İsrail kamuoyu askerî operasyonlara nasıl bakıyor?

7 Ekim hem İsrail hem Filistinliler için bir milat. Gazze’ye yönelik orantısız şiddet hakkında İsrailliler ne düşünüyor? 7 Ekim’den sonra bölgede 40 gün görev yapan gazeteci Emre Karaca yazdı.

Tel Aviv’de her cumartesi günü düzenlenen geniş katılımlı rehine protestosuna doğru yürürken aklımda birçok soru vardı. Sanat Müzesi’nin yanında konumlanan alanda, ellerinde Hamas ve diğer Filistinli grupların rehin aldığı esirlerin fotoğrafları ve İsrail bayrakları olan binlerce insan yer alıyordu.

Bir yandan çeşitli katılımcılar söz alarak megafonla konuşma yapıyor, konuşmalar ara ara İbranice “şimdi” sloganlarıyla kesiliyordu. Bu basit kelimenin altındaki mana, esirlerin bir an önce geri dönmesi arzusuydu. Hüzünlü, yoğun bir atmosfer hakimdi. Kasım’ın son günlerinde İsrail ve Hamas arasında sınırlı sayıda rehine takası yapılsa da çatışma süreci devam ettikçe bu görüntülerin önümüzdeki günlerde pek çok kez yaşanacağı kesin.

Peki, tüm bu insanlar 70 km güneylerinde yaşananların farkında mı? Gazze’ye yapılan operasyonun sonuçları sosyal medyalarına düşmüyor mu? Binlerce insanın ölümünün vicdani muhasebesi yapılıyor mu? Ateşkes isteniyor mu? Neden bu kitle kendilerinden 150 metre ileride hükümete (özellikle de İsrail Başbakanı Binyamin Netahyahu’ya) istifa çağrıları yapan, ateşkes isteyen çok daha küçük bir grupla (onlarca kişi) aynı kümede değil?

İsrail’de görev yaptığım 40 gün boyunca işte tüm bu soruların yanıtları üzerine de düşündüm, İsrail vatandaşlarının tüm bu süreçte askerî operasyonlara yönelik tutumlarını anlamaya, İsrail kamuoyunun nabzını tutmaya çalıştım.

Gösterilerin amacı ne?

Öncelikle önemli bir ayrımın altının çizilmesi sahadaki durumu anlamak için önemli bir parametre olacaktır. Başbakan Netanyahu / hükümet özelinde tepki İsrail kamuoyunda çok yüksek, ki bu durum yayımlanan son anketlere de yansıyor.[efn_note]https://www.timesofisrael.com/election-poll-shows-gantz-at-43-seats-netanyahus-likud-at-18-smotrich-out/[/efn_note]

Tel Aviv’de çatışma sürecine yönelik olarak gösterileri kabaca iki gruba ayırabiliriz. Bir grup İsrailli savaş karşıtı, daha muhalif bir çerçeve ile Savunma Bakanlığı önünde toplanarak, hem hükümeti istifaya davet ediyor hem de askerî operasyonların koşulsuz bir şekilde sona ermesini istiyor. Ancak bu barış blokunun gösterilerindeki katılım oranı düşük.

İkinci gruptakiler ise yaklaşık 150 metre uzaklıkta Sanat Müzesi’ne girilen geniş alanda konumlanıyor. Binlerce insanın katıldığı, daha yoğun katılım gösterilen ve esirlerin ailelerinin merkezinde olduğu gösterilerde temel istek, esirlerin dönüş sürecinin sağlanacağı koşulların oluşturulması. İlk etapta son derece barışçıl bir havanın hakim olduğu düşünülse de gösterilere katılanlar arasında askerî operasyonu destekleme oranı oldukça yüksek seyrediyor. Elinde esirlerin fotoğrafları bulunan insanların yanına yaklaşıp diyalog kurulduğunda büyük oranda askerî operasyonların devam etmesi gerektiğini belirttiklerine şahitlik ettik.

Bu kitlenin büyük bölümü 7 Ekim öncesi her hafta geniş çaplı Netanyahu karşıtı gösterilerin de düzenli katılımcılarıydı.[efn_note]https://www.aa.com.tr/tr/dunya/israil-de-hukumet-karsiti-protestolarda-bir-arac-gostericilerin-arasina-daldi/2988109[/efn_note] Dinî semboller alanda yoktu, binlerce kişinin içinde kipa takan kişi sayısı çok sınırlıydı. Tel Aviv, seküler kesimin kalesi olarak görülüyor. 7 Ekim öncesi protestolarda tarihin en radikal bileşenlerinden oluşan mevcut hükümetin varlığından rahatsızlıklarını her fırsatta dillendirdiler. Şimdi aynı mekanda değişen temada bir kez daha buluşuldu.

Toplumun çeşitli kesimleri farklı yankı odalarında yaşıyor

İsrail vatandaşlarının düşüncelerini şekillendiren tarihsel bagaj çok önemli bir faktör olarak göze çarpıyor. Ama öncelikle ülkede 7 Ekim’de yaşananların yarattığı iklimden bahsetmek sağlıklı bir değerlendirme için rehber olacaktır. Hamas tarafından kendilerine yönelik daha önce benzeri görülmemiş bir silahlı harekatın kamuoyundaki yankısı ise çok büyük.

Türkiye ve diğer birçok ülkede 7 Ekim sonrası Gazze’de ortaya çıkan insani kriz ön plandaydı. Kanallar, internet siteleri Filistinlilere yönelik orantısız bir şiddetin uygulandığı İsrail saldırılarını manşete taşıdı. Özellikle Batı ve Arap ülkelerin liderleri, kayda değer adımlar atamayarak ateşkes koşullarını sağlayamasa da kitleler düzenledikleri gösterilerle uzun zamandır görülmeyen bir direnç hattı oluşturdu.

İsrail medyasında ise spot ışıkları tamamen 7 Ekim’de yaşananlara çevrilmiş durumda. İsrail toplumunun beslendikleri kaynakların (ana akım medya, sosyal medya, Whatsapp grupları vs.) takvimi 7 Ekim’de sabitlenmiş. İsrail toplumu bu bağlamda dünya kamuoyundan farklı bir yankı odasında yaşıyor. Bölgede görev yaparken yanımıza gelerek uluslararası medyanın tutumundan şikayet eden İsrail vatandaşları bize kendi yaşadıklarını aktarmaya çabalıyordu.

Farklı yankı odalarında yaşamak beraberinde yeni bir algı/ tahayyül dünyasını da getiriyor; bu durum da birçok dezenformasyon ya da çarpıtmaya kapı aralıyor. Kitlelerle konuştuğumuzda temel argümanlar bu çerçevede şekilleniyor. “Kafası kesilen, gözleri oyulan, fırına atılan bebeklerin” var olduğu düşünülüyor. İsrail medyasındaki propaganda aygıtları tam bu noktada devreye giriyor ve hayatını kaybedenlerin ölüm biçimleri üzerinde yeni bir anlatı gelişiyor. Konuştuğumuz insanların bir kısmı bu doğrulanamayan anlatıları öne sürüyor,[efn_note]https://www.aljazeera.com/news/2023/10/12/white-house-walks-back-bidens-claim-he-saw-children-beheaded-by-hamas[/efn_note] daha itidalli yaklaşanlar da kaçırılan daha küçük yaştaki rehineleri ön plana koyuyor.

7 Ekim’de yaşananlar uzun yıllar boyunca birçok farklı boyutuyla araştırmalara konu olacaktır. Hâlâ genel bilanço ortaya konabilmiş değil. Hamas üyelerinin saldırısı sonrasına geç müdahale eden İsrail ordusunun reaksiyonu da çok şiddetli olmuştu. Şu aşamada kaç kişinin öldüğü ya da esir düştüğü net değil. Ortaya konan sayılar tahmini. İade edilen esirlerin ardından tahmin edilen sayı 230’un üzerinde olarak kabul ediliyor. Hatta cesetlerin teşhisi için farklı disiplinlerden yardım talep ediliyor.[efn_note]https://www.haaretz.com/israel-news/2023-11-16/ty-article/.premium/archaeologists-assist-in-locating-human-remains-after-hamas-attacks/0000018b-d930-d168-a3ef-ddfa00260000?utm_source=App_Share&utm_medium=iOS_Native[/efn_note] Tel Aviv’de konuştuğum kişilerden bazıları yakınlarının esir olup olmadıklarını bilmediklerini, hâlâ kayıp statüsünde olduklarını aktardı.

Ateşkes talebi kamuoyunda nasıl karşılık buluyor?

Konuştuğumuz insanlarda genel eğilim ateşkesin rehineler teslim edilene kadar ilan edilmemesi gerektiği yönünde. Genel kamuoyu beklentisi de bu yönde, savaş, operasyonlar destekleniyor. Duyarlı uluslararası kamuoyunun beklentisi olan ateşkesin ilanı konusu binlerce insanın yer aldığı gösterilerde kimse tarafından dillendirilmiyor.

24 Kasım’da devreye giren ve ilk aşamada dört gün sürmesi beklenen insani ara geçici bir çözüm formülü. İsrail devlet mekanizması hem uluslararası baskıları kırmak, hem de esirlerin geri alınması konusunda somut bir aşamaya geçemedikleri için zorunlu olarak insani ara verilmesini onaylamış gözüküyor. “İnsani ara” kavramını ateşkesten ayıran temel unsurlar; belli bir süre marjında çatışmasızlık ortamı sağlaması. Yani taraflar belirli bir süre zarfında, belirli bölgede silahları bırakırlar ancak sürenin bitmesiyle birlikte yeniden o çatışma sürecine girilebilir. Ateşkeste nihai amaçsa çatışmanın tamamen durmasıdır.

Masadaki bir başka opsiyon olan esir takasına ise genel olarak olumlu bir bakış var. Kitleler buna açık kapı bırakıyor. Ancak süreç sonunda yok edilmesi gereken bir hedefe işaret ediliyor: Hamas. Bu da uzun vadede Gazze’nin kontrolünün sağlanması konusunda İsrail devlet mekanizmasına halk nezdinde bir meşruiyet verecek bir işaret olacak gibi gözüküyor.

Askerî operasyonların esirlerin hayatını tehlikeye attığı da bir başka bölgesel gerçeklik olarak göze çarpıyor. Bu konudaki sorulara verilen yanıtlar; askerî güç uygulanmazsa Hamas’ın pazarlık masasında daha güçlü pozisyonda olacağı ve ateşkes ilanı halinde de esir takası pazarlığının uzun sürebileceği yönünde kümeleniyor. Yiten her canın sorumlusu olarak Hamas gösteriliyor.

İsrail kamuoyu sivil can kayıplarına nasıl bakıyor?

Peki, hayatını kaybeden siviller, çocuklar hakkında düşünceler nasıl şekilleniyor?

Orada öne çıkan argüman; bunun sorumlusunun da sivilleri kalkan olarak kullanan Hamas mensupları ve buna izin veren/ yardım eden Filistinli siviller olması. Hamas’ın zorlamasına maruz kalan sivillerin ölümü dramatik olarak karşılanıyor fakat “savaş zaiyatı” olarak tanımlanıyor.

Burada öne çıkan bir başka savunma cümlesi; Yemen ve Suriye gibi savaş hatlarında hayatını kaybeden sivil sayısına yönelik olarak dünya kamuoyunda çıkmayan sesin kendi aleyhlerinde dillendirilmesi. Yani aslında yaşananların acı olduğu ancak savaşın bilançoları arasında bu kayıpların da olabileceği savunması aktarılıyor.

Tarihsel bagaj ve güvenlik sorunsalı

İsrail kamuoyu din eksenli radikal görüşlere sahip kitlelerden daha liberal- makul görüşlere sahip diyalog yanlısı kişilere kadar geniş bir fikir yelpazesinden oluşuyor. İsrail kamuoyu yakından gözlemlendiğinde, tüm görüş farklılıklarına rağmen hemen herkes için geçerli bir realite öne çıkıyor: Tarihsel ön yargıların aynen devam etmesi.

Buradaki önyargıları sınıflandırırken farklı dinamikleri ön plana çıkarabiliriz.

Bunlar tarihsel olarak dinî ve bölgesel gelişmelerin- sancıların- çatışmaların şekillendirdiği toplumsal bilinç. Orada bu bilinçaltı faktörlerin bu denli diri olduğunu anladığımda oldukça şaşırmıştım. Seküler kitleler dahi tarihsel bagajdan kendilerini soyutlayamıyor.

En çok savunulan argümanların başında yıllar süren sürgün dönemine dair referanslar yer alıyor. Milattan önce yaşanan Babil sürgünü zihinlerde yer etmiş, “Vadedilen topraklar” kavramının seküler toplumsal katmanlarda bile dinden -arındırılsa da- ütopik bir yaşam alanı olarak bir karşılığı bulunuyor. Nitekim Hamas üyelerinin saldırdığı Kibbutz’lar, İsrail Devleti’nin kurucu üyeleri tarafından sosyalist yaşam alanları olarak dizayn edilmiş ve zamanla o siyasi- ideolojik dokusunu kaybetse de Gazze’yi çevreleyen hatta varolmaya devam etmişti.[efn_note]İronik olan şu ki; bu bölge aslında 1948 öncesi Arap köylerinin bulunduğu bir yerdi. Ancak İsrail devletinin kurulum sürecinde bu evler yakıldı-yağmalandı ve yeni sahipleri İsrailli Yahudiler oldu.[/efn_note] Mesela 7 Ekim’de saldırılan bir nokta olan Berşebaa (ya da Be’er-Sheva) aslında sol siyasi görüşün daha egemen olduğu, yatırımlar ile teknolojik bir üs haline gelmesi hedeflenen bir yerdi. Burada yaşayan insanlar birkaç saatlik mesafede bulunan Gazze halkının yaşadığı derin yoksulluk- işşizlik sarmalını perdeleyerek yaşamlarına devam ediyordu. Ta ki 7 Ekim sabahına kadar. Kurduklarını düşündükleri o korunaklı yuvalarda hayal kırıklığı ile irkildiler ve Truman Show’dan gerçek dünyaya adım atarak bölgesel gerçekliğe adım attılar.

İsrail kamuoyuna hakim olan baskın paradigmalara gelirsek; en çok inanılan argümanlar arasında Hamas’ın kendilerine ilk fırsatta saldırmayı hedefleyen bir örgüt olduğu inancı da yer alıyor. Kamuoyundaki genel algı, 7 Ekim sonrası askerî operasyonun devamının İsrail toplumunun varlığını sürdürebilmesi için elzem olduğu yönünde.

Bu noktada, birçok politikacının söylemlerine de yansıyan Filistinlilerin küçümsenmesi-tahkir edici ifadelerle betimlenmesi gibi durumlarla da karşılaşmak mümkün.[efn_note]https://www.aljazeera.com/program/newsfeed/2023/10/9/israeli-defence-minister-orders-complete-siege-on-gaza[/efn_note]

Bizimle düşüncelerini paylaşan bir gösterici grubu da, Filistinlilerle ahlaki değerlerinin farklı olduğunu, onların hayatını kaybedenleri “şehit” olarak görerek bu ölümleri kutsadıklarını, kendilerinin ise vatandaşlarının hayatlarına değer verdiklerini ifade etti. Bu bağlamda Filistinli gruplarla yapılan görüşmelerde ve esir pazarlıklarında dengeli bir anlaşmanın oluşamayacağı fikri hakim.

“Gazze’de yaşayan Filistinlileri Hamas’ın ideolojik tahakkümünden kurtarmak” da bir başka seslendirilen düşünce. İsrailliler arasında eğitim düzeyi yüksek kesimlerin öne sürdüğü bu başka argüman da Filistin – Hamas dinamiğinin elimine edilmesinin gerekliliği oluyor. Bu görüşü öne sürenlere göre, onlar Araplardan nefret etmiyor, Gazze içinde istihdam olanakları yaratılmasına destek veriyor, yetenekli ve gayretli gençlerin yurtdışında eğitim görmeleri ve ardından bölgeye gelerek çalışmalarını destekliyorlar. “Peki, bu koşulların sağlanacağı bir zemin var mı sizce? Bu ütopik değil mi?” diye sorduğumuzda “Yine de olabilir” deniyor.

Hamas bunca yıllık abluka ve kıskacın sonucu olarak değil, yaşananların ana sebebi olarak görülüyor. İsrail’in politikalarını destekleyenlere, Batı Şeria’da Filistinlilere yönelik hem fiziksel hem de psikolojik açıdan çok sorunlu tutumlardan bahsedilince, “Tabii bunlar eleştirilebilir politikalar ama bunları daha sonra konuşabiliriz, mevcut şartlarda asıl konu bu değil” söylemi hakim oluyor.

Burada temel argümanın “2005’ten sonraki süreçte Gazze’yi bir şekilde Hamas’ın yönetmesine izin verdik, onlar güvenlik anlamında hep tehdit unsuru oldular, Demir Kubbe sistemi olmasa bizler de zor durumda olacaktık” şeklinde oluştuğunu belirtmek gerekiyor.

“En uzun süre mülteci konumunda kalan millet”

Farklı yorumlanan bir başka konu da mülteci kampları. Gazze genelinde sekiz, Batı Şeria’daki 19 ve çevre ülkelerde pek çok Filistinlilerin yaşadığı mülteci kampı var.

Söz bu kamplara geldiğinde görüşünü aldığımız bir İsrailli, binlerce yıllık tarihsel bağlama referans vererek “En uzun süre mülteci konumunda kalan millet biziz” diyerek hakim görüşü ve bu mülteci kamplarındaki olumsuz altyapıyı, yoksulluk vb. şartları tamamen göz ardı eden yaklaşımı ortaya koydu.

Konuştuğumuz bir başka İsrail vatandaşı da “victimization – mağduriyet” kavramını kullanarak, Filistinlilerinin kendilerini kurban psikolojisine soktuklarını ifade etti. Bunun oldukça ironik bir suçlama olduğunu ifade etmemiz gerekiyor. İsrail, Yahudiler yıllar boyunca çeşitli kesimler tarafından Holokost referansı yapılarak bu kavramla anılmıştı.

7 Ekim öncesindeki koşullar

İsrail kamuoyu genel hatlarıyla savaşa- çatışmaya- sürece tasvir etmeye çalıştığımız paradigmayla bakıyor. Özümsenen bakış açısı iki ana faktör tarafından yoğrulmuş gözüküyor; hem tarihsel bagajlar hem de 7 Ekim’de karşılaştıkları saldırının izleri onların kendilerini mağdur olarak konumlandırmalarına yol açıyor.

İsrail kamuoyunun çeşitli kesimleriyle yaptığımız saatler süren sohbetlerin sonunda yaşadığım bir hayal kırıklığını not etmek zorundayım. 7 Ekim günü öncesinde Kudüs, Gazze ve Batı Şeria genelinde yaşanan koşulların-kıskacın-ablukanın Filistinliler üzerinde yarattığı psikolojik tahribatın bu denli göz ardı edilmesi oldukça şaşırtıcıydı. Bir başka yazının konusu olabilecek bu koşulların oluşturduğu darboğazın yansımasının şiddet olarak tecessüm etmesi aslında beklenebilecek bir son olarak karşımıza çıkıyor.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 29 Kasım 2023’te yayımlanmıştır.

Emre Karaca
Emre Karaca
Emre Karaca- Gazeteci. Haber Global TV'de Diplomasi Muhabiri olarak çalışıyor. Öncesinde de Anadolu Ajansı'nda 4 yıl dış haber muhabiri olarak çalıştı. Genel ekseni dış politika olan haberler- röportajlar yapıyor, makaleler yazıyor. Marmara Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümü mezunu. Exeter Üniversitesi'nde Politics and International Relations of the Middle East bölümünde master yaptı. Tezinde, İsrail’deki siyasi partilerin Filistin meselesine bakışlarındaki farklı perspektifleri ele aldı.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Son Eklenenler

İsrail kamuoyu askerî operasyonlara nasıl bakıyor?

7 Ekim hem İsrail hem Filistinliler için bir milat. Gazze’ye yönelik orantısız şiddet hakkında İsrailliler ne düşünüyor? 7 Ekim’den sonra bölgede 40 gün görev yapan gazeteci Emre Karaca yazdı.

Tel Aviv’de her cumartesi günü düzenlenen geniş katılımlı rehine protestosuna doğru yürürken aklımda birçok soru vardı. Sanat Müzesi’nin yanında konumlanan alanda, ellerinde Hamas ve diğer Filistinli grupların rehin aldığı esirlerin fotoğrafları ve İsrail bayrakları olan binlerce insan yer alıyordu.

Bir yandan çeşitli katılımcılar söz alarak megafonla konuşma yapıyor, konuşmalar ara ara İbranice “şimdi” sloganlarıyla kesiliyordu. Bu basit kelimenin altındaki mana, esirlerin bir an önce geri dönmesi arzusuydu. Hüzünlü, yoğun bir atmosfer hakimdi. Kasım’ın son günlerinde İsrail ve Hamas arasında sınırlı sayıda rehine takası yapılsa da çatışma süreci devam ettikçe bu görüntülerin önümüzdeki günlerde pek çok kez yaşanacağı kesin.

Peki, tüm bu insanlar 70 km güneylerinde yaşananların farkında mı? Gazze’ye yapılan operasyonun sonuçları sosyal medyalarına düşmüyor mu? Binlerce insanın ölümünün vicdani muhasebesi yapılıyor mu? Ateşkes isteniyor mu? Neden bu kitle kendilerinden 150 metre ileride hükümete (özellikle de İsrail Başbakanı Binyamin Netahyahu’ya) istifa çağrıları yapan, ateşkes isteyen çok daha küçük bir grupla (onlarca kişi) aynı kümede değil?

İsrail’de görev yaptığım 40 gün boyunca işte tüm bu soruların yanıtları üzerine de düşündüm, İsrail vatandaşlarının tüm bu süreçte askerî operasyonlara yönelik tutumlarını anlamaya, İsrail kamuoyunun nabzını tutmaya çalıştım.

Gösterilerin amacı ne?

Öncelikle önemli bir ayrımın altının çizilmesi sahadaki durumu anlamak için önemli bir parametre olacaktır. Başbakan Netanyahu / hükümet özelinde tepki İsrail kamuoyunda çok yüksek, ki bu durum yayımlanan son anketlere de yansıyor.[efn_note]https://www.timesofisrael.com/election-poll-shows-gantz-at-43-seats-netanyahus-likud-at-18-smotrich-out/[/efn_note]

Tel Aviv’de çatışma sürecine yönelik olarak gösterileri kabaca iki gruba ayırabiliriz. Bir grup İsrailli savaş karşıtı, daha muhalif bir çerçeve ile Savunma Bakanlığı önünde toplanarak, hem hükümeti istifaya davet ediyor hem de askerî operasyonların koşulsuz bir şekilde sona ermesini istiyor. Ancak bu barış blokunun gösterilerindeki katılım oranı düşük.

İkinci gruptakiler ise yaklaşık 150 metre uzaklıkta Sanat Müzesi’ne girilen geniş alanda konumlanıyor. Binlerce insanın katıldığı, daha yoğun katılım gösterilen ve esirlerin ailelerinin merkezinde olduğu gösterilerde temel istek, esirlerin dönüş sürecinin sağlanacağı koşulların oluşturulması. İlk etapta son derece barışçıl bir havanın hakim olduğu düşünülse de gösterilere katılanlar arasında askerî operasyonu destekleme oranı oldukça yüksek seyrediyor. Elinde esirlerin fotoğrafları bulunan insanların yanına yaklaşıp diyalog kurulduğunda büyük oranda askerî operasyonların devam etmesi gerektiğini belirttiklerine şahitlik ettik.

Bu kitlenin büyük bölümü 7 Ekim öncesi her hafta geniş çaplı Netanyahu karşıtı gösterilerin de düzenli katılımcılarıydı.[efn_note]https://www.aa.com.tr/tr/dunya/israil-de-hukumet-karsiti-protestolarda-bir-arac-gostericilerin-arasina-daldi/2988109[/efn_note] Dinî semboller alanda yoktu, binlerce kişinin içinde kipa takan kişi sayısı çok sınırlıydı. Tel Aviv, seküler kesimin kalesi olarak görülüyor. 7 Ekim öncesi protestolarda tarihin en radikal bileşenlerinden oluşan mevcut hükümetin varlığından rahatsızlıklarını her fırsatta dillendirdiler. Şimdi aynı mekanda değişen temada bir kez daha buluşuldu.

Toplumun çeşitli kesimleri farklı yankı odalarında yaşıyor

İsrail vatandaşlarının düşüncelerini şekillendiren tarihsel bagaj çok önemli bir faktör olarak göze çarpıyor. Ama öncelikle ülkede 7 Ekim’de yaşananların yarattığı iklimden bahsetmek sağlıklı bir değerlendirme için rehber olacaktır. Hamas tarafından kendilerine yönelik daha önce benzeri görülmemiş bir silahlı harekatın kamuoyundaki yankısı ise çok büyük.

Türkiye ve diğer birçok ülkede 7 Ekim sonrası Gazze’de ortaya çıkan insani kriz ön plandaydı. Kanallar, internet siteleri Filistinlilere yönelik orantısız bir şiddetin uygulandığı İsrail saldırılarını manşete taşıdı. Özellikle Batı ve Arap ülkelerin liderleri, kayda değer adımlar atamayarak ateşkes koşullarını sağlayamasa da kitleler düzenledikleri gösterilerle uzun zamandır görülmeyen bir direnç hattı oluşturdu.

İsrail medyasında ise spot ışıkları tamamen 7 Ekim’de yaşananlara çevrilmiş durumda. İsrail toplumunun beslendikleri kaynakların (ana akım medya, sosyal medya, Whatsapp grupları vs.) takvimi 7 Ekim’de sabitlenmiş. İsrail toplumu bu bağlamda dünya kamuoyundan farklı bir yankı odasında yaşıyor. Bölgede görev yaparken yanımıza gelerek uluslararası medyanın tutumundan şikayet eden İsrail vatandaşları bize kendi yaşadıklarını aktarmaya çabalıyordu.

Farklı yankı odalarında yaşamak beraberinde yeni bir algı/ tahayyül dünyasını da getiriyor; bu durum da birçok dezenformasyon ya da çarpıtmaya kapı aralıyor. Kitlelerle konuştuğumuzda temel argümanlar bu çerçevede şekilleniyor. “Kafası kesilen, gözleri oyulan, fırına atılan bebeklerin” var olduğu düşünülüyor. İsrail medyasındaki propaganda aygıtları tam bu noktada devreye giriyor ve hayatını kaybedenlerin ölüm biçimleri üzerinde yeni bir anlatı gelişiyor. Konuştuğumuz insanların bir kısmı bu doğrulanamayan anlatıları öne sürüyor,[efn_note]https://www.aljazeera.com/news/2023/10/12/white-house-walks-back-bidens-claim-he-saw-children-beheaded-by-hamas[/efn_note] daha itidalli yaklaşanlar da kaçırılan daha küçük yaştaki rehineleri ön plana koyuyor.

7 Ekim’de yaşananlar uzun yıllar boyunca birçok farklı boyutuyla araştırmalara konu olacaktır. Hâlâ genel bilanço ortaya konabilmiş değil. Hamas üyelerinin saldırısı sonrasına geç müdahale eden İsrail ordusunun reaksiyonu da çok şiddetli olmuştu. Şu aşamada kaç kişinin öldüğü ya da esir düştüğü net değil. Ortaya konan sayılar tahmini. İade edilen esirlerin ardından tahmin edilen sayı 230’un üzerinde olarak kabul ediliyor. Hatta cesetlerin teşhisi için farklı disiplinlerden yardım talep ediliyor.[efn_note]https://www.haaretz.com/israel-news/2023-11-16/ty-article/.premium/archaeologists-assist-in-locating-human-remains-after-hamas-attacks/0000018b-d930-d168-a3ef-ddfa00260000?utm_source=App_Share&utm_medium=iOS_Native[/efn_note] Tel Aviv’de konuştuğum kişilerden bazıları yakınlarının esir olup olmadıklarını bilmediklerini, hâlâ kayıp statüsünde olduklarını aktardı.

Ateşkes talebi kamuoyunda nasıl karşılık buluyor?

Konuştuğumuz insanlarda genel eğilim ateşkesin rehineler teslim edilene kadar ilan edilmemesi gerektiği yönünde. Genel kamuoyu beklentisi de bu yönde, savaş, operasyonlar destekleniyor. Duyarlı uluslararası kamuoyunun beklentisi olan ateşkesin ilanı konusu binlerce insanın yer aldığı gösterilerde kimse tarafından dillendirilmiyor.

24 Kasım’da devreye giren ve ilk aşamada dört gün sürmesi beklenen insani ara geçici bir çözüm formülü. İsrail devlet mekanizması hem uluslararası baskıları kırmak, hem de esirlerin geri alınması konusunda somut bir aşamaya geçemedikleri için zorunlu olarak insani ara verilmesini onaylamış gözüküyor. “İnsani ara” kavramını ateşkesten ayıran temel unsurlar; belli bir süre marjında çatışmasızlık ortamı sağlaması. Yani taraflar belirli bir süre zarfında, belirli bölgede silahları bırakırlar ancak sürenin bitmesiyle birlikte yeniden o çatışma sürecine girilebilir. Ateşkeste nihai amaçsa çatışmanın tamamen durmasıdır.

Masadaki bir başka opsiyon olan esir takasına ise genel olarak olumlu bir bakış var. Kitleler buna açık kapı bırakıyor. Ancak süreç sonunda yok edilmesi gereken bir hedefe işaret ediliyor: Hamas. Bu da uzun vadede Gazze’nin kontrolünün sağlanması konusunda İsrail devlet mekanizmasına halk nezdinde bir meşruiyet verecek bir işaret olacak gibi gözüküyor.

Askerî operasyonların esirlerin hayatını tehlikeye attığı da bir başka bölgesel gerçeklik olarak göze çarpıyor. Bu konudaki sorulara verilen yanıtlar; askerî güç uygulanmazsa Hamas’ın pazarlık masasında daha güçlü pozisyonda olacağı ve ateşkes ilanı halinde de esir takası pazarlığının uzun sürebileceği yönünde kümeleniyor. Yiten her canın sorumlusu olarak Hamas gösteriliyor.

İsrail kamuoyu sivil can kayıplarına nasıl bakıyor?

Peki, hayatını kaybeden siviller, çocuklar hakkında düşünceler nasıl şekilleniyor?

Orada öne çıkan argüman; bunun sorumlusunun da sivilleri kalkan olarak kullanan Hamas mensupları ve buna izin veren/ yardım eden Filistinli siviller olması. Hamas’ın zorlamasına maruz kalan sivillerin ölümü dramatik olarak karşılanıyor fakat “savaş zaiyatı” olarak tanımlanıyor.

Burada öne çıkan bir başka savunma cümlesi; Yemen ve Suriye gibi savaş hatlarında hayatını kaybeden sivil sayısına yönelik olarak dünya kamuoyunda çıkmayan sesin kendi aleyhlerinde dillendirilmesi. Yani aslında yaşananların acı olduğu ancak savaşın bilançoları arasında bu kayıpların da olabileceği savunması aktarılıyor.

Tarihsel bagaj ve güvenlik sorunsalı

İsrail kamuoyu din eksenli radikal görüşlere sahip kitlelerden daha liberal- makul görüşlere sahip diyalog yanlısı kişilere kadar geniş bir fikir yelpazesinden oluşuyor. İsrail kamuoyu yakından gözlemlendiğinde, tüm görüş farklılıklarına rağmen hemen herkes için geçerli bir realite öne çıkıyor: Tarihsel ön yargıların aynen devam etmesi.

Buradaki önyargıları sınıflandırırken farklı dinamikleri ön plana çıkarabiliriz.

Bunlar tarihsel olarak dinî ve bölgesel gelişmelerin- sancıların- çatışmaların şekillendirdiği toplumsal bilinç. Orada bu bilinçaltı faktörlerin bu denli diri olduğunu anladığımda oldukça şaşırmıştım. Seküler kitleler dahi tarihsel bagajdan kendilerini soyutlayamıyor.

En çok savunulan argümanların başında yıllar süren sürgün dönemine dair referanslar yer alıyor. Milattan önce yaşanan Babil sürgünü zihinlerde yer etmiş, “Vadedilen topraklar” kavramının seküler toplumsal katmanlarda bile dinden -arındırılsa da- ütopik bir yaşam alanı olarak bir karşılığı bulunuyor. Nitekim Hamas üyelerinin saldırdığı Kibbutz’lar, İsrail Devleti’nin kurucu üyeleri tarafından sosyalist yaşam alanları olarak dizayn edilmiş ve zamanla o siyasi- ideolojik dokusunu kaybetse de Gazze’yi çevreleyen hatta varolmaya devam etmişti.[efn_note]İronik olan şu ki; bu bölge aslında 1948 öncesi Arap köylerinin bulunduğu bir yerdi. Ancak İsrail devletinin kurulum sürecinde bu evler yakıldı-yağmalandı ve yeni sahipleri İsrailli Yahudiler oldu.[/efn_note] Mesela 7 Ekim’de saldırılan bir nokta olan Berşebaa (ya da Be’er-Sheva) aslında sol siyasi görüşün daha egemen olduğu, yatırımlar ile teknolojik bir üs haline gelmesi hedeflenen bir yerdi. Burada yaşayan insanlar birkaç saatlik mesafede bulunan Gazze halkının yaşadığı derin yoksulluk- işşizlik sarmalını perdeleyerek yaşamlarına devam ediyordu. Ta ki 7 Ekim sabahına kadar. Kurduklarını düşündükleri o korunaklı yuvalarda hayal kırıklığı ile irkildiler ve Truman Show’dan gerçek dünyaya adım atarak bölgesel gerçekliğe adım attılar.

İsrail kamuoyuna hakim olan baskın paradigmalara gelirsek; en çok inanılan argümanlar arasında Hamas’ın kendilerine ilk fırsatta saldırmayı hedefleyen bir örgüt olduğu inancı da yer alıyor. Kamuoyundaki genel algı, 7 Ekim sonrası askerî operasyonun devamının İsrail toplumunun varlığını sürdürebilmesi için elzem olduğu yönünde.

Bu noktada, birçok politikacının söylemlerine de yansıyan Filistinlilerin küçümsenmesi-tahkir edici ifadelerle betimlenmesi gibi durumlarla da karşılaşmak mümkün.[efn_note]https://www.aljazeera.com/program/newsfeed/2023/10/9/israeli-defence-minister-orders-complete-siege-on-gaza[/efn_note]

Bizimle düşüncelerini paylaşan bir gösterici grubu da, Filistinlilerle ahlaki değerlerinin farklı olduğunu, onların hayatını kaybedenleri “şehit” olarak görerek bu ölümleri kutsadıklarını, kendilerinin ise vatandaşlarının hayatlarına değer verdiklerini ifade etti. Bu bağlamda Filistinli gruplarla yapılan görüşmelerde ve esir pazarlıklarında dengeli bir anlaşmanın oluşamayacağı fikri hakim.

“Gazze’de yaşayan Filistinlileri Hamas’ın ideolojik tahakkümünden kurtarmak” da bir başka seslendirilen düşünce. İsrailliler arasında eğitim düzeyi yüksek kesimlerin öne sürdüğü bu başka argüman da Filistin – Hamas dinamiğinin elimine edilmesinin gerekliliği oluyor. Bu görüşü öne sürenlere göre, onlar Araplardan nefret etmiyor, Gazze içinde istihdam olanakları yaratılmasına destek veriyor, yetenekli ve gayretli gençlerin yurtdışında eğitim görmeleri ve ardından bölgeye gelerek çalışmalarını destekliyorlar. “Peki, bu koşulların sağlanacağı bir zemin var mı sizce? Bu ütopik değil mi?” diye sorduğumuzda “Yine de olabilir” deniyor.

Hamas bunca yıllık abluka ve kıskacın sonucu olarak değil, yaşananların ana sebebi olarak görülüyor. İsrail’in politikalarını destekleyenlere, Batı Şeria’da Filistinlilere yönelik hem fiziksel hem de psikolojik açıdan çok sorunlu tutumlardan bahsedilince, “Tabii bunlar eleştirilebilir politikalar ama bunları daha sonra konuşabiliriz, mevcut şartlarda asıl konu bu değil” söylemi hakim oluyor.

Burada temel argümanın “2005’ten sonraki süreçte Gazze’yi bir şekilde Hamas’ın yönetmesine izin verdik, onlar güvenlik anlamında hep tehdit unsuru oldular, Demir Kubbe sistemi olmasa bizler de zor durumda olacaktık” şeklinde oluştuğunu belirtmek gerekiyor.

“En uzun süre mülteci konumunda kalan millet”

Farklı yorumlanan bir başka konu da mülteci kampları. Gazze genelinde sekiz, Batı Şeria’daki 19 ve çevre ülkelerde pek çok Filistinlilerin yaşadığı mülteci kampı var.

Söz bu kamplara geldiğinde görüşünü aldığımız bir İsrailli, binlerce yıllık tarihsel bağlama referans vererek “En uzun süre mülteci konumunda kalan millet biziz” diyerek hakim görüşü ve bu mülteci kamplarındaki olumsuz altyapıyı, yoksulluk vb. şartları tamamen göz ardı eden yaklaşımı ortaya koydu.

Konuştuğumuz bir başka İsrail vatandaşı da “victimization – mağduriyet” kavramını kullanarak, Filistinlilerinin kendilerini kurban psikolojisine soktuklarını ifade etti. Bunun oldukça ironik bir suçlama olduğunu ifade etmemiz gerekiyor. İsrail, Yahudiler yıllar boyunca çeşitli kesimler tarafından Holokost referansı yapılarak bu kavramla anılmıştı.

7 Ekim öncesindeki koşullar

İsrail kamuoyu genel hatlarıyla savaşa- çatışmaya- sürece tasvir etmeye çalıştığımız paradigmayla bakıyor. Özümsenen bakış açısı iki ana faktör tarafından yoğrulmuş gözüküyor; hem tarihsel bagajlar hem de 7 Ekim’de karşılaştıkları saldırının izleri onların kendilerini mağdur olarak konumlandırmalarına yol açıyor.

İsrail kamuoyunun çeşitli kesimleriyle yaptığımız saatler süren sohbetlerin sonunda yaşadığım bir hayal kırıklığını not etmek zorundayım. 7 Ekim günü öncesinde Kudüs, Gazze ve Batı Şeria genelinde yaşanan koşulların-kıskacın-ablukanın Filistinliler üzerinde yarattığı psikolojik tahribatın bu denli göz ardı edilmesi oldukça şaşırtıcıydı. Bir başka yazının konusu olabilecek bu koşulların oluşturduğu darboğazın yansımasının şiddet olarak tecessüm etmesi aslında beklenebilecek bir son olarak karşımıza çıkıyor.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 29 Kasım 2023’te yayımlanmıştır.

Emre Karaca
Emre Karaca
Emre Karaca- Gazeteci. Haber Global TV'de Diplomasi Muhabiri olarak çalışıyor. Öncesinde de Anadolu Ajansı'nda 4 yıl dış haber muhabiri olarak çalıştı. Genel ekseni dış politika olan haberler- röportajlar yapıyor, makaleler yazıyor. Marmara Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümü mezunu. Exeter Üniversitesi'nde Politics and International Relations of the Middle East bölümünde master yaptı. Tezinde, İsrail’deki siyasi partilerin Filistin meselesine bakışlarındaki farklı perspektifleri ele aldı.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Son Eklenenler

0
Would love your thoughts, please comment.x