Trump’ın Çin ziyareti: Sıcak fotoğraf, soğuk strateji

Donald Trump’ın Pekin ziyareti neden Napoleon’un Rusya seferini çağrıştırıyor? Çin ABD’yi jeopolitik bir tuzağa mı çekiyor? Pekin’de kim “zafer” kazandı? Çin ve ABD ne tür farklı oyunlar oynuyor? Doç. Ümit Alperen yazdı.

Rus yazar Leo Tolstoy’un ölümsüz eseri Savaş ve Barış’ta da büyük bir figür olarak karşımıza çıkan General Mikhail Kutuzov, 1812’de tarihin en büyük kumarbazlarından biri sayılan Napoleon Bonaparte’a karşı ezber bozan bir karar aldı: Moskova’yı savunmak yerine onu devasa bir jeopolitik tuzağa dönüştürmek.

Dışarıdan bakıldığında bu geri çekilme bir zayıflık, hatta teslimiyet gibi görünüyordu. Oysa Kutuzov, kendi sınırlarını, ordusunun kapasitesini ve Rusya’nın coğrafi derinliğini çok iyi biliyordu. Napoleon’u doğrudan bir meydan savaşında durdurmak yerine, onu adım adım Rusya’nın uçsuz bucaksız iç hatlarına çekmeyi tercih etti.

Moskova boşaltıldı; şehir sonunda bizzat kendi halkı tarafından ateşe verildi. Büyük bir zafer kazandığını düşünen Napoleon ise kısa süre sonra kendisini kül olmuş bir başkentte, lojistik hatlarından kopmuş halde buldu. Onu yenilgiye sürükleyen şey yalnızca Rus ordusu değildi; zaman, mesafe, acımasız iklim ve tükenmeydi. Kutuzov’un gerçek silahı askerî güçten çok stratejik sabır ve zamandı. Kibirli rakibini en güçlü hissettiği anda, onu yavaş yavaş kendi ağırlığının altında ezilmeye ve erimeye bırakmıştı.

Donald Trump’ın Pekin ziyareti, Napoleon’un Rusya seferinin çağdaş bir izdüşümü gibi duruyor. Küresel medyanın gözü bir “görüşme”de, bir “anlaşma”da ya da bir “normalleşme” illüzyonunda bir zafer arayışında. Diğer yandan madalyonun arkasında, ABD’yi kendi yapısal hatalarıyla bir jeopolitik tuzağa sürükleyen bir strateji var.

Trump, Pekin’de güçlü bir lider imajı, devasa siparişler ve anlık bir medya rüzgârı kazandı. Ancak bu gösterişli hamlelerin arkasında bir Orta Doğu batağı, Hürmüz Boğazı’ndaki sıkışmışlık ve Asya-Pasifik’teki askerî gücünün azalışıyla perdelenen derin bir Amerikan kırılganlığı yatıyor.

Pekin’de “zafer” kimin için?

Trump’ın ziyareti, ilk bakışta iki süper güç arasında bir “uzlaşı hattı” kurulduğu hissi yaratıyor. Pekin’in görkemli törenleri, iki liderin yan yana verdiği kusursuz kareler, resmî açıklamalardaki “mutabakat” ve “karşılıklı çıkar” vurguları, adeta Netflix yapımı bir siyaset dizisinin sahneleri gibi kurgulanmış. Fakat bu tabloya biraz daha derinden bakınca, Kutuzov’un Napoleon’u kendi iç zayıflıklarıyla baş başa bıraktığı o tarihi sahne gözümüzün önünde yeniden canlanıyor.

Bu zirve, aynı zamanda Vaşington ile Pekin’in “başarı” ve “güç” anlayışlarının ne kadar farklılaştığını net biçimde gösteriyor. Trump yönetimi için güç artık küresel ittifakların “soyut prestiji”nden çok, Amerikan ekonomisine doğrudan yansıyan al-ver temelinde somut kazançlar demek. Boeing siparişleri, sığır eti ve soya fasulyesi anlaşmaları, iç politikada kolayca pazarlanabilecek zaferler olarak görülüyor. Muhtemelen Trump’a göre, Çin’e verilen “eşit güç/statü” (G-2; Çin ve ABD’nin küresel sistemde iki süper güç olarak dünya düzenini birlikte şekillendirmesi fikri) görüntüsü ise Vaşington açısından maliyetsiz bir diplomatik jestten ibaret.

Pekin ise gücü başka türlü tanımlıyor: zamanı kazanmak, kırmızı çizgileri korumak ve küresel meşruiyetini pekiştirmek. Xi, Zhongnanhai’da verdiği görüntüyle Çin’i ABD’nin eşit küresel rakibi olarak konumlandırırken; ticari tavizler karşılığında aslında en değerli şeyi satın aldı: zaman. ABD ara seçimlerine kadar uzayan bu ticari ve teknolojik ateşkes, Çin’e yapay zekâ ve yarı iletkenlerde yerli üretim kapasitesini güçlendirme fırsatı sunuyor.

Trump’ın bu hamlesi iç politikada “Bakın, ben Çin’i bile dize getirir, masaya oturturum” mesajıyla bir algı zaferi yaratabilir. Yaklaşan seçim dönemi öncesinde ABD ticaret politikalarına gösterişli bir esneklik de kazandırabilir. Fakat, ABD’nin zımnen “G-2” çerçevesi içinde hareket etmeye başlaması, Pekin açısından başlı başına kurumsal bir zafer anlamına geliyor. Ancak bu esnekliğin ne kadar kalıcı olduğunu uzak olmayan bir zamanda göreceğiz.

Satranç hamlesinden çok bir Go oyunu

Bu büyük hesaplaşma bir satranç oyunundan ziyade, Çin kökenli Go (weiqi) oyununu andırıyor.

Batı dünyası satranç sever. Hızlı düşünür, merkezi ele geçirir, rakibi/şahı köşeye sıkıştırır ve sonunda “şah mat” ilan eder. Yani güç, bir anda görünür ve belirgindir. ABD dış politikası uzun süre böyle çalıştı: üstünlük kurmak, baskıyı artırmak ve sonucu mümkün olduğunca kısa sürede almak.

Go ise, alanı yavaş yavaş kuşatan; gücün bir anda değil, daralmasıyla kazanılan bir oyun. Trump–Çin ilişkisi bu yüzden satrançtan çok Go’ya benziyor. Mesele tek bir zirvede “kazananı” ilan etmek değil, zamanı, alanı ve sabrı kimin daha iyi yönettiğidir. Aktörler arasında güç asimetrisi varken satranç çalışsa da güç simetrikleştikçe zafer zorlaşır ve maliyeti artar.

Trump’ın Rusya’yı sistemik tehdit gördüğü Çin’den uzaklaştırıp Pekin’i dengeleme çabası, aslında kendi piyonlarını uyumsuz dizmiş bir oyuncunun hatasına dönüşüyor. Bir yandan Çin’le masaya oturup ticaret anlaşmaları imzalarken, diğer yandan Amerikan kabinesinin Çin karşıtı şahinlerden oluşması ve Batılı müttefiklerinin Pekin’le anlaşmalarına tepki göstermesi, tutarsız ve öngörülemez bir öğreti doğuruyor.

Ayrıca ABD, dış politikasında da büyük bir sapma yaşıyor. 2010’lardan bu yana ABD, “Asya Ekseni”, “Hint-Pasifik” söylemiyle Ortadoğu’dan Asya’ya kaymayı planlıyor. Diğer yandan İran’la bir kez daha Ortadoğu batağına saplanmakta beis görmüyor. Trump, İran ile yaşadığı kriz ve Hürmüz Boğazı’ndaki tıkanıklığı aşabilmek için Pekin’in Orta Doğu üzerindeki nüfuzuna ihtiyaç duyuyor. Çin ise Batı’nın gümrük vergileriyle daralan ihracat yollarını Trump’ın “büyük pazarlık” iştahıyla açmaya çalışıyor. Bu süreçte Pasifik’teki askerî gücünü boşaltıyor, Çin stratejik olarak bir adım daha öne çıkıyor. Böylece Pekin, Vaşington’u kendi iç dinamikleriyle tuzakta tutan bir güç gibi, uzun bir oyun içinde kendi alanını dikkatle kapatıyor.

Pekin’in hassas ve sabırlı oyunu

Trump, agresif ama öngörülemez dış politika hamleleri kendi kaynaklarını tüketen bir yöne evrilme riski taşırken, Pekin ise rakibinin iç dinamikleriyle yıpranmasını bekleyerek çok daha temkinli ve sabırlı bir oyun kuruyor.

Çin liderliği, Trump’ın geçmişte dayattığı ağır tarife yüklerini, teknoloji ambargolarını ve ABD’nin “tedarik zincirlerini Çin’den arındırma” politikalarını aklından çıkarmıyor. Bugün ise, “Amerika’ya açık kapımız var” mesajı vererek, kendi açısından ekonomik bir koruma kalkanı oluşturmak için çalışıyor. Çin, meseleyi sadece bir ticaret kapısı olarak değil, aynı zamanda bir “uluslararası saygınlık” tescili olarak işliyor ve Trump’a şu mesajı veriyor: “Bizimle aynı masadasınız ama kurallar artık tek taraflı değil, birlikte yazılıyor.”

Asıl kavga, bu nazik konuşma ve sıcak el sıkışmalardan çok daha derinde, geleceğin dünyasında yaşanıyor. Yarı iletkenler, yapay zekâ, bilişim ve savunma teknolojileri iki tarafın da en kırmızı çizgilerinden. ABD, Çin’in bu alanlardaki dikey yükselişini durdurulması gereken bir tehdit olarak görürken; Çin, kapsamlı büyük güç inşası için bu baskılara direnç göstermekten başka çaresi olmadığının farkında. Dolayısıyla bu zirvede atılan imzalar teknik bir uzlaşıyı değil; sadece gerilimin ne kadar kontrol altında bırakılabileceğini test etmeyi hedefliyor.

Tayvan, müttefikler ve kırılgan bir denge

Bu oyunun bir başka hassas ayağı da Tayvan meselesi. Bu kırılgan dengenin en tehlikeli taşlarından. Çin, ABD’yi “Tayvan’ı cesaretlendirme” ve “güvenlik riskini artırma” ile suçlamaya devam ederken; Vaşington, Tayvan konusunda “statükoyu korumak ve çatışma riskini azaltmak” için adımlar atıldığını söylüyor. Trump’ın bu ziyarette Tayvan konusunu açıkça ve sert bir şekilde gündeme taşımaktan kaçınması, Çin’den ne kadar ticari taviz kopardığı sorusunu beraberinde getiriyor. Çünkü bu tür varoluşsal başlıklar, resmî açıklamalarda “dostluk” ve “büyük güç sorumluluğu” gibi yüzeysel formüllerle ambalajlanarak geçiştiriliyor.

Bu zirve, aynı zamanda ABD’nin müttefiklerinde “terk edilme” anksiyetesinin yükselmesine de zemin hazırladı. Londra’dan Tokyo’ya uzanan müttefiklerin baypas edilmesi endişesi, Vaşington’ın ittifak sisteminde ciddi bir güvenilirlik açığı üretiyor. Trump’ın Pekin’deki devasa pazarlıkların ardından, bir telefon görüşmesiyle müttefiklerini -Japonya- “idare etmesi”, bu tür ülkelerde bir “güvenilirlik krizine” neden oluyor. Bu da Pekin’in bölgeye bir adım daha yaklaşmasını kolaylaştırıyor. Tam bu noktada ‘jeopolitik boşluk affetmez’ küresel kuralı devreye giriyor. ABD’nin müttefiklik ilişkilerini birer iş ortağı yönetimine indirgemesi, bu stratejik boşluğun Çin ve Rusya tarafından hızla doldurulmasına zemin hazırlıyor.

Burada bir stratejik paradoks var: Trump’ın Rusya’yı Çin’den koparma yönündeki arzusu, Vaşington-Pekin hattındaki taktiksel yakınlaşmasıyla bumerang etkisiyle darbe alıyor. Bu hamle, bu tablonun izleyeni konumundaki Rusya’yı Çin’e ekonomik ve stratejik olarak daha da bağımlı hale getiriyor. Aynı zamanda bu manzarayı, Batı merkezli dünyanın zayıflamasının kanıtı olarak gören Rusya’yı bir dengeleyici güç olarak yeniden konumlandırma ihtiyacı yaratıyor. Trump’ın “üçlü nükleer anlaşma” önerisi, her ne kadar Moskova’yı masaya davet etse de Kremlin asıl oyunun Çin ile olan “sınırsız ortaklık” üzerinden kurulduğunu biliyor. Böylece üçlü denklemde her aktör, Go tahtasındaki birer taş gibi, alanı kendine göre yeniden parselliyor.

Algı mı gerçek sonuç mu?

Nihayetinde Trump’ın sembollerle süslenen Çin seferi, dış politikada sıkça gördüğümüz o kuralı teyit ediyor: bazı hamleler, yapısal sonuçlar üretmek için değil, izlenim ve zaman kazanmak için düzenlenir. Bu ziyaret, iki ülke ilişkilerinde köklü bir dönüşüm değil, sadece bir ‘ateşkes turu’ niteliğindeydi.

Diğer yandan jeopolitik bir terazi kurup tarttığımızda; masada yalnızca paranın ve siparişlerin değil, aynı zamanda statünün, zamanın ve kırmızı çizgilerin olduğunu görüyoruz. Bu terazide Pekin, kısa vadeli bazı ticari esneklikler karşılığında uzun vadeli bir yapısal avantaj (zaman) elde etti. Trump ise tarihi lider imajını ambalajlayıp iç politikada ve piyasalarda kısa vadeli bir rahatlama sağladığı için bu zirveyi bir zafer olarak ilan etmekte haksız sayılmaz. Ancak jeopolitik, şirket bilançolarıyla değil, tarihsel vadelerle ölçülür.

Ancak bu yeni denge oldukça kırılgan. Zirve fotoğrafları ve verilen olumlu mesajlar geçici bir yumuşama yaratmış olabilir; fakat derindeki stratejik rekabet ve teknoloji yarışı olduğu yerde duruyor.

Tarih gösteriyor ki kişisel kimyalara veya tek bir zirveye dayalı “istikrarlar”, kurumsal diplomasinin yerini tutamaz. Bugün Pekin’de kurulan hassas denge, yarın bir Trump açıklamasıyla ya da Güney Çin Denizi’nde yaşanacak küçük bir krizle kolayca dağılabilir.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun en editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 18 Mayıs 2026’da yayımlanmıştır.

Ümit Alperen
Ümit Alperen
Doç. Dr. Ümit Alperen - Peking Üniversitesi’nde Misafir Araştırmacı, Süleyman Demirel Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi, Ankara Politikalar Merkezi’nde de Doğu Asya Uzmanı. Lisans eğitimini 2006 yılında Gazi Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde tamamlayan Dr. Ümit Alperen, yüksek lisans eğitimini 2010 yılında Şanghay Fudan Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde yazdığı “Harmonious World: Hu Jintao Doctrine and Chinese Foreign Policy” başlıklı teziyle tamamladı. 2014 yılında bir yıl süreyle Peking Üniversitesi’nde misafir araştırmacı olarak bulundu. Halen akademisyen olarak çalışmakta olduğu Süleyman Demirel Üniversitesi’nden de “Çin Dış Politikasında İran” başlıklı doktora tezi ile 2016 yılında doktor ünvanını aldı. Alperen araştırmalarında Çin Dış Politikası, Çin İç Politikası, Doğu Asya, Çin-İran İlişkileri, Çin-Ortadoğu İlişkileri üzerine yoğunlaşıyor. Ulusal Chengchi Üniversitesi, Doğu Asya Çalışmaları Enstitüsü, Taipei, Tayvan. Misafir Öğretim Üyesi.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Son Eklenenler

Trump’ın Çin ziyareti: Sıcak fotoğraf, soğuk strateji

Donald Trump’ın Pekin ziyareti neden Napoleon’un Rusya seferini çağrıştırıyor? Çin ABD’yi jeopolitik bir tuzağa mı çekiyor? Pekin’de kim “zafer” kazandı? Çin ve ABD ne tür farklı oyunlar oynuyor? Doç. Ümit Alperen yazdı.

Rus yazar Leo Tolstoy’un ölümsüz eseri Savaş ve Barış’ta da büyük bir figür olarak karşımıza çıkan General Mikhail Kutuzov, 1812’de tarihin en büyük kumarbazlarından biri sayılan Napoleon Bonaparte’a karşı ezber bozan bir karar aldı: Moskova’yı savunmak yerine onu devasa bir jeopolitik tuzağa dönüştürmek.

Dışarıdan bakıldığında bu geri çekilme bir zayıflık, hatta teslimiyet gibi görünüyordu. Oysa Kutuzov, kendi sınırlarını, ordusunun kapasitesini ve Rusya’nın coğrafi derinliğini çok iyi biliyordu. Napoleon’u doğrudan bir meydan savaşında durdurmak yerine, onu adım adım Rusya’nın uçsuz bucaksız iç hatlarına çekmeyi tercih etti.

Moskova boşaltıldı; şehir sonunda bizzat kendi halkı tarafından ateşe verildi. Büyük bir zafer kazandığını düşünen Napoleon ise kısa süre sonra kendisini kül olmuş bir başkentte, lojistik hatlarından kopmuş halde buldu. Onu yenilgiye sürükleyen şey yalnızca Rus ordusu değildi; zaman, mesafe, acımasız iklim ve tükenmeydi. Kutuzov’un gerçek silahı askerî güçten çok stratejik sabır ve zamandı. Kibirli rakibini en güçlü hissettiği anda, onu yavaş yavaş kendi ağırlığının altında ezilmeye ve erimeye bırakmıştı.

Donald Trump’ın Pekin ziyareti, Napoleon’un Rusya seferinin çağdaş bir izdüşümü gibi duruyor. Küresel medyanın gözü bir “görüşme”de, bir “anlaşma”da ya da bir “normalleşme” illüzyonunda bir zafer arayışında. Diğer yandan madalyonun arkasında, ABD’yi kendi yapısal hatalarıyla bir jeopolitik tuzağa sürükleyen bir strateji var.

Trump, Pekin’de güçlü bir lider imajı, devasa siparişler ve anlık bir medya rüzgârı kazandı. Ancak bu gösterişli hamlelerin arkasında bir Orta Doğu batağı, Hürmüz Boğazı’ndaki sıkışmışlık ve Asya-Pasifik’teki askerî gücünün azalışıyla perdelenen derin bir Amerikan kırılganlığı yatıyor.

Pekin’de “zafer” kimin için?

Trump’ın ziyareti, ilk bakışta iki süper güç arasında bir “uzlaşı hattı” kurulduğu hissi yaratıyor. Pekin’in görkemli törenleri, iki liderin yan yana verdiği kusursuz kareler, resmî açıklamalardaki “mutabakat” ve “karşılıklı çıkar” vurguları, adeta Netflix yapımı bir siyaset dizisinin sahneleri gibi kurgulanmış. Fakat bu tabloya biraz daha derinden bakınca, Kutuzov’un Napoleon’u kendi iç zayıflıklarıyla baş başa bıraktığı o tarihi sahne gözümüzün önünde yeniden canlanıyor.

Bu zirve, aynı zamanda Vaşington ile Pekin’in “başarı” ve “güç” anlayışlarının ne kadar farklılaştığını net biçimde gösteriyor. Trump yönetimi için güç artık küresel ittifakların “soyut prestiji”nden çok, Amerikan ekonomisine doğrudan yansıyan al-ver temelinde somut kazançlar demek. Boeing siparişleri, sığır eti ve soya fasulyesi anlaşmaları, iç politikada kolayca pazarlanabilecek zaferler olarak görülüyor. Muhtemelen Trump’a göre, Çin’e verilen “eşit güç/statü” (G-2; Çin ve ABD’nin küresel sistemde iki süper güç olarak dünya düzenini birlikte şekillendirmesi fikri) görüntüsü ise Vaşington açısından maliyetsiz bir diplomatik jestten ibaret.

Pekin ise gücü başka türlü tanımlıyor: zamanı kazanmak, kırmızı çizgileri korumak ve küresel meşruiyetini pekiştirmek. Xi, Zhongnanhai’da verdiği görüntüyle Çin’i ABD’nin eşit küresel rakibi olarak konumlandırırken; ticari tavizler karşılığında aslında en değerli şeyi satın aldı: zaman. ABD ara seçimlerine kadar uzayan bu ticari ve teknolojik ateşkes, Çin’e yapay zekâ ve yarı iletkenlerde yerli üretim kapasitesini güçlendirme fırsatı sunuyor.

Trump’ın bu hamlesi iç politikada “Bakın, ben Çin’i bile dize getirir, masaya oturturum” mesajıyla bir algı zaferi yaratabilir. Yaklaşan seçim dönemi öncesinde ABD ticaret politikalarına gösterişli bir esneklik de kazandırabilir. Fakat, ABD’nin zımnen “G-2” çerçevesi içinde hareket etmeye başlaması, Pekin açısından başlı başına kurumsal bir zafer anlamına geliyor. Ancak bu esnekliğin ne kadar kalıcı olduğunu uzak olmayan bir zamanda göreceğiz.

Satranç hamlesinden çok bir Go oyunu

Bu büyük hesaplaşma bir satranç oyunundan ziyade, Çin kökenli Go (weiqi) oyununu andırıyor.

Batı dünyası satranç sever. Hızlı düşünür, merkezi ele geçirir, rakibi/şahı köşeye sıkıştırır ve sonunda “şah mat” ilan eder. Yani güç, bir anda görünür ve belirgindir. ABD dış politikası uzun süre böyle çalıştı: üstünlük kurmak, baskıyı artırmak ve sonucu mümkün olduğunca kısa sürede almak.

Go ise, alanı yavaş yavaş kuşatan; gücün bir anda değil, daralmasıyla kazanılan bir oyun. Trump–Çin ilişkisi bu yüzden satrançtan çok Go’ya benziyor. Mesele tek bir zirvede “kazananı” ilan etmek değil, zamanı, alanı ve sabrı kimin daha iyi yönettiğidir. Aktörler arasında güç asimetrisi varken satranç çalışsa da güç simetrikleştikçe zafer zorlaşır ve maliyeti artar.

Trump’ın Rusya’yı sistemik tehdit gördüğü Çin’den uzaklaştırıp Pekin’i dengeleme çabası, aslında kendi piyonlarını uyumsuz dizmiş bir oyuncunun hatasına dönüşüyor. Bir yandan Çin’le masaya oturup ticaret anlaşmaları imzalarken, diğer yandan Amerikan kabinesinin Çin karşıtı şahinlerden oluşması ve Batılı müttefiklerinin Pekin’le anlaşmalarına tepki göstermesi, tutarsız ve öngörülemez bir öğreti doğuruyor.

Ayrıca ABD, dış politikasında da büyük bir sapma yaşıyor. 2010’lardan bu yana ABD, “Asya Ekseni”, “Hint-Pasifik” söylemiyle Ortadoğu’dan Asya’ya kaymayı planlıyor. Diğer yandan İran’la bir kez daha Ortadoğu batağına saplanmakta beis görmüyor. Trump, İran ile yaşadığı kriz ve Hürmüz Boğazı’ndaki tıkanıklığı aşabilmek için Pekin’in Orta Doğu üzerindeki nüfuzuna ihtiyaç duyuyor. Çin ise Batı’nın gümrük vergileriyle daralan ihracat yollarını Trump’ın “büyük pazarlık” iştahıyla açmaya çalışıyor. Bu süreçte Pasifik’teki askerî gücünü boşaltıyor, Çin stratejik olarak bir adım daha öne çıkıyor. Böylece Pekin, Vaşington’u kendi iç dinamikleriyle tuzakta tutan bir güç gibi, uzun bir oyun içinde kendi alanını dikkatle kapatıyor.

Pekin’in hassas ve sabırlı oyunu

Trump, agresif ama öngörülemez dış politika hamleleri kendi kaynaklarını tüketen bir yöne evrilme riski taşırken, Pekin ise rakibinin iç dinamikleriyle yıpranmasını bekleyerek çok daha temkinli ve sabırlı bir oyun kuruyor.

Çin liderliği, Trump’ın geçmişte dayattığı ağır tarife yüklerini, teknoloji ambargolarını ve ABD’nin “tedarik zincirlerini Çin’den arındırma” politikalarını aklından çıkarmıyor. Bugün ise, “Amerika’ya açık kapımız var” mesajı vererek, kendi açısından ekonomik bir koruma kalkanı oluşturmak için çalışıyor. Çin, meseleyi sadece bir ticaret kapısı olarak değil, aynı zamanda bir “uluslararası saygınlık” tescili olarak işliyor ve Trump’a şu mesajı veriyor: “Bizimle aynı masadasınız ama kurallar artık tek taraflı değil, birlikte yazılıyor.”

Asıl kavga, bu nazik konuşma ve sıcak el sıkışmalardan çok daha derinde, geleceğin dünyasında yaşanıyor. Yarı iletkenler, yapay zekâ, bilişim ve savunma teknolojileri iki tarafın da en kırmızı çizgilerinden. ABD, Çin’in bu alanlardaki dikey yükselişini durdurulması gereken bir tehdit olarak görürken; Çin, kapsamlı büyük güç inşası için bu baskılara direnç göstermekten başka çaresi olmadığının farkında. Dolayısıyla bu zirvede atılan imzalar teknik bir uzlaşıyı değil; sadece gerilimin ne kadar kontrol altında bırakılabileceğini test etmeyi hedefliyor.

Tayvan, müttefikler ve kırılgan bir denge

Bu oyunun bir başka hassas ayağı da Tayvan meselesi. Bu kırılgan dengenin en tehlikeli taşlarından. Çin, ABD’yi “Tayvan’ı cesaretlendirme” ve “güvenlik riskini artırma” ile suçlamaya devam ederken; Vaşington, Tayvan konusunda “statükoyu korumak ve çatışma riskini azaltmak” için adımlar atıldığını söylüyor. Trump’ın bu ziyarette Tayvan konusunu açıkça ve sert bir şekilde gündeme taşımaktan kaçınması, Çin’den ne kadar ticari taviz kopardığı sorusunu beraberinde getiriyor. Çünkü bu tür varoluşsal başlıklar, resmî açıklamalarda “dostluk” ve “büyük güç sorumluluğu” gibi yüzeysel formüllerle ambalajlanarak geçiştiriliyor.

Bu zirve, aynı zamanda ABD’nin müttefiklerinde “terk edilme” anksiyetesinin yükselmesine de zemin hazırladı. Londra’dan Tokyo’ya uzanan müttefiklerin baypas edilmesi endişesi, Vaşington’ın ittifak sisteminde ciddi bir güvenilirlik açığı üretiyor. Trump’ın Pekin’deki devasa pazarlıkların ardından, bir telefon görüşmesiyle müttefiklerini -Japonya- “idare etmesi”, bu tür ülkelerde bir “güvenilirlik krizine” neden oluyor. Bu da Pekin’in bölgeye bir adım daha yaklaşmasını kolaylaştırıyor. Tam bu noktada ‘jeopolitik boşluk affetmez’ küresel kuralı devreye giriyor. ABD’nin müttefiklik ilişkilerini birer iş ortağı yönetimine indirgemesi, bu stratejik boşluğun Çin ve Rusya tarafından hızla doldurulmasına zemin hazırlıyor.

Burada bir stratejik paradoks var: Trump’ın Rusya’yı Çin’den koparma yönündeki arzusu, Vaşington-Pekin hattındaki taktiksel yakınlaşmasıyla bumerang etkisiyle darbe alıyor. Bu hamle, bu tablonun izleyeni konumundaki Rusya’yı Çin’e ekonomik ve stratejik olarak daha da bağımlı hale getiriyor. Aynı zamanda bu manzarayı, Batı merkezli dünyanın zayıflamasının kanıtı olarak gören Rusya’yı bir dengeleyici güç olarak yeniden konumlandırma ihtiyacı yaratıyor. Trump’ın “üçlü nükleer anlaşma” önerisi, her ne kadar Moskova’yı masaya davet etse de Kremlin asıl oyunun Çin ile olan “sınırsız ortaklık” üzerinden kurulduğunu biliyor. Böylece üçlü denklemde her aktör, Go tahtasındaki birer taş gibi, alanı kendine göre yeniden parselliyor.

Algı mı gerçek sonuç mu?

Nihayetinde Trump’ın sembollerle süslenen Çin seferi, dış politikada sıkça gördüğümüz o kuralı teyit ediyor: bazı hamleler, yapısal sonuçlar üretmek için değil, izlenim ve zaman kazanmak için düzenlenir. Bu ziyaret, iki ülke ilişkilerinde köklü bir dönüşüm değil, sadece bir ‘ateşkes turu’ niteliğindeydi.

Diğer yandan jeopolitik bir terazi kurup tarttığımızda; masada yalnızca paranın ve siparişlerin değil, aynı zamanda statünün, zamanın ve kırmızı çizgilerin olduğunu görüyoruz. Bu terazide Pekin, kısa vadeli bazı ticari esneklikler karşılığında uzun vadeli bir yapısal avantaj (zaman) elde etti. Trump ise tarihi lider imajını ambalajlayıp iç politikada ve piyasalarda kısa vadeli bir rahatlama sağladığı için bu zirveyi bir zafer olarak ilan etmekte haksız sayılmaz. Ancak jeopolitik, şirket bilançolarıyla değil, tarihsel vadelerle ölçülür.

Ancak bu yeni denge oldukça kırılgan. Zirve fotoğrafları ve verilen olumlu mesajlar geçici bir yumuşama yaratmış olabilir; fakat derindeki stratejik rekabet ve teknoloji yarışı olduğu yerde duruyor.

Tarih gösteriyor ki kişisel kimyalara veya tek bir zirveye dayalı “istikrarlar”, kurumsal diplomasinin yerini tutamaz. Bugün Pekin’de kurulan hassas denge, yarın bir Trump açıklamasıyla ya da Güney Çin Denizi’nde yaşanacak küçük bir krizle kolayca dağılabilir.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun en editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 18 Mayıs 2026’da yayımlanmıştır.

Ümit Alperen
Ümit Alperen
Doç. Dr. Ümit Alperen - Peking Üniversitesi’nde Misafir Araştırmacı, Süleyman Demirel Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi, Ankara Politikalar Merkezi’nde de Doğu Asya Uzmanı. Lisans eğitimini 2006 yılında Gazi Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde tamamlayan Dr. Ümit Alperen, yüksek lisans eğitimini 2010 yılında Şanghay Fudan Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde yazdığı “Harmonious World: Hu Jintao Doctrine and Chinese Foreign Policy” başlıklı teziyle tamamladı. 2014 yılında bir yıl süreyle Peking Üniversitesi’nde misafir araştırmacı olarak bulundu. Halen akademisyen olarak çalışmakta olduğu Süleyman Demirel Üniversitesi’nden de “Çin Dış Politikasında İran” başlıklı doktora tezi ile 2016 yılında doktor ünvanını aldı. Alperen araştırmalarında Çin Dış Politikası, Çin İç Politikası, Doğu Asya, Çin-İran İlişkileri, Çin-Ortadoğu İlişkileri üzerine yoğunlaşıyor. Ulusal Chengchi Üniversitesi, Doğu Asya Çalışmaları Enstitüsü, Taipei, Tayvan. Misafir Öğretim Üyesi.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Son Eklenenler

0
Would love your thoughts, please comment.x