Kuralsız savaş çağı mı başlıyor? Savaşta artık hiçbir kural yok mu?

Savaşta sivillerin korunması artık bir öncelik değil mi? Liderlerin açıkça “merhamet yok” dediği bir dünyada, uluslararası hukuk hâlâ bir anlam taşıyor mu? Yoksa savaş suçları yeni normal mi oluyor?

İran Savaşı, sivillerin sistematik biçimde hedef alındığı bir çatışma olarak tarihe geçebilir. Savaş boyunca çok sayıda ihlal yaşandı; Tahran’da bir kız okulunun bombalanması bunlardan yalnızca biri. Ancak uluslararası kamuoyu bu tablo karşısında dikkat çekici bir sessizlik içinde.

İnsan Hakları İzleme Örgütü (Human Rights Watch) Genel Direktörü Philippe Bolopion, Al Jazeera için kaleme aldığı yazıda bu kayıtsızlığa sert tepki gösteriyor.

Yazıdan öne çıkan bölümleri aktarıyoruz:

Uluslararası hukuk neden artık ciddiye alınmıyor?

“Yıllar boyunca savaş suçlarıyla suçlanan liderler genellikle bilgisizliklerini öne sürer ya da yaşananların “hata” olduğunu iddia ederdi. Bugün ise Orta Doğu’da tablo farklı: ABD, İsrail ve İran gibi aktörler, sivilleri korumayı amaçlayan uluslararası hukuku açıkça reddediyor, küçümsüyor ya da hiçe sayıyor.

Uluslararası toplum bu normlara desteğini acilen yeniden teyit etmezse, bu kuralların fiilen ortadan kalkmasına göz yummuş olabilir.

Liderlerin söylemi savaşın seyrini değiştiriyor

ABD Başkanı Donald Trump’ın “Uluslararası hukuka ihtiyacım yok” ve kendisini sınırlayan tek şeyin “kendi ahlakı” olduğu yönündeki açıklamaları ile Savunma Bakanı Pete Hegseth’in “maksimum öldürücülük” vurgusu, sivillerin korunmasına verilen önemin kamuoyu önünde zayıfladığını gösteriyor.

ABD’nin İran’daki Hark Adası’nı  “yıktığını” açıklamasının ardından Trump’ın “Sadece eğlence olsun diye birkaç kez daha vurabiliriz” demesi ve Hegseth’in düşmanlara “merhamet gösterilmeyeceğini” belirtmesi, teslim olmak isteyenlerin dahi hedef alınabileceği yönünde yorumlanıyor. Bu tür ifadeler, askerî eğitimlerde savaş suçu örneği olarak incelenen senaryolarla örtüşüyor.

Bu yaklaşım yalnızca ABD’ye mi özgü?

Benzer bir dil İsrail tarafından da kullanılıyor. İsrail Savunma Bakanı İsrail Katz, Lübnan’ın güneyindeki yerleşimlerin tamamen yok edilmesi ve yüz binlerce sivilin geri dönüşünün engellenmesi tehdidinde bulundu.

İran Devrim Muhafızları ise sivil statülerine rağmen ABD bankalarını, yatırım şirketlerini ve ticari gemileri “meşru hedef” ilan etti. Yapılan açıklamalarda İran halkına yönelik sert iç baskıların daha da artırılacağı mesajı verildi. Devlet televizyonunda dile getirilen tehditler ise muhaliflerin ailelerini hedef alacak kadar ileri gitti.

Bu söylemler, yalnızca sivillere yönelik kayıtsızlığı değil, aynı zamanda bu yaklaşımın bilinçli bir tercih olduğunu da ortaya koyuyor.

Sivillerin bedeli ne oldu?

Çatışmalarda İran’da 2.000’den fazla, Lübnan’da 1.200’den fazla ve İsrail’de en az 17 kişi hayatını kaybetti. Körfez bölgesi, İsrail ve Lübnan genelinde milyonlarca kişi yerinden edildi.

ABD ordusunun ön değerlendirmesine göre, İran’ın Minab kentindeki bir ilkokula düzenlenen ve aralarında çok sayıda çocuğun da bulunduğu 170’ten fazla kişinin öldüğü saldırıdan ABD güçleri sorumlu olabilir.

İsrail ordusu, kullanımı uluslararası hukukla yasaklanan beyaz fosforu Lübnan’daki yerleşim alanlarında kullandı. İran ise İsrail şehirlerine misket bombaları attı ve Hürmüz Boğazı’ndaki ticari gemileri hedef aldı.

Sivilleri korumayı amaçlayan uluslararası hukuk sistemi bir gecede çökmedi. İsrail’in Gazze’de yürüttüğü operasyonlar sırasında hastanelerin, su altyapısının ve yerleşim alanlarının hedef alınması; ABD’nin bu süreçte verdiği güçlü destek, bazı liderlerde “hukukun üstünde oldukları” algısını pekiştirdi.

Çifte standartlar hukuku nasıl aşındırıyor?

İran’ın Körfez’deki enerji altyapısına saldırıları hızla kınanırken, İsrail’in Lübnan’da beyaz fosfor kullanımı karşısında aynı sert tepkinin gelmemesi dikkat çekiyor.

Uluslararası hukuk, fail kim olursa olsun ihlallerin aynı netlikte kınanmasını gerektirir. Aksi durumda kurallar, yalnızca rakiplere karşı kullanılan bir araca dönüşür.

Cenevre Sözleşmeleri, devletlere sadece hukuka uymayı değil, ihlal riski taşıyan aktörlere silah sağlamamayı da yükümlülük olarak getirir.

Silah akışı devam ederken sorumluluk kime ait?

Tüm bu ihlallere rağmen çatışmanın taraflarına silah sevkiyatı sürüyor. Sivilleri hedef alan güçlere destek veren ya da üs ve hava sahası sağlayan ülkeler, bu süreçte tarafsız değil.

Eğer ABD ve İsrail’in eylemleri liderlerinin söylemleriyle örtüşüyorsa, bu aktörlere destek veren ülkeler de potansiyel olarak savaş suçlarına ortak konumuna düşebilir.

Hesap verme mekanizmaları neden devreye girmiyor?

Eski Yugoslavya ve Ukrayna örneklerinde olduğu gibi, savaş suçlarının belgelenmesi süreç devam ederken başlatılmalı. Ancak bugün birçok ülke tam tersine bu süreci engelliyor.

İran interneti kısıtlayarak görüntülerin yayılmasını engelliyor, İsrail yayınları sınırlıyor ve gazetecileri gözaltına alıyor. Körfez ülkelerinde de benzer baskılar görülüyor. ABD’de ise bazı medya kuruluşları lisans iptali tehdidiyle karşı karşıya.

Oysa uydu görüntüleri, iletişim kayıtları ve açık kaynak verileri korunmalı ve paylaşılmalı; Birleşmiş Milletler (BM) mekanizmaları güçlendirilmelidir.

Kuralsız bir savaş düzeni mi doğuyor?

Bugün savaş hukukunu reddeden liderler, güç kullanımının sınırsız olduğu bir düzenin kendilerine avantaj sağlayacağını düşünebilir. Ancak bu yaklaşım, karşılıklı ihlallerin zincirleme biçimde artmasına yol açar.

Uluslararası hukukun temel ilkelerinden biri, bir tarafın ihlalinin diğerine meşruiyet sağlamadığıdır. Bu ilkenin zayıflaması, hem askerleri hem de sivilleri daha büyük risk altına sokar.

Savaşın yıkıcılığını sınırlayan mevcut sistemin korunması, yalnızca ahlaki değil, aynı zamanda stratejik bir zorunluluktur. Aksi halde, gelecekte bu yıkım karşısında neden harekete geçilmediği sorusu kaçınılmaz olacaktır.”

Bu yazı ilk kez 16 Nisan 2026’da yayımlanmıştır.

Philippe Bolopion’un Al Jazeera’de yayımlanan “War crimes are no longer shameful. That should terrify you” başlıklı yazısından bölümler Mustafa Alkan tarafından çevrilmiş ve editoryal katkısı ile yayına hazırlanmıştır. Yazının orijinaline aşağıdaki linkten erişebilirsiniz.
https://www.aljazeera.com/opinions/2026/4/3/war-crimes-are-no-longer-shameful-that-should-terrify-you

Fikir Turu
Fikir Turuhttps://fikirturu.com/
Fikir Turu, yalnızca Türkiye’deki düşünce hayatını değil, dünyanın da ne düşündüğünü, tartıştığını okurlarına aktarmaya çalışıyor. Bu amaçla, İngilizce, Arapça, Rusça, Almanca ve Çince yazılmış önemli makalelerin belli başlı bölümlerini çevirerek, editoryal katkılarla okuruna sunmaya çalışıyor. Her makalenin orijinal metnine ve değerli çevirmen arkadaşlarımızın bilgilerine makalenin alt kısmındaki notlardan ulaşabilirsiniz.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Son Eklenenler

Kuralsız savaş çağı mı başlıyor? Savaşta artık hiçbir kural yok mu?

Savaşta sivillerin korunması artık bir öncelik değil mi? Liderlerin açıkça “merhamet yok” dediği bir dünyada, uluslararası hukuk hâlâ bir anlam taşıyor mu? Yoksa savaş suçları yeni normal mi oluyor?

İran Savaşı, sivillerin sistematik biçimde hedef alındığı bir çatışma olarak tarihe geçebilir. Savaş boyunca çok sayıda ihlal yaşandı; Tahran’da bir kız okulunun bombalanması bunlardan yalnızca biri. Ancak uluslararası kamuoyu bu tablo karşısında dikkat çekici bir sessizlik içinde.

İnsan Hakları İzleme Örgütü (Human Rights Watch) Genel Direktörü Philippe Bolopion, Al Jazeera için kaleme aldığı yazıda bu kayıtsızlığa sert tepki gösteriyor.

Yazıdan öne çıkan bölümleri aktarıyoruz:

Uluslararası hukuk neden artık ciddiye alınmıyor?

“Yıllar boyunca savaş suçlarıyla suçlanan liderler genellikle bilgisizliklerini öne sürer ya da yaşananların “hata” olduğunu iddia ederdi. Bugün ise Orta Doğu’da tablo farklı: ABD, İsrail ve İran gibi aktörler, sivilleri korumayı amaçlayan uluslararası hukuku açıkça reddediyor, küçümsüyor ya da hiçe sayıyor.

Uluslararası toplum bu normlara desteğini acilen yeniden teyit etmezse, bu kuralların fiilen ortadan kalkmasına göz yummuş olabilir.

Liderlerin söylemi savaşın seyrini değiştiriyor

ABD Başkanı Donald Trump’ın “Uluslararası hukuka ihtiyacım yok” ve kendisini sınırlayan tek şeyin “kendi ahlakı” olduğu yönündeki açıklamaları ile Savunma Bakanı Pete Hegseth’in “maksimum öldürücülük” vurgusu, sivillerin korunmasına verilen önemin kamuoyu önünde zayıfladığını gösteriyor.

ABD’nin İran’daki Hark Adası’nı  “yıktığını” açıklamasının ardından Trump’ın “Sadece eğlence olsun diye birkaç kez daha vurabiliriz” demesi ve Hegseth’in düşmanlara “merhamet gösterilmeyeceğini” belirtmesi, teslim olmak isteyenlerin dahi hedef alınabileceği yönünde yorumlanıyor. Bu tür ifadeler, askerî eğitimlerde savaş suçu örneği olarak incelenen senaryolarla örtüşüyor.

Bu yaklaşım yalnızca ABD’ye mi özgü?

Benzer bir dil İsrail tarafından da kullanılıyor. İsrail Savunma Bakanı İsrail Katz, Lübnan’ın güneyindeki yerleşimlerin tamamen yok edilmesi ve yüz binlerce sivilin geri dönüşünün engellenmesi tehdidinde bulundu.

İran Devrim Muhafızları ise sivil statülerine rağmen ABD bankalarını, yatırım şirketlerini ve ticari gemileri “meşru hedef” ilan etti. Yapılan açıklamalarda İran halkına yönelik sert iç baskıların daha da artırılacağı mesajı verildi. Devlet televizyonunda dile getirilen tehditler ise muhaliflerin ailelerini hedef alacak kadar ileri gitti.

Bu söylemler, yalnızca sivillere yönelik kayıtsızlığı değil, aynı zamanda bu yaklaşımın bilinçli bir tercih olduğunu da ortaya koyuyor.

Sivillerin bedeli ne oldu?

Çatışmalarda İran’da 2.000’den fazla, Lübnan’da 1.200’den fazla ve İsrail’de en az 17 kişi hayatını kaybetti. Körfez bölgesi, İsrail ve Lübnan genelinde milyonlarca kişi yerinden edildi.

ABD ordusunun ön değerlendirmesine göre, İran’ın Minab kentindeki bir ilkokula düzenlenen ve aralarında çok sayıda çocuğun da bulunduğu 170’ten fazla kişinin öldüğü saldırıdan ABD güçleri sorumlu olabilir.

İsrail ordusu, kullanımı uluslararası hukukla yasaklanan beyaz fosforu Lübnan’daki yerleşim alanlarında kullandı. İran ise İsrail şehirlerine misket bombaları attı ve Hürmüz Boğazı’ndaki ticari gemileri hedef aldı.

Sivilleri korumayı amaçlayan uluslararası hukuk sistemi bir gecede çökmedi. İsrail’in Gazze’de yürüttüğü operasyonlar sırasında hastanelerin, su altyapısının ve yerleşim alanlarının hedef alınması; ABD’nin bu süreçte verdiği güçlü destek, bazı liderlerde “hukukun üstünde oldukları” algısını pekiştirdi.

Çifte standartlar hukuku nasıl aşındırıyor?

İran’ın Körfez’deki enerji altyapısına saldırıları hızla kınanırken, İsrail’in Lübnan’da beyaz fosfor kullanımı karşısında aynı sert tepkinin gelmemesi dikkat çekiyor.

Uluslararası hukuk, fail kim olursa olsun ihlallerin aynı netlikte kınanmasını gerektirir. Aksi durumda kurallar, yalnızca rakiplere karşı kullanılan bir araca dönüşür.

Cenevre Sözleşmeleri, devletlere sadece hukuka uymayı değil, ihlal riski taşıyan aktörlere silah sağlamamayı da yükümlülük olarak getirir.

Silah akışı devam ederken sorumluluk kime ait?

Tüm bu ihlallere rağmen çatışmanın taraflarına silah sevkiyatı sürüyor. Sivilleri hedef alan güçlere destek veren ya da üs ve hava sahası sağlayan ülkeler, bu süreçte tarafsız değil.

Eğer ABD ve İsrail’in eylemleri liderlerinin söylemleriyle örtüşüyorsa, bu aktörlere destek veren ülkeler de potansiyel olarak savaş suçlarına ortak konumuna düşebilir.

Hesap verme mekanizmaları neden devreye girmiyor?

Eski Yugoslavya ve Ukrayna örneklerinde olduğu gibi, savaş suçlarının belgelenmesi süreç devam ederken başlatılmalı. Ancak bugün birçok ülke tam tersine bu süreci engelliyor.

İran interneti kısıtlayarak görüntülerin yayılmasını engelliyor, İsrail yayınları sınırlıyor ve gazetecileri gözaltına alıyor. Körfez ülkelerinde de benzer baskılar görülüyor. ABD’de ise bazı medya kuruluşları lisans iptali tehdidiyle karşı karşıya.

Oysa uydu görüntüleri, iletişim kayıtları ve açık kaynak verileri korunmalı ve paylaşılmalı; Birleşmiş Milletler (BM) mekanizmaları güçlendirilmelidir.

Kuralsız bir savaş düzeni mi doğuyor?

Bugün savaş hukukunu reddeden liderler, güç kullanımının sınırsız olduğu bir düzenin kendilerine avantaj sağlayacağını düşünebilir. Ancak bu yaklaşım, karşılıklı ihlallerin zincirleme biçimde artmasına yol açar.

Uluslararası hukukun temel ilkelerinden biri, bir tarafın ihlalinin diğerine meşruiyet sağlamadığıdır. Bu ilkenin zayıflaması, hem askerleri hem de sivilleri daha büyük risk altına sokar.

Savaşın yıkıcılığını sınırlayan mevcut sistemin korunması, yalnızca ahlaki değil, aynı zamanda stratejik bir zorunluluktur. Aksi halde, gelecekte bu yıkım karşısında neden harekete geçilmediği sorusu kaçınılmaz olacaktır.”

Bu yazı ilk kez 16 Nisan 2026’da yayımlanmıştır.

Philippe Bolopion’un Al Jazeera’de yayımlanan “War crimes are no longer shameful. That should terrify you” başlıklı yazısından bölümler Mustafa Alkan tarafından çevrilmiş ve editoryal katkısı ile yayına hazırlanmıştır. Yazının orijinaline aşağıdaki linkten erişebilirsiniz.
https://www.aljazeera.com/opinions/2026/4/3/war-crimes-are-no-longer-shameful-that-should-terrify-you

Fikir Turu
Fikir Turuhttps://fikirturu.com/
Fikir Turu, yalnızca Türkiye’deki düşünce hayatını değil, dünyanın da ne düşündüğünü, tartıştığını okurlarına aktarmaya çalışıyor. Bu amaçla, İngilizce, Arapça, Rusça, Almanca ve Çince yazılmış önemli makalelerin belli başlı bölümlerini çevirerek, editoryal katkılarla okuruna sunmaya çalışıyor. Her makalenin orijinal metnine ve değerli çevirmen arkadaşlarımızın bilgilerine makalenin alt kısmındaki notlardan ulaşabilirsiniz.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Son Eklenenler

0
Would love your thoughts, please comment.x