Fransa geçen hafta iki ayrı manşetle uyandı. Birincisi: Ülkenin yarısında kırmızı alarm, sıcaklık 40 dereceyi aştı, 800’den fazla okul kapatıldı, alkol satışı yasaklandı, orman yangınları güneyde ilerliyor. İkincisi: Ulusal Birlik lideri Jordan Bardella Polonya’daydı; Le Pen’in “AB’yi yık” söylemini kenara bırakıp “AB’yi içinden dönüştür” stratejisini ilan ediyordu; Avrupa’nın sağ partileriyle ittifak kuruyordu ve 2027’yi hedef gösteriyordu. Bu iki haber aynı hafta, aynı ülkede gerçekleşti. Aralarında bir ilişki kurulmadan geçilmesi mümkün değil.
İklim krizi aşırı sağı frenlemiyor. Aksine besliyor. Bu paradoks artık akademik bir tartışma konusu olmaktan çıktı; sahada yaşanan, ölçülebilen, seçim sonuçlarına yansıyan bir gerçek. Fransa’da 40 dereceyi aşan sıcaklıklar ülkenin yarısını kırmızı alarma taşırken Bardella Varşova’da Avrupa sağıyla el sıkışıyordu.
Bunu anlamak için sadece hava durumuna bakmak yetmiyor; insanların iklim krizini nasıl deneyimlediğine, bu deneyimin siyasi bir dile nasıl çevrildiğine ve bu dilin kimin işine yaradığına bakmak gerekiyor.
40 derece ve devletin cevabı
Avrupa genelinde acil önlemler devreye girerken Fransa’nın şu somut tablosuna bakın: Okullar kapatıldı, içki satışına yasak geldi, soğutma merkezleri açıldı, hastane kapasiteleri artırıldı. Bunlar kötü kararlar değil; kriz yönetimi böyle yapılıyor. Ama bu önlemlerin hepsinde ortak bir dil var: Yasaklar, kısıtlamalar, kamu baskısı.
Bir yurttaş bu tabloyu nasıl okuyor? Yazı sıcak, tatil planları bozuldu, alışkanlıkları kısıtlandı, bütçesi zorlandı. Devlet ona açıkça şunu söylüyor: “Bu senin yaşam biçimin yüzünden.” Enerji tasarrufu kampanyaları, uçuş kısıtlamaları, et tüketimine yönelik söylem, arabasının yasaklanacağına dair korku.
Doğruluk payı ne olursa olsun, bu mesajı alan yurttaşın zihninde suçluluk ve öfke aynı anda birikiyor. Ve bu birikimin sandıktaki karşılığını kim buluyor? Ulusal Birlik lideri Jordan Bardella.
Burada Bardella ayrı bir parantez açalım. Bardella, henüz 31 yaşında, banliyö kökenli genç bir siyasetçi ve Marine Le Pen’in mirasını devralarak Ulusal Birlik’in (RN) liderliğine yükselen isim.
16–17 yaşlarında iken dönemin Ulusal Cephe’sine katılıyor; çok kısa süre içinde parti sözcülüğü, gençlik hareketi başkanlığı, Avrupa Parlamentosu seçimlerinde liste başı adaylık ve nihayet 2022’de Le Pen’in ardından parti başkanlığına uzanan bir kariyer inşa ediyor.
Bugün hem RN içinde hem de Avrupa Parlamentosu’nda “Avrupa için Vatanseverler” (Patriotes pour l’Europe) grubunun başkanı olarak Fransa’daki aşırı sağ dalganın genç ve karizmatik yüzü olarak öne çıkıyor.
Bardella’yı asıl önemli kılan, bu hızlı yükselişten çok iklim politikaları, AB entegrasyonu ve göç gibi başlıklarda toplumsal huzursuzluğu siyasal dile tercüme edebilme becerisi.
“Cezalandırıcı ekoloji” söylemine karşı çıkarken AB’den kopuşu değil, AB içinden kuralları yeniden yazmayı vadeden bir hat izliyor. Böylece hem geleneksel aşırı sağ tabana hem de yaşam maliyetinden bunalan orta sınıf seçmene aynı anda seslenebiliyor.
Başarısı, iklim krizi ve dönüşen ekonomi karşısında biriken hoşnutsuzluğu sandıkta karşılık bulabilecek basit ve cezalandırıcı çözümler halinde sunabilmesinde gizli.
Peki seçmenin öfkesi gerçek mi, yoksa manipüle edilmiş mi?
Bu sorunun cevabı, her ikisi de. Gerçek, çünkü iklim politikalarının yükü eşitsiz dağılıyor. Manipüleedilmiş çünkü bu eşitsizliği doğuran yapıyı değiştirmek yerine başka bir günah keçisi göstermek çok daha kolay bir siyasi refleks. Bardella tam bu aralıkta duruyor: Gerçek bir öfkeyi gerçek olmayan bir çözüme kanalize ediyor. Seçmen bunu fark etmiyor mu? Belki fark ediyor. Ama başka bir seçenek sunulmadığında var olan seçeneğe gidiyor.
Bardella’nın stratejik dönüşümü
Bardella, 18-19 Haziran’da Polonya’yı ziyaret etti. Varşova ve Belarus sınırında gezdi, Polonya’nın sağ iktidarıyla temas kurdu, Avrupa’nın muhafazakâr ve liberal sağ partileriyle ittifak inşasını hızlandırdı. Ama en önemli adım söylemde atıldı: Le Pen’inyirmi yıldır işlediği “AB’den çıkış” ya da “AB’yi parçala” söylemini açıkça geride bıraktı. “AB içinde kalacağız, ama Komisyonu ulusların hizmetine sokacağız” dedi.
Bu küçük bir retorik düzeltmeden ziyade köklü bir strateji değişikliği. AB karşıtlığı Fransa’da seçimi kazandırmıyor. Ama AB’yi “evcilleştirme” vaadi çok daha geniş bir seçmen kitlesine ulaşıyor: hem aşırı sağın sadık tabanına hem de AB’den şikâyetçi ama çıkışa karşı olan orta sınıf seçmenine. Bardella bu ikisini aynı anda yakalamaya çalışıyor. Ve iklim politikaları tam da bu ittifakın çimentosuna dönüşüyor.
Le Pen’den Bardella’ya: Miras mı, Kopuş mu?
İşte bu soru oldukça önemli. Zira Bardella, Le Pen’in siyasi mirasını taşıyor ama çerçeveyi kendisi yeniden çiziyor. Le Pen’in Avrupa karşıtlığı bir kimlik politikasıydı; Fransa’nın egemenliğini AB bürokratlarına karşı savunmak.
Bardella’nın versiyonu ise çok daha pragmatik: AB’yi dışarıdan eleştirmek yerine içinden yeniden programlamak. Bu fark küçük görünüyor ama seçmen tabanını ciddi ölçüde genişletiyor. Le Pen’e oy vermekten çekinen Fransız seçmen, Bardella’ya daha rahat kapı açabiliyor.
İşte tehlike burada.
İklim politikası aşırı sağın yeni silahı nasıl oldu?
Avrupa’da iklim krizleri aşırı sağa oy desteği sağlamakta başarısız oluyor. Bu araştırma bulgularının özeti. Neden?
Birinci neden: Küresel ısınmayı deneyimlemek ile iklim politikasını desteklemek arasında otomatik bir bağ yok. İnsanlar sıcaktan bunalıyor; ama bunu “Yeşil politikalara oy vermeli miyim?” sorusuna dönüştürmüyor.
Aksine, “Kim beni bu sıkıntıdan kurtarır?” sorusunu soruyor. Bu soruya iklim aktivizmi somut bir cevap veremiyor. Bardella ise veriyor: “Enerji faturanızı düşüreceğim, arabalarınızı yasaklatmayacağım, göç krizini bitireceğim.”
İkinci neden: İklim politikaları sınıfsal bir yük dağılımı yaratıyor. Elektrikli araç destekleri, karbon vergileri, et üretimini kısıtlayan düzenlemeler, yüksek yakıt maliyetleri. Bunları en çok kim hissediyor? Alt ve orta gelirli kentli seçmen. Zengin seçmen güneş paneli takıyor, Tesla alıyor, organik market alışverişi yapıyor. Ama dar bütçeli aile ısınma faturasından kesiyor. Bu adaletsizlik hissini en güçlü biçimde kim kullanıyor? Aşırı sağ.
Üçüncü neden: İklim anlatısı suçlayıcı bir dil taşıyor. “Tüketim alışkanlıklarını değiştirmen gerekiyor” mesajı bireysel sorumluluğu ön plana çıkarıyor. Bu mesaj hem doğru hem de yetersiz; ayrıca siyasi açıdan yıkıcı. Doğru, çünkü bireysel tercihler önemli. Yetersiz, çünkü yapısal dönüşüm bireysel kararlarla olmaz. Siyasi açıdan yıkıcı, çünkü insanlar suçlanmaktan hoşlanmıyor; suçlayan tarafın karşısındaki isme gidiyor.
Varşova’dan Paris’e uzanan hat
Bardella’nın Polonya ziyaretinin sembolik bir boyutu da var: Doğu Avrupa’nın sağ iktidarlarıyla Batı Avrupa’nın aşırı sağını birleştirmek. Bu ittifak bir süredir şekilleniyor. Bardella açıkça şöyle söyledi: “2027’yi kazanacağız ve AB’nin rotasını değiştireceğiz.” Bu yalnızca Fransa cumhurbaşkanlığı seçimini değil, AB’nin genel eğilimini de hedef alıyor.
İklim bu tabloda nasıl konumlanıyor peki? Bir koz olarak. AB’nin Yeşil Mutabakatı aşırı sağın en büyük hedeflerinden biri hâline geldi. “Çiftçiyi bitiriyor, arabamızı elimizden alıyor, et yememizi yasaklıyor” söylemi Hollanda’dan Almanya’ya, Fransa’dan İtalya’ya seçmenin duymak istediği şey. Ve bu söylemin somut siyasi karşılığı da var: 2024 Avrupa Parlamentosu seçimlerinde sağın ilerleyişi, Yeşil Mutabakat’ın içinin boşaltılması, çiftçi isyanlarının ardından gelen politika geri adımları.
Bardella bu rüzgârı arkasına aldı. Polonya ziyareti o rüzgârı yönlendirme girişimiydi: “Ben yalnız değilim; Avrupa genelinde aynı düşünen bir blok kuruyorum.”
Doğu-Batı ittifakı ne kadar sağlam?
Burada bir parantez açmak gerekiyor. Polonya ile Fransa aşırı sağının ortak paydası göründüğü kadar derin değil. Polonya’nın Avrupa güvenliğine bakışı, Rusya algısı ve NATO bağlılığı Fransa’nın Ulusal Birlik Partisi’nden çok farklı. Bardella bu farkı biliyor ve söylem düzeyinde köprü kurmaya çalışıyor; ama zeminin kırılgan olduğunu da görüyor.
Yine de seçim öncesi görüntü önemli. Oy pusulasına gidecek seçmene verilen mesaj şu: “Avrupa’nın geneline yayılmış güçlü bir hareketin parçasısınız.” Bu mesaj gerçeği değil, algıyı inşa ediyor. Ve seçimlerde algı çok zaman gerçeğin önüne geçiyor.
İklim hareketi nerede yanılıyor?
Bu noktada bir adım geri çekilmek ve iklim hareketi hakkında dürüst olmak lazım.
İklim aktivizmi son on yılda büyük bir görünürlük kazandı. Gençler sokaklara döküldü, bilim konuştu, raporlar sıralandı, anlaşmalar imzalandı. Ama seçim sonuçlarına bakıldığında durum çok farklı. Yeşil partiler geriledi, iklim politikaları ittifak sorunu hâline geldi, enerji krizi “yeşil dönüşüm değil ucuz enerji” talebini güçlendirdi.
Bunun bir nedeni iletişim sorunu. İklim anlatısı felaket dili kullanıyor. Felaket dili insanları harekete geçirmiyor; çaresizliğe itiyor. Ve çaresiz seçmen güven arayışına giriyor. O güveni sunan taraf kazanıyor. Aşırı sağ çözüm sunmasa da güven sunuyor. İki şey aynı değil tabii, ama seçim günü insanlar çoğu zaman güveni tercih ediyor.
İkinci neden ise sınıf körüğü. İklim hareketi büyük ölçüde yüksek eğitimli, kentli ve ekonomik güvencesi olan bir kitleden besleniyor. Bu kitle gerçek endişeler taşıyor; ancak politika önerileri, dar gelirli seçmenin günlük yaşamını ağırlaştırabiliyor. Bu çatlak kapatılmadan iklim politikası seçim başarısına dönüşmüyor.
Peki ya gençler?
İklim tartışmasında sürekli “Gençler umursuyor” söylemi öne çıkıyor. Doğru, gençler umursuyor. Ama gençler de homojen bir blok değil. Fransa’nın banliyölerindeki genç enerji faturasına bakan bir hanede büyüdü. Almanya’nın kırsal kasabalarındaki genç fabrikasının kapandığını görüyor.
Bu gençler iklim değişikliğini reddedip Bardella’ya oy veriyor mu? Her zaman değil. Ama mevcut iklim politikasının kendilerini görmezden geldiğini hissedince başka kapılara yöneliyor. Aktivizmin bu kitleyle kurduğu dil köprüsü son derece kırılgan. Ve bu kırılganlık her seçimde tekrar tekrar test ediliyor.
Avrupa için soru
Fransa’nın yarısı kırmızı alarmdayken Bardella Polonya’dan zafer işareti yapıyordu. Bu sahne rastlantı değil; bu sahne bir sistem sorununu gözler önüne seriyor.
İklim kriziyle yüzleşmek kaçınılmaz. Bunun siyasi bedeli var ve bu bedeli kim ödeyeceği her seçimde yeniden belirleniyor. Şu an bu bedeli en çok yeşil ve merkez partiler ödüyor. Sağ ise masrafı başkasına yıkmanın formülünü buldu: Suçluyu değiştir, bürokratları hedef al, vatandaşı kurtarıcı ilan et.
Bu formül 2027’de Fransa’da işe yarayacak mı? Yanıt yalnızca Fransa’yı değil, iklim politikasının Avrupa’daki geleceğini de belirleyecek. Merkez partiler seçmene ekonomik güvence ve iklim adaletini birlikte sunamazsa, Bardella’nın termometresi yükselmeye devam edecek. Isı dalgaları geçici. Siyasi dönüşümler çok daha kalıcı.
Şimdilik hava 40 derecenin üzerinde. Ve Avrupa sandığa gitmeden önce iyice ter dökecek.
Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun en editöryel politikasını yansıtmayabilir.
Bu yazı ilk kez 24 Haziran 2026’da yayımlanmıştır.



