, milli takımlar giderek daha fazla çok kültürlü kimlikleri yansıtmaya başladı. 1998 Dünya Kupası bu dönüşümün tam ortasında düzenlenecek, bir taraftan futbolun küresel ölçekte ulaştığı ekonomik ve kültürel gücü sergilerken, diğer taraftan bu yeni dünyanın beklentilerini, çelişkilerini ve kırılganlıklarını da sahaya taşıyacaktı.

Küreselleşme futbol kadrolarını nasıl değiştirdi?

1990’larda küreselleşmenin en temel unsurlarından birisi olarak kendisini güçlü bir şekilde hissettiren bireylerin hareketliliği, 1998 Dünya Kupası’na katılacak takımların kadrolarında da son derece somut bir biçimde gözlemleniyordu. Turnuvada takımların kadrolarında yer alan toplam 704 futbolcunun %62’si kulüp kariyerini Avrupa’da sürdürüyor ve bu durum Avrupa’yı açık biçimde küresel futbolun “çekirdek ekonomisi” hâline getiriyordu.

Avrupa ligleri yalnızca kendi içlerinden değil, diğer kıtalardan da yoğun biçimde oyuncu çekiyordu. Örneğin Afrika milli takımlarındaki oyuncuların yaklaşık %67’si kıta dışında, büyük ölçüde Avrupa’da oynarken, Güney Amerikalı oyuncuların da %37’si yurtdışında, çoğunlukla İtalya ve İspanya liglerinde forma giyiyordu.

Bazı durumlarda bu bağımlılık daha da çarpıcıydı. Nijerya milli takımındaki oyuncuların tamamı yurtdışında forma giyiyordu. Bu tablo, elit futbolcu hareketliliğinin artık istisnai bir durum değil, küresel futbol ekonomisinin yapısal bir unsuru haline geldiğini açıkça ortaya koyuyordu.

Bosman kararı futbolun emek düzenini nasıl dönüştürdü?

Bu sürecin en kritik dönüm noktalarından birisi ise Belçikalı futbolcu Jean-Marc Bosman’ın açtığı dava sonucunda ortaya çıkan “Bosman Kuralı” oldu. Bosman, sözleşmesi sona ermesine rağmen kulübünün kendisini başka bir takıma yüksek bir bonservis bedeli olmadan bırakmaması üzerine konuyu Avrupa Adalet Divanı’na taşıdı. 1995’te verilen karar, yalnızca Bosman’ın şahsi kariyerini değil, tüm Avrupa futbolunun kaderini değiştirdi. Sözleşmesi biten oyuncuların serbestçe transfer olabilmesinin önü açıldı ve Avrupa Birliği içinde yabancı oyuncu kotaları hukuken geçersiz hale geldi. Böylece futbolcular ilk kez gerçek anlamda “serbest işgücü” statüsü kazandı. Bu yeni düzen, özellikle ekonomik olarak güçlü Batı Avrupa liglerinin daha geniş bir yetenek havuzuna erişmesini sağlarken oyuncu hareketliliğini de dramatik biçimde artırdı. 1998’e gelindiğinde Dünya Kupası, artık yalnızca ulusal liglerin ürünü olan takımların değil, küresel bir emek piyasasında şekillenen, farklı ülkelerde yetişmiş oyuncuların buluştuğu bir alan haline gelmişti.

Küreselleşmenin bir diğer yansıması ise turnuva formatının genişlemesinde görüldü. Fransa 1998 ile birlikte Dünya Kupası finallerine katılan takım sayısı 24’ten 32’ye çıkarıldı ve bu şekilde futbolun zirvesi coğrafi olarak daha kapsayıcı hâle geldi. Afrika, Asya ve Kuzey Amerika’dan daha fazla takım turnuvada yer bulurken, daha önce sınırlı temsil edilen futbol coğrafyaları küresel sahnede görünürlük kazandılar. Bu genişleme, FIFA’nın futbolu gerçekten “küresel bir oyun” hâline getirme hedefiyle örtüştüğü gibi, aynı zamanda küreselleşmenin temel dinamiklerinden biri olan kapsayıcılık eğilimini de yansıtıyordu.

Dünya Kupası genişlerken kimler sahneye çıktı?

Bu anlamda küreselleşmenin sahadaki en canlı örneklerinden biri ise Jamaika’nın Dünya Kupası finallerine ilk kez katılması oldu. ABD ve Meksika gibi güçlü rakiplerden puan almayı başararak finallere katılmaya hak kazanan Jamaikalılar için bu, dünya sahnesine çıkmak adına önemli bir fırsattı. Takım, Brezilyalı teknik direktör René Simões’in liderliğinde hem yerel oyuncuları geliştirmeyi hem de özellikle Birleşik Krallık’taki Jamaika diasporasından futbolcuları milli takıma kazandırmayı hedefledi. Fransa’ya giden kadronun önemli bir bölümü de İngiltere’de doğmuş ya da orada yetişmiş oyunculardan oluşuyordu ve bu durum, göç ve diaspora ağlarının milli takımların oluşumundaki rolünü açıkça ortaya koyuyordu. “Reggae Boyz” adıyla popülerleşen takımın Dünya Kupası’ndaki performansı sınırlı kalsa da Japonya karşısında elde ettikleri galibiyetle bir anlamda herkesin kupadaki ikinci takımı oldular.

Turnuvaya ilk kez katılan diğer bir ülke de Hırvatistan’dı; ancak bu takımın durumu, küreselleşmenin kapsayıcılığından ziyade sona ermiş bir küresel düzenin ardından yeni düzenin şekillendirilmesinde yaşanan sıkıntıları ve belirsizlikleri de gösterir nitelikteydi. Şöyle ki, Yugoslavya’nın dağılmasından sonra 1998 Dünya Kupası elemelerine katılan Hırvatistan, Bosna-Hersek ve Slovenya aynı Avrupa eleme grubunda yer almışlar ve bu gruptan Hırvatistan çıkarak finallere katılmaya hak kazanmıştı. Bu arada, diğer bir eleme grubunda ise “Yugoslavya Federal Cumhuriyeti” adı altında bir takım vardı ve Sırp ile Karadağlı futbolculardan oluşan bu takım da grupta İspanya’nın ardından finallere gitmeye hak kazanmıştı. Birleşmiş Milletler yaptırımları nedeniyle 1994 Dünya Kupası’na ve 1996 Avrupa Şampiyonası’na katılamayan bu ekip, 1998’de yeniden sahneye çıkarken aslında eski Yugoslav futbol geleneğinin devamı niteliğindeydi. Bu iki takımın aynı turnuvada yer alması, Soğuk Savaş sonrası dönemde ulus-devletlerin yeniden şekillenmesi, kimliklerin parçalanması ve yeniden inşası gibi süreçlerin futboldaki en çarpıcı yansımalarından birini oluşturdu.

Yeni devletler sahneye çıkarken futbol neyi yansıttı?

Yugoslavya ile Hırvatistan, 1998 Dünya Kupası’nda karşı karşıya gelmediler. Yugoslav takımı son 16 turunda Hollanda’ya yenilip turnuvaya veda ederken, golcüsü Davor Šuker’in öncülüğünde Hırvatlar son 16’da Romanya’yı yendikten sonra çeyrek finalde de Almanya’yı 3-0 gibi bir skorla kupanın dışına iterek büyük bir başarıya imza attılar. Yarı finalde ev sahibi Fransa’ya 2-1 mağlup olan Hırvatistan, üçüncülük maçında ise Hollanda’yı mağlup etti.

1998 Dünya Kupası’nın en çok merakla beklenen eşleşmelerinden biri, ilk tur grup maçlarında Amerika Birleşik Devletleri ile İran’ı karşı karşıya getiren mücadele oldu. 1979’da İran’da gerçekleşen İran İslam Devrimi ile ABD’nin desteklediği Şah’ın devrilmesi ve aynı yılın Kasım ayında Tahran’daki ABD Büyükelçiliği’nin işgaliyle başlayan ve 444 gün süren rehine krizi iki ülke ilişkilerini kopma noktasına getirmişti. 1990’lara gelindiğinde ilişkiler hâlâ kopuk olsa da, 1997’de Muhammed Hatemi’nin cumhurbaşkanı olmasıyla nispi bir yumuşama süreci başladı. Bu yakınlaşmanın sembolik bir işareti olarak ABD Güreş Milli Takımı, Şubat 1998’de İran’da düzenlenen Takhti Kupası’na katıldı ve büyük ilgi gördü. Aynı yıl yaz aylarında oynanacak olan Dünya Kupası için kuralar çekildiğinde ise ABD ile İran, adeta kaderin bir cilvesi olarak aynı gruba düştüler.

Maç, Fransız organizatörler için ciddi bir güvenlik endişesi yarattı. Turnuva öncesinde El Kaide tarafından İngiltere ve ABD takımlarına yönelik olası terör saldırılarına dair istihbarat bulunuyordu. Bunun yanı sıra ABD-İran karşılaşmasının çeşitli gruplar tarafından propaganda amacıyla kullanılabileceği yönünde kaygılar da vardı. İran’da rejime muhalif Halkın Mücahitleri Örgütü mensuplarının maç için çok sayıda bilet aldığı da biliniyordu. Ancak korkulan olmadı; söz konusu örgüt sempatizanları yalnızca bayraklarını ve liderleri Mesud Recavi’nin fotoğraflarını açarak protesto gerçekleştirdiler, herhangi bir taşkınlık ya da şiddet yaşanmadı. Sahada ise maçı 2-1 İran kazandı.

ABD–İran maçı bir futbol karşılaşmasından fazlası mıydı?

Karşılaşma sonrasında iki takım oyuncularının birbirleriyle tokalaşması ve birlikte fotoğraf çektirmesi, sporun birleştirici gücünün simgesi olarak tüm dünya tarafından izlendi. ABD Başkanı Bill Clinton mesajında futbol diplomasisinin önemine değinerek İran takımını kutladı. Hatemi, takımın sergilediği dostluk ruhunu vurgularken galibiyetten duyduğu memnuniyeti dile getirdi. İran’ın dini lideri Ali Hamaney ise bu galibiyeti İslam Devrimi’nin bir başarısı olarak yorumladı ve “rakip güçlü de olsa yenilginin acı tadını tattı” ifadelerini kullandı.

Fransa 1998’de oynanan ABD-İran maçında tüm dünya umut verici ve olumlu görüntülere tanıklık etti. Ancak bu karşılaşma, iki ülke arasında kalıcı bir uzlaşma yaratmaya yetmedi. Aksine, spor diplomasisinin doğası gereği sınırlı bir araç olduğunu; arka planda ilerleyen kapsamlı diplomatik süreçler olmadan, tek başına derin siyasi sorunları çözmek için yeterli olamayacağını açık biçimde ortaya koydu. Bu arada her iki takım da gruplarında Almanya ile Yugoslavya’nın ardında kalarak ilk turda turnuvaya veda ettiler.

Ev sahibi Fransa ilk turu rahat geçse de sonrasında zorlanmaya başladı. Son 16 turunda Paraguay’ı uzatmada 1-0 ile geçebildiler, çeyrek finalde ise İtalya’yı penaltılarda mağlup ettiler. Yarı finalde turnuvanın flaş takımı Hırvatistan’a karşı alınan 2-1’lik galibiyet Fransa’yı finale taşıdı. Finalde ise rakip, güçlü ve bir önceki kupanın galibi Brezilya olacaktı.

Ronaldo neden oynadı?

Ev sahibi olmanın avantajı Fransa’da olsa da finalin favorisi Brezilya olarak gösteriliyordu ve 21 yaşındaki golcüsü Ronaldo’nun turnuva boyunca sergilediği üstün performansla takımın kupaya uzanması bekleniyordu. Maçtan önce esame listeleri basına dağıtıldığında, Ronaldo’nun teknik direktör Mario Zagallo tarafından ilk 11’e alınmadığı görüldü. Sakat mıydı? Yoksa başka bir sorun mu vardı? Derken maça dakikalar kala Ronaldo yeniden 11’e alındı. Madem alınmamasını gerektiren bir sebep vardı, neden şimdi maçın hemen öncesinde geri gelmişti? Bu konuların üzerinde hâlâ bir giz perdesi var.

Ronaldo’nun gerçekten oynayacak durumda olmadığı, ancak milyonlarca dolar harcayarak Brezilya milli takımının sponsorluğunu alan firmanın baskısı üzerine yeniden ilk 11’e alındığı sıklıkla ifade ediliyor. Final maçı boyunca Ronaldo’nun hiçbir varlık gösterememesi ve tabir yerindeyse bir ruh gibi dolaşması da gerçekten bir sorun yaşadığı tezini destekliyor.

Sonuçta Paris’teki Stade de France’da 75 bin kişinin izlediği final maçında ne Ronaldo ne de Brezilya bekleneni verebildi. Fransa, rakibini Zinedine Zidane’ın iki ve Emmanuel Petit’in bir golüyle 3-0 mağlup ederek kupayı kazandı.

Fransa’nın çok kültürlü kadrosu neyi temsil ediyordu?

Zidane, Cezayir kökenli bir göçmen ailesinin çocuğuydu. Kupayı kazanan takımın tamamı aslında Fransa’nın göçlerle oluşan çok etnili yapısını temsil eder nitelikteydi. Örneğin Christian Karembeu Yeni Kaledonya’da, Patrick Vieira Senegal’de, Marcel Desailly Gana’da doğmuştu. Diğer taraftan birçok oyuncu da Fransa’da doğmuşsa da Zidane gibi ikinci kuşak göçmendi; Cezayir’in yanı sıra Guadeloupe, Ermenistan, Portekiz ve Arjantin kökenli futbolcular vardı kadroda. Ve her şeyden önemlisi, bu takım Fransa’ya dünya şampiyonluğunu getirmişti.

Zidane ve arkadaşları, küresel hareketlilikler ve göç dalgaları üzerinden şekillenen bir dünyada, hızla çok kültürlü bir yapıya yönelen Avrupa’da, Fransa’nın başarısının bir sembolü olarak gösterildiler. Tarihçi Benjamin Stora, 1998 Dünya Kupası ile ilgili şöyle yazıyordu: “Böylece Fransa tarihinde bir dönem kapanmıştır; çünkü artık görülmüştür ki bir birey aynı anda hem Cezayir milliyetçisi babasına hem de Fransa’ya sadık olabilir; aynı anda hem Müslüman hem de tam anlamıyla bir Fransız olabilir.”

Takımın Fransızlığını vurgulayan “bleu-blanc-rouge” (mavi-beyaz-kırmızı) ifadesi, etnik çeşitliliğe vurgu yapan “black-blanc-beur” (siyah-beyaz-Arap) şeklinde dönüştürülerek popülerlik kazandı. Ancak Dünya Kupası şampiyonluğu gibi büyük ve tam anlamıyla kolektif bir şekilde elde edilmiş bir başarı bile toplumdaki yapısal bazı uçurumları kapatmaya yetmeyecekti. O dönemde bile basında ve akademik çevrelerde “göçmen çocukları Fransa’ya kupayı getirirlerse Fransız olarak kabul ediliyorlar, ama suç işleyip hapse girerlerse sadece göçmen oldukları vurgulanıyor” şeklinde haklı uyarılar vardı.

Şampiyonluk kimlik tartışmalarını bitirdi mi?

İlerleyen yıllar bu uyarıların haklılık payı olduğunu gösterdi. 2011 yılında Fransız Futbol Federasyonu yetkililerinin ve dönemin milli takım teknik direktörü (ve 1998 kadrosunda oyuncu olarak bulunan, ancak yarı finalde kırmızı kart gördüğü için final maçında forma giyemeyen) Laurent Blanc’ın, Fransa genelindeki futbol akademilerindeki siyahi ve Arap kökenli oyuncuların oranını %30 ile sınırlamayı tartıştıkları ortaya çıktı. Fransız futbolunun fiziksel yapıdan ziyade teknik beceriye odaklanması gerektiği bahanesiyle belirli etnik kökenlere kota uygulanmak istendiği iddia edilmiş ve ülke çapında büyük bir ırkçılık tartışması başlamıştı. Olayın ardından yürütülen soruşturmalarda Blanc aklandı, ancak bu kriz Fransız ulusal kimliği ve spor dünyasındaki ayrımcılık üzerine derin izler bıraktı.

1998 Dünya Kupası, küreselleşme ve göçün dönüştürdüğü yeni dünya düzeninin sahada görünür hâle gelmesiyle hatırlanır. Oyuncu hareketliliğinin hızlandığı, diasporaların milli takımların ayrılmaz bir parçasına dönüştüğü ve futbol emek piyasasının giderek Avrupa merkezli küresel bir yapıya evrildiği bu dönem, ulusal kimlik ile küresel aidiyet arasındaki sınırların giderek daha geçirgen hale geldiğini gösterdi. Fransa’nın çok etnili kadrosundan Jamaika ve Hırvatistan örneklerine, Bosman sonrası serbestleşen futbol işgücünden Afrika ve Güney Amerika’dan Avrupa’ya uzanan oyuncu akışına kadar turnuva, göçün ekonomik ve toplumsal bir olgu olduğu kadar kültürel ve sembolik bir güç de olduğunu ortaya koydu. Aynı zamanda bu süreç, bir taraftan kapsayıcılığı ve temsil imkânlarını artırırken, diğer taraftan eşitsizlikleri ve kimlik gerilimlerini de daha fazla görünür kıldı. Böylelikle 1998 Fransa Dünya Kupası, hayatımıza yeni giren ve içinde yaşadığımız dünyayı hızla şekillendirmeye başlayan küreselleşmenin vaatleri ile çelişkilerinin aynı futbol sahasında yan yana durduğu, modern dünyanın göç kavramının ve insanların hareketliliği üzerinden yeniden kurulduğu bir dönemin sembolü olarak kayıtlara geçti.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun en editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 1 Mayıs 2026’da yayımlanmıştır.

Altay Atlı
Altay Atlı
Dr. Altay Atlı - Küresel ekonomik ilişkiler ve uluslararası piyasalar üzerine danışmanlık hizmetleri veren Atlı Global firmasının kurucu direktörü ve Sabancı Üniversitesi bünyesindeki İstanbul Politikalar Merkezi’nde kıdemli uzman. Aynı zamanda Koç Üniversitesi ile Boğaziçi Üniversitesi Asya Çalışmaları yüksek lisans programında dersler veriyor. İstanbul Özel Alman Lisesi mezunu olan Atlı, lisans derecesini Boğaziçi Üniversitesi İktisat Bölümü’nde tamamladı, Avustralya’nın Melbourne kentindeki Deakin University’de Uluslararası İşletme üzerine master yaptı ve doktorasını da yine Boğaziçi Üniversitesi’nde Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden aldı. Atlı, bir dönem Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu’nda (DEİK) araştırma koordinatörü olarak görev yaptı ve hâlen Türk Sanayicileri ve İş İnsanları Derneği’nin (TÜSİAD) Çin Çalışma Grubu uzman üyesi. Eski bir hentbol kalecisi olan Atlı, Türkiye Hentbol Federasyonu’nda da yönetim kurulu üyesi olarak görev aldı.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Son Eklenenler

1998 Fransa: Küresel hareketliliğin ve göçmen çocuklarının kupası

Kupa’nın Anlattığı Dünya yazı dizisinde 1998’e gidiyoruz. Küreselleşme futbolu nasıl dönüştürdü? Bosman kararıyla oyuncular gerçekten “serbest” mi oldu? ABD–İran maçı sahada mı oynandı, yoksa tarihin gölgesinde mi? Fransa’nın şampiyonluğu bir başarı hikâyesi mi, yoksa kimlik tartışmalarının başlangıcı mı? Dr. Altay Atlı yazdı.

Küreselleşme, beraberinde getirdiği tüm sorunlara, iniş ve çıkışlarına rağmen bugün içinde yaşadığımız dünyanın bir gerçeği. Malların, sermayenin, bilginin ve insanların ulusal sınırları aşarak giderek daha entegre bir dünya ekonomisi ve toplumu oluşturması olarak tanımlanabilecek olan küreselleşme, Soğuk Savaş’ın sona ermesi ve buna paralel olarak teknoloji alanındaki ciddi atılımlarla birlikte 1990’lardan itibaren dünyayı şekillendirmeye başladı. Bu sürecin arkasındaki en güçlü itici güçlerden biri hızla yaygınlaşan, bilginin dolaşımını benzeri görülmemiş bir hız ve ölçekte mümkün kılarak dünyayı daha önce hiç olmadığı kadar birbirine bağlayan internet oldu. Nitekim 1998 Dünya Kupası da yalnızca televizyon ekranlarından değil, aynı zamanda internet üzerinden takip edilen ilk büyük küresel spor organizasyonlarından biri olacaktı. Futbolseverler artık dünyanın dört bir yanından en güncel haberlere, maç analizlerine ve gelişmelere anlık olarak erişebiliyorlardı.

Diğer taraftan küreselleşmenin en görünür boyutlarından biri de bireylerin hareketliliğiydi. Göç, diaspora toplulukları ve çok kültürlü toplumlar, özellikle Avrupa’da gündelik hayatın ayrılmaz bir parçası hâline gelmeye başladılar. Bu hareketlilik futbolu da derinden etkiledi; oyuncuların kökenleri ile temsil ettikleri ülkeler arasındaki bağlar daha karmaşık hâle gelirken, milli takımlar giderek daha fazla çok kültürlü kimlikleri yansıtmaya başladı. 1998 Dünya Kupası bu dönüşümün tam ortasında düzenlenecek, bir taraftan futbolun küresel ölçekte ulaştığı ekonomik ve kültürel gücü sergilerken, diğer taraftan bu yeni dünyanın beklentilerini, çelişkilerini ve kırılganlıklarını da sahaya taşıyacaktı.

Küreselleşme futbol kadrolarını nasıl değiştirdi?

1990’larda küreselleşmenin en temel unsurlarından birisi olarak kendisini güçlü bir şekilde hissettiren bireylerin hareketliliği, 1998 Dünya Kupası’na katılacak takımların kadrolarında da son derece somut bir biçimde gözlemleniyordu. Turnuvada takımların kadrolarında yer alan toplam 704 futbolcunun %62’si kulüp kariyerini Avrupa’da sürdürüyor ve bu durum Avrupa’yı açık biçimde küresel futbolun “çekirdek ekonomisi” hâline getiriyordu.

Avrupa ligleri yalnızca kendi içlerinden değil, diğer kıtalardan da yoğun biçimde oyuncu çekiyordu. Örneğin Afrika milli takımlarındaki oyuncuların yaklaşık %67’si kıta dışında, büyük ölçüde Avrupa’da oynarken, Güney Amerikalı oyuncuların da %37’si yurtdışında, çoğunlukla İtalya ve İspanya liglerinde forma giyiyordu.

Bazı durumlarda bu bağımlılık daha da çarpıcıydı. Nijerya milli takımındaki oyuncuların tamamı yurtdışında forma giyiyordu. Bu tablo, elit futbolcu hareketliliğinin artık istisnai bir durum değil, küresel futbol ekonomisinin yapısal bir unsuru haline geldiğini açıkça ortaya koyuyordu.

Bosman kararı futbolun emek düzenini nasıl dönüştürdü?

Bu sürecin en kritik dönüm noktalarından birisi ise Belçikalı futbolcu Jean-Marc Bosman’ın açtığı dava sonucunda ortaya çıkan “Bosman Kuralı” oldu. Bosman, sözleşmesi sona ermesine rağmen kulübünün kendisini başka bir takıma yüksek bir bonservis bedeli olmadan bırakmaması üzerine konuyu Avrupa Adalet Divanı’na taşıdı. 1995’te verilen karar, yalnızca Bosman’ın şahsi kariyerini değil, tüm Avrupa futbolunun kaderini değiştirdi. Sözleşmesi biten oyuncuların serbestçe transfer olabilmesinin önü açıldı ve Avrupa Birliği içinde yabancı oyuncu kotaları hukuken geçersiz hale geldi. Böylece futbolcular ilk kez gerçek anlamda “serbest işgücü” statüsü kazandı. Bu yeni düzen, özellikle ekonomik olarak güçlü Batı Avrupa liglerinin daha geniş bir yetenek havuzuna erişmesini sağlarken oyuncu hareketliliğini de dramatik biçimde artırdı. 1998’e gelindiğinde Dünya Kupası, artık yalnızca ulusal liglerin ürünü olan takımların değil, küresel bir emek piyasasında şekillenen, farklı ülkelerde yetişmiş oyuncuların buluştuğu bir alan haline gelmişti.

Küreselleşmenin bir diğer yansıması ise turnuva formatının genişlemesinde görüldü. Fransa 1998 ile birlikte Dünya Kupası finallerine katılan takım sayısı 24’ten 32’ye çıkarıldı ve bu şekilde futbolun zirvesi coğrafi olarak daha kapsayıcı hâle geldi. Afrika, Asya ve Kuzey Amerika’dan daha fazla takım turnuvada yer bulurken, daha önce sınırlı temsil edilen futbol coğrafyaları küresel sahnede görünürlük kazandılar. Bu genişleme, FIFA’nın futbolu gerçekten “küresel bir oyun” hâline getirme hedefiyle örtüştüğü gibi, aynı zamanda küreselleşmenin temel dinamiklerinden biri olan kapsayıcılık eğilimini de yansıtıyordu.

Dünya Kupası genişlerken kimler sahneye çıktı?

Bu anlamda küreselleşmenin sahadaki en canlı örneklerinden biri ise Jamaika’nın Dünya Kupası finallerine ilk kez katılması oldu. ABD ve Meksika gibi güçlü rakiplerden puan almayı başararak finallere katılmaya hak kazanan Jamaikalılar için bu, dünya sahnesine çıkmak adına önemli bir fırsattı. Takım, Brezilyalı teknik direktör René Simões’in liderliğinde hem yerel oyuncuları geliştirmeyi hem de özellikle Birleşik Krallık’taki Jamaika diasporasından futbolcuları milli takıma kazandırmayı hedefledi. Fransa’ya giden kadronun önemli bir bölümü de İngiltere’de doğmuş ya da orada yetişmiş oyunculardan oluşuyordu ve bu durum, göç ve diaspora ağlarının milli takımların oluşumundaki rolünü açıkça ortaya koyuyordu. “Reggae Boyz” adıyla popülerleşen takımın Dünya Kupası’ndaki performansı sınırlı kalsa da Japonya karşısında elde ettikleri galibiyetle bir anlamda herkesin kupadaki ikinci takımı oldular.

Turnuvaya ilk kez katılan diğer bir ülke de Hırvatistan’dı; ancak bu takımın durumu, küreselleşmenin kapsayıcılığından ziyade sona ermiş bir küresel düzenin ardından yeni düzenin şekillendirilmesinde yaşanan sıkıntıları ve belirsizlikleri de gösterir nitelikteydi. Şöyle ki, Yugoslavya’nın dağılmasından sonra 1998 Dünya Kupası elemelerine katılan Hırvatistan, Bosna-Hersek ve Slovenya aynı Avrupa eleme grubunda yer almışlar ve bu gruptan Hırvatistan çıkarak finallere katılmaya hak kazanmıştı. Bu arada, diğer bir eleme grubunda ise “Yugoslavya Federal Cumhuriyeti” adı altında bir takım vardı ve Sırp ile Karadağlı futbolculardan oluşan bu takım da grupta İspanya’nın ardından finallere gitmeye hak kazanmıştı. Birleşmiş Milletler yaptırımları nedeniyle 1994 Dünya Kupası’na ve 1996 Avrupa Şampiyonası’na katılamayan bu ekip, 1998’de yeniden sahneye çıkarken aslında eski Yugoslav futbol geleneğinin devamı niteliğindeydi. Bu iki takımın aynı turnuvada yer alması, Soğuk Savaş sonrası dönemde ulus-devletlerin yeniden şekillenmesi, kimliklerin parçalanması ve yeniden inşası gibi süreçlerin futboldaki en çarpıcı yansımalarından birini oluşturdu.

Yeni devletler sahneye çıkarken futbol neyi yansıttı?

Yugoslavya ile Hırvatistan, 1998 Dünya Kupası’nda karşı karşıya gelmediler. Yugoslav takımı son 16 turunda Hollanda’ya yenilip turnuvaya veda ederken, golcüsü Davor Šuker’in öncülüğünde Hırvatlar son 16’da Romanya’yı yendikten sonra çeyrek finalde de Almanya’yı 3-0 gibi bir skorla kupanın dışına iterek büyük bir başarıya imza attılar. Yarı finalde ev sahibi Fransa’ya 2-1 mağlup olan Hırvatistan, üçüncülük maçında ise Hollanda’yı mağlup etti.

1998 Dünya Kupası’nın en çok merakla beklenen eşleşmelerinden biri, ilk tur grup maçlarında Amerika Birleşik Devletleri ile İran’ı karşı karşıya getiren mücadele oldu. 1979’da İran’da gerçekleşen İran İslam Devrimi ile ABD’nin desteklediği Şah’ın devrilmesi ve aynı yılın Kasım ayında Tahran’daki ABD Büyükelçiliği’nin işgaliyle başlayan ve 444 gün süren rehine krizi iki ülke ilişkilerini kopma noktasına getirmişti. 1990’lara gelindiğinde ilişkiler hâlâ kopuk olsa da, 1997’de Muhammed Hatemi’nin cumhurbaşkanı olmasıyla nispi bir yumuşama süreci başladı. Bu yakınlaşmanın sembolik bir işareti olarak ABD Güreş Milli Takımı, Şubat 1998’de İran’da düzenlenen Takhti Kupası’na katıldı ve büyük ilgi gördü. Aynı yıl yaz aylarında oynanacak olan Dünya Kupası için kuralar çekildiğinde ise ABD ile İran, adeta kaderin bir cilvesi olarak aynı gruba düştüler.

Maç, Fransız organizatörler için ciddi bir güvenlik endişesi yarattı. Turnuva öncesinde El Kaide tarafından İngiltere ve ABD takımlarına yönelik olası terör saldırılarına dair istihbarat bulunuyordu. Bunun yanı sıra ABD-İran karşılaşmasının çeşitli gruplar tarafından propaganda amacıyla kullanılabileceği yönünde kaygılar da vardı. İran’da rejime muhalif Halkın Mücahitleri Örgütü mensuplarının maç için çok sayıda bilet aldığı da biliniyordu. Ancak korkulan olmadı; söz konusu örgüt sempatizanları yalnızca bayraklarını ve liderleri Mesud Recavi’nin fotoğraflarını açarak protesto gerçekleştirdiler, herhangi bir taşkınlık ya da şiddet yaşanmadı. Sahada ise maçı 2-1 İran kazandı.

ABD–İran maçı bir futbol karşılaşmasından fazlası mıydı?

Karşılaşma sonrasında iki takım oyuncularının birbirleriyle tokalaşması ve birlikte fotoğraf çektirmesi, sporun birleştirici gücünün simgesi olarak tüm dünya tarafından izlendi. ABD Başkanı Bill Clinton mesajında futbol diplomasisinin önemine değinerek İran takımını kutladı. Hatemi, takımın sergilediği dostluk ruhunu vurgularken galibiyetten duyduğu memnuniyeti dile getirdi. İran’ın dini lideri Ali Hamaney ise bu galibiyeti İslam Devrimi’nin bir başarısı olarak yorumladı ve “rakip güçlü de olsa yenilginin acı tadını tattı” ifadelerini kullandı.

Fransa 1998’de oynanan ABD-İran maçında tüm dünya umut verici ve olumlu görüntülere tanıklık etti. Ancak bu karşılaşma, iki ülke arasında kalıcı bir uzlaşma yaratmaya yetmedi. Aksine, spor diplomasisinin doğası gereği sınırlı bir araç olduğunu; arka planda ilerleyen kapsamlı diplomatik süreçler olmadan, tek başına derin siyasi sorunları çözmek için yeterli olamayacağını açık biçimde ortaya koydu. Bu arada her iki takım da gruplarında Almanya ile Yugoslavya’nın ardında kalarak ilk turda turnuvaya veda ettiler.

Ev sahibi Fransa ilk turu rahat geçse de sonrasında zorlanmaya başladı. Son 16 turunda Paraguay’ı uzatmada 1-0 ile geçebildiler, çeyrek finalde ise İtalya’yı penaltılarda mağlup ettiler. Yarı finalde turnuvanın flaş takımı Hırvatistan’a karşı alınan 2-1’lik galibiyet Fransa’yı finale taşıdı. Finalde ise rakip, güçlü ve bir önceki kupanın galibi Brezilya olacaktı.

Ronaldo neden oynadı?

Ev sahibi olmanın avantajı Fransa’da olsa da finalin favorisi Brezilya olarak gösteriliyordu ve 21 yaşındaki golcüsü Ronaldo’nun turnuva boyunca sergilediği üstün performansla takımın kupaya uzanması bekleniyordu. Maçtan önce esame listeleri basına dağıtıldığında, Ronaldo’nun teknik direktör Mario Zagallo tarafından ilk 11’e alınmadığı görüldü. Sakat mıydı? Yoksa başka bir sorun mu vardı? Derken maça dakikalar kala Ronaldo yeniden 11’e alındı. Madem alınmamasını gerektiren bir sebep vardı, neden şimdi maçın hemen öncesinde geri gelmişti? Bu konuların üzerinde hâlâ bir giz perdesi var.

Ronaldo’nun gerçekten oynayacak durumda olmadığı, ancak milyonlarca dolar harcayarak Brezilya milli takımının sponsorluğunu alan firmanın baskısı üzerine yeniden ilk 11’e alındığı sıklıkla ifade ediliyor. Final maçı boyunca Ronaldo’nun hiçbir varlık gösterememesi ve tabir yerindeyse bir ruh gibi dolaşması da gerçekten bir sorun yaşadığı tezini destekliyor.

Sonuçta Paris’teki Stade de France’da 75 bin kişinin izlediği final maçında ne Ronaldo ne de Brezilya bekleneni verebildi. Fransa, rakibini Zinedine Zidane’ın iki ve Emmanuel Petit’in bir golüyle 3-0 mağlup ederek kupayı kazandı.

Fransa’nın çok kültürlü kadrosu neyi temsil ediyordu?

Zidane, Cezayir kökenli bir göçmen ailesinin çocuğuydu. Kupayı kazanan takımın tamamı aslında Fransa’nın göçlerle oluşan çok etnili yapısını temsil eder nitelikteydi. Örneğin Christian Karembeu Yeni Kaledonya’da, Patrick Vieira Senegal’de, Marcel Desailly Gana’da doğmuştu. Diğer taraftan birçok oyuncu da Fransa’da doğmuşsa da Zidane gibi ikinci kuşak göçmendi; Cezayir’in yanı sıra Guadeloupe, Ermenistan, Portekiz ve Arjantin kökenli futbolcular vardı kadroda. Ve her şeyden önemlisi, bu takım Fransa’ya dünya şampiyonluğunu getirmişti.

Zidane ve arkadaşları, küresel hareketlilikler ve göç dalgaları üzerinden şekillenen bir dünyada, hızla çok kültürlü bir yapıya yönelen Avrupa’da, Fransa’nın başarısının bir sembolü olarak gösterildiler. Tarihçi Benjamin Stora, 1998 Dünya Kupası ile ilgili şöyle yazıyordu: “Böylece Fransa tarihinde bir dönem kapanmıştır; çünkü artık görülmüştür ki bir birey aynı anda hem Cezayir milliyetçisi babasına hem de Fransa’ya sadık olabilir; aynı anda hem Müslüman hem de tam anlamıyla bir Fransız olabilir.”

Takımın Fransızlığını vurgulayan “bleu-blanc-rouge” (mavi-beyaz-kırmızı) ifadesi, etnik çeşitliliğe vurgu yapan “black-blanc-beur” (siyah-beyaz-Arap) şeklinde dönüştürülerek popülerlik kazandı. Ancak Dünya Kupası şampiyonluğu gibi büyük ve tam anlamıyla kolektif bir şekilde elde edilmiş bir başarı bile toplumdaki yapısal bazı uçurumları kapatmaya yetmeyecekti. O dönemde bile basında ve akademik çevrelerde “göçmen çocukları Fransa’ya kupayı getirirlerse Fransız olarak kabul ediliyorlar, ama suç işleyip hapse girerlerse sadece göçmen oldukları vurgulanıyor” şeklinde haklı uyarılar vardı.

Şampiyonluk kimlik tartışmalarını bitirdi mi?

İlerleyen yıllar bu uyarıların haklılık payı olduğunu gösterdi. 2011 yılında Fransız Futbol Federasyonu yetkililerinin ve dönemin milli takım teknik direktörü (ve 1998 kadrosunda oyuncu olarak bulunan, ancak yarı finalde kırmızı kart gördüğü için final maçında forma giyemeyen) Laurent Blanc’ın, Fransa genelindeki futbol akademilerindeki siyahi ve Arap kökenli oyuncuların oranını %30 ile sınırlamayı tartıştıkları ortaya çıktı. Fransız futbolunun fiziksel yapıdan ziyade teknik beceriye odaklanması gerektiği bahanesiyle belirli etnik kökenlere kota uygulanmak istendiği iddia edilmiş ve ülke çapında büyük bir ırkçılık tartışması başlamıştı. Olayın ardından yürütülen soruşturmalarda Blanc aklandı, ancak bu kriz Fransız ulusal kimliği ve spor dünyasındaki ayrımcılık üzerine derin izler bıraktı.

1998 Dünya Kupası, küreselleşme ve göçün dönüştürdüğü yeni dünya düzeninin sahada görünür hâle gelmesiyle hatırlanır. Oyuncu hareketliliğinin hızlandığı, diasporaların milli takımların ayrılmaz bir parçasına dönüştüğü ve futbol emek piyasasının giderek Avrupa merkezli küresel bir yapıya evrildiği bu dönem, ulusal kimlik ile küresel aidiyet arasındaki sınırların giderek daha geçirgen hale geldiğini gösterdi. Fransa’nın çok etnili kadrosundan Jamaika ve Hırvatistan örneklerine, Bosman sonrası serbestleşen futbol işgücünden Afrika ve Güney Amerika’dan Avrupa’ya uzanan oyuncu akışına kadar turnuva, göçün ekonomik ve toplumsal bir olgu olduğu kadar kültürel ve sembolik bir güç de olduğunu ortaya koydu. Aynı zamanda bu süreç, bir taraftan kapsayıcılığı ve temsil imkânlarını artırırken, diğer taraftan eşitsizlikleri ve kimlik gerilimlerini de daha fazla görünür kıldı. Böylelikle 1998 Fransa Dünya Kupası, hayatımıza yeni giren ve içinde yaşadığımız dünyayı hızla şekillendirmeye başlayan küreselleşmenin vaatleri ile çelişkilerinin aynı futbol sahasında yan yana durduğu, modern dünyanın göç kavramının ve insanların hareketliliği üzerinden yeniden kurulduğu bir dönemin sembolü olarak kayıtlara geçti.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun en editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 1 Mayıs 2026’da yayımlanmıştır.

Altay Atlı
Altay Atlı
Dr. Altay Atlı - Küresel ekonomik ilişkiler ve uluslararası piyasalar üzerine danışmanlık hizmetleri veren Atlı Global firmasının kurucu direktörü ve Sabancı Üniversitesi bünyesindeki İstanbul Politikalar Merkezi’nde kıdemli uzman. Aynı zamanda Koç Üniversitesi ile Boğaziçi Üniversitesi Asya Çalışmaları yüksek lisans programında dersler veriyor. İstanbul Özel Alman Lisesi mezunu olan Atlı, lisans derecesini Boğaziçi Üniversitesi İktisat Bölümü’nde tamamladı, Avustralya’nın Melbourne kentindeki Deakin University’de Uluslararası İşletme üzerine master yaptı ve doktorasını da yine Boğaziçi Üniversitesi’nde Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden aldı. Atlı, bir dönem Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu’nda (DEİK) araştırma koordinatörü olarak görev yaptı ve hâlen Türk Sanayicileri ve İş İnsanları Derneği’nin (TÜSİAD) Çin Çalışma Grubu uzman üyesi. Eski bir hentbol kalecisi olan Atlı, Türkiye Hentbol Federasyonu’nda da yönetim kurulu üyesi olarak görev aldı.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Son Eklenenler

0
Would love your thoughts, please comment.x