İran Savaşı nedeniyle gelmekte olan küresel gıda krizi

İran’daki savaş enerji piyasalarını aşarak nasıl küresel bir gıda krizini tetikledi? Körfez monarşileri tarım, gübre ve gıda lojistiğinde nasıl belirleyici hale geldi? Fosil yakıta bağımlı sistemin sarsılması, borç içindeki Küresel Güney için ne anlama geliyor?

ABD ile İsrail’in İran’a yönelik savaşı, yalnızca bir güvenlik veya enerji sorunu olmakla kalmayıp, tüm dünyayı hızla saracak devasa bir gıda krizini de tetiklemiş durumda. Modern tarımın sentetik gübreler üzerinden fosil yakıtlara göbekten bağlanması, küresel gıda sistemini jeopolitik sarsıntılara karşı son derece kırılgan bir yapıya dönüştürdü. Savaşın etkisiyle fırlayan enerji fiyatları ve sekteye uğrayan küresel gübre ticareti, bu yapısal zaafı gün yüzüne çıkardı. Bu bölgesel savaşın yarattığı tedarik ve fiyat şokları, özellikle borç sarmalındaki ve iklim krizinin pençesindeki Küresel Güney ülkeleri için kapıdaki bir ‘kitlesel kıtlık’ felaketi anlamına geliyor.

Financial Times’ta yayımlanan ve Londra Üniversitesi Oryantal ve Afrika Çalışmaları Okulu (SOAS) Orta Doğu Enstitüsü Direktörü ve politik ekonomi profesörü Adam Hanieh’nin kaleme aldığı yazı, Orta Doğu’daki gerilimin salt bir enerji meselesinden çıkarak dünyanın sürüklendiği devasa bir gıda şokuna nasıl dönüştüğünü mercek altına alıyor. Yazı, Körfez monarşilerinin gübre tedariki ve küresel lojistik ağları üzerinden kurduğu yeni tarımsal ağları detaylandırırken; hidrokarbonlara bağlı bu sistemin çöküşünün Batı’da fiyat dalgalanmalarıyla atlatılmaya çalışılsa da, halihazırda borç batağındaki Küresel Güney’i nasıl bir açlık ve kaos sarmalına iteceğini ortaya koyuyor.

Yazıdan öne çıkan bölümleri aktarıyoruz:

“Yirminci yüzyılda dünyayı ‘Yeşil Devrim’ kadar derinden değiştiren çok az gelişme oldu. 1950’lerden itibaren yüksek verimli yeni tohumlar, sentetik gübreler, tarım ilaçları ve devasa sulama sistemleri, buğday ve pirinç üretiminde büyük bir sıçrama yarattı. Bu değişim kıtlığı gerileterek Asya ve Latin Amerika’da hızla artan nüfusun doyurulmasını sağladı. Yeşil Devrim’in kilit merkezlerinden Hindistan, bu sayede buğday üretimini ikiye katlamayı başardı.

Fakat Yeşil Devrim’in çok ağır ekolojik ve sosyal bedelleri vardı. Gözden kaçan asıl sonuç ise, tarımın her aşamasında gıda üretimiyle fosil yakıt endüstrisi arasında kurulan kopmaz bağdı. Yüksek verim elde etmek; makineleşmenin artmasına, sulama pompalarına ve en önemlisi sentetik gübre kullanımına bağlı hale geldi. 20. yüzyılın ortalarına kadar toprağı beslemek için hayvan gübresi ve kompost gibi organik yöntemler kullanan Küresel Güney’deki çiftçiler, artık sanayi tipi azotlu gübreleri sürekli kullanmak zorundaydı. Bu gübrelerin çoğu doğal gazdan elde edildiği için küresel gıda üretimi, giderek artan bir hidrokarbon tedarikine sıkı sıkıya bağlandı.

Yeşil Devrim’in getirdiği fosil yakıta bağımlı tarım

Fosil yakıta dayalı bu gıda sisteminin sürdürülebilirliği uzun zamandır tartışılıyordu. Fakat Amerika-İsrail’in İran’a açtığı savaşın ortasında petrol ve gaz fiyatlarının fırlaması, küresel gübre ticaretinin de büyük ölçüde durmasıyla sistemin zaafları tamamen ortaya çıktı. Sadece yedi hafta içinde, Afrika ve Asya’daki kırılgan ülkelerde yaşayan milyonlarca insan için gıda sıkıntısı ve kıtlık ihtimali gerçeğe dönüştü.

Dünya Bankası verileri bu bağı net şekilde özetliyor: Mart ayında Avrupa doğal gazı ve Brent petroldeki büyük artışın etkisiyle kurumun enerji fiyat endeksi yüzde 41,6 fırladı. Aynı ay gıda fiyatları yüzde 2,7, gübre fiyatları ise yüzde 26,2 arttı. Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO), krizin sürmesi halinde küresel gübre fiyatlarının 2026’nın ilk yarısında ortalama yüzde 15-20 daha yüksek olabileceği uyarısında bulundu.

Bugünkü kriz, geçmişteki gıda fiyatı şoklarından çok önemli bir noktada ayrılıyor. Son yirmi yılda Suudi Arabistan, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi Körfez monarşileri, küresel gıda ekonomisinde çok daha merkezi bir konuma yerleşti. Artık temel kimyasal ham maddeleri tedarik ederek, devasa hacimlerde işlenmiş gübre ihraç ederek ve lojistik yolları kontrol ederek gıdanın dolaşımını doğrudan şekillendiriyorlar. Küresel gıda sistemiyle kurulan bu derin entegrasyon, devam eden çatışmayı çok daha tehlikeli kılıyor. Körfez’de yaşanan bir sarsıntı, gıdayı tarladan rafa ulaştıran tedarik zincirleri üzerinden artık hızla tüm dünyaya yayılabiliyor.

Küresel gübre piyasasında Körfez ülkelerinin merkezi rolü

Körfez monarşilerini sadece petrol ve gaz ihraç eden ülkeler olarak gören o eski imaj tarihe karıştı. Bölge bugün, komşu ülkelerin gübre sanayilerine de yön veren bir güç olarak modern tarımın tam merkezinde. Bölgedeki devlete ait dev enerji şirketleri; ucuz doğalgazı, sanayi altyapılarını ve devlet destekli yatırımları tarımın belkemiği olan kimyasal ham maddelerin ana üreticisi olmak için kullandı. Saudi Aramco ve Abu Dabi Ulusal Petrol Şirketi (Adnoc) gibi devler, enerji ihracatından elde ettikleri ek gelirleri kimyasal üretimine yönelip sanayiyi çeşitlendirmek için harcadılar.

Bunun en çarpıcı örneği, tüm mineral azotlu gübrelerin yapı taşı olan amonyak. Dünyadaki amonyağın yaklaşık yüzde 70’i gübre yapımında kullanılıyor ve küresel amonyak ihracatının neredeyse yüzde 30‘u Orta Doğu’dan geliyor. Suudi Arabistan, Umman ve Katar; sadece 2024’te Hindistan’ın amonyak ithalatının dörtte üçünden fazlasını, Fas’ın ise yüzde 30’unu tek başına karşıladılar. Sonuç olarak Güney Asya ve Kuzey Afrika’daki gıda üretimi Körfez’den gelen azota büyük ölçüde bağımlı hale geldi.

Modern tarımın bir diğer kritik bileşeni olan kükürt de bu denklemin içerisinde. Dünyada deniz yoluyla taşınan kükürdün yaklaşık yarısı Hürmüz Boğazı‘ndan geçiyor ve bunun büyük bir kısmını Körfez’in dev enerji şirketleri üretiyor. Dünyanın en büyük kükürt ithalatçısı olan Fas, 2024’teki ithalatının yaklaşık dörtte üçünü Körfez ülkelerinden yaptı.

Amonyak ve kükürt gibi kimyasallar, çok büyük ölçeklerde nihai gübreye dönüştürüldükleri için tarım açısından çok kritikler. Körfez ülkeleri küresel üre ticaretinin yüzde 35’ini elinde tutuyorlar. Mahsullere fosfor sağlamak için kullanılan MAP ve DAP gübreleri de yine Körfez’deki üretim yollarına sıkı sıkıya bağlılar. Leiden Üniversitesi’nden Christian Henderson‘ın da ortaya koyduğu gibi, Körfez ülkeleri tüm Orta Doğu’daki dev tarım şirketlerinin sınır ötesi kontrolüne nüfuz etmiş durumda. Dünyanın en büyük ikinci üre ihracatçısı olan Mısır‘ın ihracata yönelik azot kapasitesinin önemli bir kısmı, şu an çoğunluk hissesi Birleşik Arap Emirlikleri merkezli Adnoc’a ait olan Fertiglobe’un kontrolünde.

Gıda lojistiğini şekillendiren Körfez limanları

Küresel gıda arzının nihai maliyeti, yalnızca tarladaki üretim süreçlerine değil, en az onun kadar kritik bir faktör olan küresel dolaşım ve lojistik ağlarına da doğrudan bağlı. Temel yaşam kaynağımız olan tahıl ürünlerinin ve diğer hayati gıda maddelerinin, üretildikleri topraklardan tüketiciye ulaşabilmesi için kıtalararası uzun mesafeler boyunca jeopolitik risklere son derece açık ticaret koridorları üzerinden taşınması gerekiyor. Tedarik zincirindeki bu karmaşık gereksinim, Körfez bölgesinin ve özellikle Birleşik Arap Emirlikleri’nin küresel gıda rotalarında giderek daha fazla stratejik nüfuz ve kontrol kazandığı bir alan haline geldi.

Amerikan Tarım Bakanlığı’na göre Birleşik Arap Emirlikleri’nin küresel gıda ticareti akışlarındaki merkezi konumu, ülkeyi dev bir ihracat üssüne dönüştürdü. Sahip olduğu geniş depolama kapasiteleri ve serbest ticaret bölgeleri sayesinde Birleşik Arap Emirlikleri bugün; Somali, Gana, Mozambik ve Zimbabve gibi gıda tedariki açısından kırılgan Afrika ülkelerine yaptığı stratejik satışlarla, küresel ölçekte en büyük beş ihracat merkezinden biri konumuna yerleşti. Küresel ticaretin ana aktörlerinden biri olan Çin’in Avrupa ve Afrika kıtalarıyla gerçekleştirdiği devasa ticaret hacminin yaklaşık yüzde 60’ı doğrudan Birleşik Arap Emirlikleri’nin kontrol ettiği koridorlar üzerinden geçiyor.

Körfez’in bu lojistik gücü; limanları, depolama alanlarını ve gıda işlemeyi birbirine bağlayan devasa ağlara dayanıyor. Dünyanın en büyük insan yapımı limanlarından biri olan Dubai‘deki Cebel Ali Limanı, Orta Doğu, Doğu Afrika ve Güney Asya’ya giden gıdalar için devasa bir dağıtım noktası olarak işliyor. Aynı zamanda insani yardım tedarik zincirleri için de önemli bir geçiş noktası olan liman, Amerika’nın bölgedeki askeri yapılanmasının çok önemli bir durağı. Askeri lojistik, insani yardım ve ticari mal dolaşımının iç içe geçmesi, Birleşik Arap Emirlikleri’nin sınır ötesi gücünü pekiştirme stratejisinin net bir parçası. Abu Dabi’deki Halife Limanı’nda kurulan tahıl depolama ve işleme tesisleri de Körfez limanlarının gıda tedarikine nasıl daha sıkı entegre edildiğini gösteriyor.

Küresel Güney ülkelerinde kıtlık ve borç sarmalı

Körfez’in gıda sistemine bu kadar derinden nüfuz etmesiyle birlikte yaşanacak şokun ilk işaretleri gıda fiyatlarında ve tarımsal girdi maliyetlerinde kendini gösterdi. Avrupa genelinde mart ayında azotlu gübrelerin fiyatı yaklaşık yüzde 20 arttı. Fakat asıl büyük yıkım Batı dışındaki ülkelerde yaşanacak. Birleşmiş Milletler değerlendirmesine göre Sudan, 2024 yılında gübre ithalatının yüzde 54’ünü Körfez bölgesinden gerçekleştirdi. Onu Sri Lanka, Tanzanya ve Somali gibi ülkeler izliyor. Amerika ve Avrupa’nın aksine bu ülkeler, büyük bir fiyat şoku karşısında çiftçilere ve halka destek verebilecek mali güce sahip değil.

Bu kırılganlık farklı şekillerde karşımıza çıkıyor: Tanzanya’da artan fiyatlar zaten iklim dengesizlikleriyle boğuşan tarımı iyice tehdit ediyor. Somali’de yaklaşan şiddetli kuraklık bu tehlikeyi çok daha büyütüyor. Sri Lanka’da ekonomik krizin yaraları sarılırken artan gübre maliyetleri gıda enflasyonunu körüklüyor. Dünya Gıda Programı, savaş yüzünden 45 milyon insanın daha şiddetli açlığa sürükleneceğini ve bunların yaklaşık üçte ikisinin Afrika’da olduğunu tahmin ediyor.

Durumun en vahim olduğu yer ise Sudan. Üç yıldır süren iç savaşın ardından topraklarının bir bölümünde kıtlık yaşayan ülkede 19 milyon insan şiddetli gıda güvencesizliği ile karşı karşıya. Neredeyse her üç kişiden birinin yerinden edildiği Sudan’a yönelik yardımların can damarı, Dubai Uluslararası İnsani Yardım Şehri. Fakat savaş yüzünden yardım gemilerinin rotasının Ümit Burnu’na kayması, süreyi ve maliyetleri devasa ölçüde artırdı. Körfez bağlantılı ticaret koridorlarına duyulan bu bağımlılık, savaşın gıda güvenliği üzerindeki yıkımını çok daha şiddetli hale getiriyor.

Tüm bunlar, Küresel Güney’in halihazırda borç batağında olduğu bir dönemde yaşanıyor. Savaş fiyatları tırmandırıp enflasyon baskıları faizleri yukarı çekerken, finansman, yoksul ülkeler için hem daha zor bulunur hem de daha pahalı hale geliyor. Gelişmekte olan ülkeler 2024’te rekor düzeyde faiz ödemesi yaptı ve bu ağır yük, normalde sosyal koruma için ayrılabilecek bütçeleri yutuyor. Küresel Güney’de tam 3,4 milyar insan, sağlığa veya eğitime ayırdığından daha fazla bütçeyi faiz ödemelerine harcayan ülkelerde yaşıyor.

İşte tüm bu acı gerçekler, hidrokarbonların gıda sistemimiz üzerindeki boğucu etkisini neden kırmamız gerektiğini çok net anlatıyor. Tek tip tarım yerine nöbetleşe ekim yapılması, doğal gübrelerin yaygınlaştırılması ve toprak sağlığına yeniden değer verilmesi; hem fosil yakıt emisyonlarını azaltacak hem de ithal kimyasallara duyduğumuz bağımlılığı hafifletecektir.

Şu an en acil ihtiyacımız sadece savaşın bitmesi değil; silahlar sustuktan çok sonra bile sürecek o yıkıcı etkilerden en yoksul kesimi koruyacak adımların atılması. Gıda akışını güvence altına almak ve uçuşa geçen maliyetlerin etkilerini dizginlemek için yardımların artırılması, borçların koşulsuz silinmesi ve acil finansman sağlanması öncelikli hedefler olmalı. Kıtlık ve gıda güvencesizliği, Körfez’deki askeri saldırganlığın son derece öngörülebilir sonuçları. Bu savaşı bugüne kadar hep petrol fiyatlarındaki istikrarsızlık üzerinden okuyan dünya için, bu gerçeğin ağırlığı artık çok daha fazla hissedilmeli.”

Bu yazı ilk kez 29 Nisan 2026’da yayımlanmıştır.

Adam Hanieh’nin Financial Times internet sitesinde yayımlanan “The coming global food crisis” başlıklı yazısından öne çıkan bazı bölümler Mert Söyler tarafından çevrilmiş ve editoryal katkısıyla yayına hazırlanmıştır. Yazının orijinaline aşağıdaki linkten erişebilirsiniz: https://www.ft.com/content/36343e24-b06f-434d-a7e5-6046e7bcf3df

Fikir Turu
Fikir Turuhttps://fikirturu.com/
Fikir Turu, yalnızca Türkiye’deki düşünce hayatını değil, dünyanın da ne düşündüğünü, tartıştığını okurlarına aktarmaya çalışıyor. Bu amaçla, İngilizce, Arapça, Rusça, Almanca ve Çince yazılmış önemli makalelerin belli başlı bölümlerini çevirerek, editoryal katkılarla okuruna sunmaya çalışıyor. Her makalenin orijinal metnine ve değerli çevirmen arkadaşlarımızın bilgilerine makalenin alt kısmındaki notlardan ulaşabilirsiniz.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Son Eklenenler

İran Savaşı nedeniyle gelmekte olan küresel gıda krizi

İran’daki savaş enerji piyasalarını aşarak nasıl küresel bir gıda krizini tetikledi? Körfez monarşileri tarım, gübre ve gıda lojistiğinde nasıl belirleyici hale geldi? Fosil yakıta bağımlı sistemin sarsılması, borç içindeki Küresel Güney için ne anlama geliyor?

ABD ile İsrail’in İran’a yönelik savaşı, yalnızca bir güvenlik veya enerji sorunu olmakla kalmayıp, tüm dünyayı hızla saracak devasa bir gıda krizini de tetiklemiş durumda. Modern tarımın sentetik gübreler üzerinden fosil yakıtlara göbekten bağlanması, küresel gıda sistemini jeopolitik sarsıntılara karşı son derece kırılgan bir yapıya dönüştürdü. Savaşın etkisiyle fırlayan enerji fiyatları ve sekteye uğrayan küresel gübre ticareti, bu yapısal zaafı gün yüzüne çıkardı. Bu bölgesel savaşın yarattığı tedarik ve fiyat şokları, özellikle borç sarmalındaki ve iklim krizinin pençesindeki Küresel Güney ülkeleri için kapıdaki bir ‘kitlesel kıtlık’ felaketi anlamına geliyor.

Financial Times’ta yayımlanan ve Londra Üniversitesi Oryantal ve Afrika Çalışmaları Okulu (SOAS) Orta Doğu Enstitüsü Direktörü ve politik ekonomi profesörü Adam Hanieh’nin kaleme aldığı yazı, Orta Doğu’daki gerilimin salt bir enerji meselesinden çıkarak dünyanın sürüklendiği devasa bir gıda şokuna nasıl dönüştüğünü mercek altına alıyor. Yazı, Körfez monarşilerinin gübre tedariki ve küresel lojistik ağları üzerinden kurduğu yeni tarımsal ağları detaylandırırken; hidrokarbonlara bağlı bu sistemin çöküşünün Batı’da fiyat dalgalanmalarıyla atlatılmaya çalışılsa da, halihazırda borç batağındaki Küresel Güney’i nasıl bir açlık ve kaos sarmalına iteceğini ortaya koyuyor.

Yazıdan öne çıkan bölümleri aktarıyoruz:

“Yirminci yüzyılda dünyayı ‘Yeşil Devrim’ kadar derinden değiştiren çok az gelişme oldu. 1950’lerden itibaren yüksek verimli yeni tohumlar, sentetik gübreler, tarım ilaçları ve devasa sulama sistemleri, buğday ve pirinç üretiminde büyük bir sıçrama yarattı. Bu değişim kıtlığı gerileterek Asya ve Latin Amerika’da hızla artan nüfusun doyurulmasını sağladı. Yeşil Devrim’in kilit merkezlerinden Hindistan, bu sayede buğday üretimini ikiye katlamayı başardı.

Fakat Yeşil Devrim’in çok ağır ekolojik ve sosyal bedelleri vardı. Gözden kaçan asıl sonuç ise, tarımın her aşamasında gıda üretimiyle fosil yakıt endüstrisi arasında kurulan kopmaz bağdı. Yüksek verim elde etmek; makineleşmenin artmasına, sulama pompalarına ve en önemlisi sentetik gübre kullanımına bağlı hale geldi. 20. yüzyılın ortalarına kadar toprağı beslemek için hayvan gübresi ve kompost gibi organik yöntemler kullanan Küresel Güney’deki çiftçiler, artık sanayi tipi azotlu gübreleri sürekli kullanmak zorundaydı. Bu gübrelerin çoğu doğal gazdan elde edildiği için küresel gıda üretimi, giderek artan bir hidrokarbon tedarikine sıkı sıkıya bağlandı.

Yeşil Devrim’in getirdiği fosil yakıta bağımlı tarım

Fosil yakıta dayalı bu gıda sisteminin sürdürülebilirliği uzun zamandır tartışılıyordu. Fakat Amerika-İsrail’in İran’a açtığı savaşın ortasında petrol ve gaz fiyatlarının fırlaması, küresel gübre ticaretinin de büyük ölçüde durmasıyla sistemin zaafları tamamen ortaya çıktı. Sadece yedi hafta içinde, Afrika ve Asya’daki kırılgan ülkelerde yaşayan milyonlarca insan için gıda sıkıntısı ve kıtlık ihtimali gerçeğe dönüştü.

Dünya Bankası verileri bu bağı net şekilde özetliyor: Mart ayında Avrupa doğal gazı ve Brent petroldeki büyük artışın etkisiyle kurumun enerji fiyat endeksi yüzde 41,6 fırladı. Aynı ay gıda fiyatları yüzde 2,7, gübre fiyatları ise yüzde 26,2 arttı. Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO), krizin sürmesi halinde küresel gübre fiyatlarının 2026’nın ilk yarısında ortalama yüzde 15-20 daha yüksek olabileceği uyarısında bulundu.

Bugünkü kriz, geçmişteki gıda fiyatı şoklarından çok önemli bir noktada ayrılıyor. Son yirmi yılda Suudi Arabistan, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi Körfez monarşileri, küresel gıda ekonomisinde çok daha merkezi bir konuma yerleşti. Artık temel kimyasal ham maddeleri tedarik ederek, devasa hacimlerde işlenmiş gübre ihraç ederek ve lojistik yolları kontrol ederek gıdanın dolaşımını doğrudan şekillendiriyorlar. Küresel gıda sistemiyle kurulan bu derin entegrasyon, devam eden çatışmayı çok daha tehlikeli kılıyor. Körfez’de yaşanan bir sarsıntı, gıdayı tarladan rafa ulaştıran tedarik zincirleri üzerinden artık hızla tüm dünyaya yayılabiliyor.

Küresel gübre piyasasında Körfez ülkelerinin merkezi rolü

Körfez monarşilerini sadece petrol ve gaz ihraç eden ülkeler olarak gören o eski imaj tarihe karıştı. Bölge bugün, komşu ülkelerin gübre sanayilerine de yön veren bir güç olarak modern tarımın tam merkezinde. Bölgedeki devlete ait dev enerji şirketleri; ucuz doğalgazı, sanayi altyapılarını ve devlet destekli yatırımları tarımın belkemiği olan kimyasal ham maddelerin ana üreticisi olmak için kullandı. Saudi Aramco ve Abu Dabi Ulusal Petrol Şirketi (Adnoc) gibi devler, enerji ihracatından elde ettikleri ek gelirleri kimyasal üretimine yönelip sanayiyi çeşitlendirmek için harcadılar.

Bunun en çarpıcı örneği, tüm mineral azotlu gübrelerin yapı taşı olan amonyak. Dünyadaki amonyağın yaklaşık yüzde 70’i gübre yapımında kullanılıyor ve küresel amonyak ihracatının neredeyse yüzde 30‘u Orta Doğu’dan geliyor. Suudi Arabistan, Umman ve Katar; sadece 2024’te Hindistan’ın amonyak ithalatının dörtte üçünden fazlasını, Fas’ın ise yüzde 30’unu tek başına karşıladılar. Sonuç olarak Güney Asya ve Kuzey Afrika’daki gıda üretimi Körfez’den gelen azota büyük ölçüde bağımlı hale geldi.

Modern tarımın bir diğer kritik bileşeni olan kükürt de bu denklemin içerisinde. Dünyada deniz yoluyla taşınan kükürdün yaklaşık yarısı Hürmüz Boğazı‘ndan geçiyor ve bunun büyük bir kısmını Körfez’in dev enerji şirketleri üretiyor. Dünyanın en büyük kükürt ithalatçısı olan Fas, 2024’teki ithalatının yaklaşık dörtte üçünü Körfez ülkelerinden yaptı.

Amonyak ve kükürt gibi kimyasallar, çok büyük ölçeklerde nihai gübreye dönüştürüldükleri için tarım açısından çok kritikler. Körfez ülkeleri küresel üre ticaretinin yüzde 35’ini elinde tutuyorlar. Mahsullere fosfor sağlamak için kullanılan MAP ve DAP gübreleri de yine Körfez’deki üretim yollarına sıkı sıkıya bağlılar. Leiden Üniversitesi’nden Christian Henderson‘ın da ortaya koyduğu gibi, Körfez ülkeleri tüm Orta Doğu’daki dev tarım şirketlerinin sınır ötesi kontrolüne nüfuz etmiş durumda. Dünyanın en büyük ikinci üre ihracatçısı olan Mısır‘ın ihracata yönelik azot kapasitesinin önemli bir kısmı, şu an çoğunluk hissesi Birleşik Arap Emirlikleri merkezli Adnoc’a ait olan Fertiglobe’un kontrolünde.

Gıda lojistiğini şekillendiren Körfez limanları

Küresel gıda arzının nihai maliyeti, yalnızca tarladaki üretim süreçlerine değil, en az onun kadar kritik bir faktör olan küresel dolaşım ve lojistik ağlarına da doğrudan bağlı. Temel yaşam kaynağımız olan tahıl ürünlerinin ve diğer hayati gıda maddelerinin, üretildikleri topraklardan tüketiciye ulaşabilmesi için kıtalararası uzun mesafeler boyunca jeopolitik risklere son derece açık ticaret koridorları üzerinden taşınması gerekiyor. Tedarik zincirindeki bu karmaşık gereksinim, Körfez bölgesinin ve özellikle Birleşik Arap Emirlikleri’nin küresel gıda rotalarında giderek daha fazla stratejik nüfuz ve kontrol kazandığı bir alan haline geldi.

Amerikan Tarım Bakanlığı’na göre Birleşik Arap Emirlikleri’nin küresel gıda ticareti akışlarındaki merkezi konumu, ülkeyi dev bir ihracat üssüne dönüştürdü. Sahip olduğu geniş depolama kapasiteleri ve serbest ticaret bölgeleri sayesinde Birleşik Arap Emirlikleri bugün; Somali, Gana, Mozambik ve Zimbabve gibi gıda tedariki açısından kırılgan Afrika ülkelerine yaptığı stratejik satışlarla, küresel ölçekte en büyük beş ihracat merkezinden biri konumuna yerleşti. Küresel ticaretin ana aktörlerinden biri olan Çin’in Avrupa ve Afrika kıtalarıyla gerçekleştirdiği devasa ticaret hacminin yaklaşık yüzde 60’ı doğrudan Birleşik Arap Emirlikleri’nin kontrol ettiği koridorlar üzerinden geçiyor.

Körfez’in bu lojistik gücü; limanları, depolama alanlarını ve gıda işlemeyi birbirine bağlayan devasa ağlara dayanıyor. Dünyanın en büyük insan yapımı limanlarından biri olan Dubai‘deki Cebel Ali Limanı, Orta Doğu, Doğu Afrika ve Güney Asya’ya giden gıdalar için devasa bir dağıtım noktası olarak işliyor. Aynı zamanda insani yardım tedarik zincirleri için de önemli bir geçiş noktası olan liman, Amerika’nın bölgedeki askeri yapılanmasının çok önemli bir durağı. Askeri lojistik, insani yardım ve ticari mal dolaşımının iç içe geçmesi, Birleşik Arap Emirlikleri’nin sınır ötesi gücünü pekiştirme stratejisinin net bir parçası. Abu Dabi’deki Halife Limanı’nda kurulan tahıl depolama ve işleme tesisleri de Körfez limanlarının gıda tedarikine nasıl daha sıkı entegre edildiğini gösteriyor.

Küresel Güney ülkelerinde kıtlık ve borç sarmalı

Körfez’in gıda sistemine bu kadar derinden nüfuz etmesiyle birlikte yaşanacak şokun ilk işaretleri gıda fiyatlarında ve tarımsal girdi maliyetlerinde kendini gösterdi. Avrupa genelinde mart ayında azotlu gübrelerin fiyatı yaklaşık yüzde 20 arttı. Fakat asıl büyük yıkım Batı dışındaki ülkelerde yaşanacak. Birleşmiş Milletler değerlendirmesine göre Sudan, 2024 yılında gübre ithalatının yüzde 54’ünü Körfez bölgesinden gerçekleştirdi. Onu Sri Lanka, Tanzanya ve Somali gibi ülkeler izliyor. Amerika ve Avrupa’nın aksine bu ülkeler, büyük bir fiyat şoku karşısında çiftçilere ve halka destek verebilecek mali güce sahip değil.

Bu kırılganlık farklı şekillerde karşımıza çıkıyor: Tanzanya’da artan fiyatlar zaten iklim dengesizlikleriyle boğuşan tarımı iyice tehdit ediyor. Somali’de yaklaşan şiddetli kuraklık bu tehlikeyi çok daha büyütüyor. Sri Lanka’da ekonomik krizin yaraları sarılırken artan gübre maliyetleri gıda enflasyonunu körüklüyor. Dünya Gıda Programı, savaş yüzünden 45 milyon insanın daha şiddetli açlığa sürükleneceğini ve bunların yaklaşık üçte ikisinin Afrika’da olduğunu tahmin ediyor.

Durumun en vahim olduğu yer ise Sudan. Üç yıldır süren iç savaşın ardından topraklarının bir bölümünde kıtlık yaşayan ülkede 19 milyon insan şiddetli gıda güvencesizliği ile karşı karşıya. Neredeyse her üç kişiden birinin yerinden edildiği Sudan’a yönelik yardımların can damarı, Dubai Uluslararası İnsani Yardım Şehri. Fakat savaş yüzünden yardım gemilerinin rotasının Ümit Burnu’na kayması, süreyi ve maliyetleri devasa ölçüde artırdı. Körfez bağlantılı ticaret koridorlarına duyulan bu bağımlılık, savaşın gıda güvenliği üzerindeki yıkımını çok daha şiddetli hale getiriyor.

Tüm bunlar, Küresel Güney’in halihazırda borç batağında olduğu bir dönemde yaşanıyor. Savaş fiyatları tırmandırıp enflasyon baskıları faizleri yukarı çekerken, finansman, yoksul ülkeler için hem daha zor bulunur hem de daha pahalı hale geliyor. Gelişmekte olan ülkeler 2024’te rekor düzeyde faiz ödemesi yaptı ve bu ağır yük, normalde sosyal koruma için ayrılabilecek bütçeleri yutuyor. Küresel Güney’de tam 3,4 milyar insan, sağlığa veya eğitime ayırdığından daha fazla bütçeyi faiz ödemelerine harcayan ülkelerde yaşıyor.

İşte tüm bu acı gerçekler, hidrokarbonların gıda sistemimiz üzerindeki boğucu etkisini neden kırmamız gerektiğini çok net anlatıyor. Tek tip tarım yerine nöbetleşe ekim yapılması, doğal gübrelerin yaygınlaştırılması ve toprak sağlığına yeniden değer verilmesi; hem fosil yakıt emisyonlarını azaltacak hem de ithal kimyasallara duyduğumuz bağımlılığı hafifletecektir.

Şu an en acil ihtiyacımız sadece savaşın bitmesi değil; silahlar sustuktan çok sonra bile sürecek o yıkıcı etkilerden en yoksul kesimi koruyacak adımların atılması. Gıda akışını güvence altına almak ve uçuşa geçen maliyetlerin etkilerini dizginlemek için yardımların artırılması, borçların koşulsuz silinmesi ve acil finansman sağlanması öncelikli hedefler olmalı. Kıtlık ve gıda güvencesizliği, Körfez’deki askeri saldırganlığın son derece öngörülebilir sonuçları. Bu savaşı bugüne kadar hep petrol fiyatlarındaki istikrarsızlık üzerinden okuyan dünya için, bu gerçeğin ağırlığı artık çok daha fazla hissedilmeli.”

Bu yazı ilk kez 29 Nisan 2026’da yayımlanmıştır.

Adam Hanieh’nin Financial Times internet sitesinde yayımlanan “The coming global food crisis” başlıklı yazısından öne çıkan bazı bölümler Mert Söyler tarafından çevrilmiş ve editoryal katkısıyla yayına hazırlanmıştır. Yazının orijinaline aşağıdaki linkten erişebilirsiniz: https://www.ft.com/content/36343e24-b06f-434d-a7e5-6046e7bcf3df

Fikir Turu
Fikir Turuhttps://fikirturu.com/
Fikir Turu, yalnızca Türkiye’deki düşünce hayatını değil, dünyanın da ne düşündüğünü, tartıştığını okurlarına aktarmaya çalışıyor. Bu amaçla, İngilizce, Arapça, Rusça, Almanca ve Çince yazılmış önemli makalelerin belli başlı bölümlerini çevirerek, editoryal katkılarla okuruna sunmaya çalışıyor. Her makalenin orijinal metnine ve değerli çevirmen arkadaşlarımızın bilgilerine makalenin alt kısmındaki notlardan ulaşabilirsiniz.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Son Eklenenler

0
Would love your thoughts, please comment.x