Ankara, 07-08 Temmuz 2026 tarihlerinde 36. NATO Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi’ne ev sahipliği yaptı. Zirve’yi öncekilerden farklı kılan birçok husus olmakla birlikte, NATO’nun değişimini en somut simgeleyen iki önemli gündem maddesi vardı. Birincisi; NATO, yeni güvenlik anlayışına dair dünyaya çok net bir mesaj verdi. Zira Rusya-Ukrayna Savaşı ile birlikte konvansiyonel savaş geri döndü ve bu NATO’nun sert gücü en üst düzey caydırıcılık seviyesine taşıyacak şekilde yeniden kazanması anlamı taşıyordu. Bu minvalde Zirve, öncekilerden farklı olarak NATO’nun geleceğine ilişkin yeni güvenlik anlayışını ve bu yeni anlayışın öznesini ilk kez bu kadar açık biçimde ortaya koydu.
Özne artık salt ABD hakimiyetinde ve himayesinde konumlanan bir NATO değildi. Keza bu özne, ABD’nin yetki, rol ve sorumluluklarını devralması beklenen bir Avrupa da tahayyül etmiyordu. Aksine yeni özne, ABD-Avrupa dengesinin kurulduğu müşterek bir yapı inşası hedefliyordu. Artık ‘Avrupa’, NATO’nun yeni güvenlik anlayışının yılmaz savunucusu konumunda çok daha büyük bir rol üstlenmek ve bu rolün hakkını daha büyük bir sorumluluk alarak vermek istiyordu.
Yeni güvenlik anlayışı
Dolayısıyla NATO’nun yeni döneminde Avrupa, hem Rusya-Ukrayna Savaşı’nı Kiev’in lehine neticelendirecek şekilde daha büyük bir askerî, diplomatik ve ekonomik destek vermeyi göze alıyor hem de yakın ve orta vadede yaşanabilecek muhtemel konvansiyonel savaşta ihtiyaç duyduğu savunma ve saldırı imkan ve kabiliyetleri edinmeyi arzuluyordu.
NATO Avrupa’sından dünyaya verilen mesaj, ABD’ye bağımlılık değil, ortaklık statüsü veren bir imajı niteliyordu. Kısacası, mevzu Trans-Atlantik mimarinin çökmesi değil; NATO Avrupa’sının mevcut güvenlik mimarisine daha etkin ve etkili şekilde yeniden entegrasyonu üzerineydi. Bunun için de yeni güvenlik anlayışı, savunma kapasitesi ve kabiliyetlerinin güçlendirilmesi kapsamında ilk defa bu kadar detaylı ve somut bir şekilde ele alındı.
İkinci gündem maddesi ise, birinci başlığı teoriden pratiğe taşımak üzerinde kuruluydu. İttifak’ın arzulanan caydırıcılık kapasitesine kavuşabilmesi için Rusya-Ukrayna Savaşı’ndan alınan dersleri söylemde değil, uygulamada NATO savunmasına yansıtması gerekiyordu. Bunun için savunma sanayiinde çok daha gerçek zamanlı bir momentumun yakalanması hususunda fikir birliği sergilendi.
Böylece NATO Zirvesi kapsamında gerçekleşen Savunma Forumu, NATO’nun gelecek güvenlik stratejisi ve askerî planlamaları doğrultusunda savunma sanayiinde birçok iş birliğine ev sahipliği yaptı. Zaten NATO Genel Sekreteri Rutte, Zirve’ye gelmeden önce yapılacak yeni savunma iş birliklerini müjdelemiş ve bilahare 2026 Nisan’ında ASELSAN’a yaptığı ziyarete referansla Türk savunma sanayiine övgüler yağdırmıştı.
Türk savunma sanayii için NATO Zirvesi’nin anlamı neydi?
Peki, Türk savunma sanayii, NATO Zirvesi’nden umduğunu bulur mu?
Kuşkusuz NATO Zirvesi, Türk savunma sanayiinin gerek tanıtımı gerekse gelecek iş birliklerinin artması ve derinleşmesi açısından çok büyük bir fırsat yarattı. Dünya medyası NATO Zirvesi’ni adım adım takip ederken; Ankara, savunma teknolojilerinde kat edilen mesafeyi sergilenen ürünlerle adeta görsel bir şölene dönüştürdü. Bu bağlamda Türkiye, NATO 3.0’ın ihtiyaç duyduğu savunma imkan ve kabiliyetleri için sadece jeostratejik konumu, güçlü ordusu, muharebe bilgisi ve tecrübesi ile değil; aynı zamanda güçlü savunma sanayii ile ne kadar kıymetli olduğunu bir kez daha gözler önüne serdi.
Zaten Türk savunma sanayiinin son 20 yılda Türkiye’nin müttefik ve dost ülkelerin savunmalarına sağladığı katkı oyun değiştirici olurken; bu duruma şahitlik eden diğer ülkelerden peşi sıra siparişler gelmişti. Ancak Türk savunma sanayii için KAAN gibi mevcut projeleri tamamlamak ve sürdürülebilirliği sağlamak çok kritiktir. Bu nedenle hem müşteri portföyünü azami ölçüde zenginleştirmek hem de ihraç ettiği ürün yelpazesini çeşitlendirmek zorundadır. Bu açıdan bakıldığında, genelde NATO, özelde Avrupa pazarına yaptığı her bir satış son derece kıymetlidir.
Öte yandan mesele sadece doğrudan hazır alım bir ürünü ihraç etmekten ibaret görülmemelidir. Her ne kadar Türk savunma sanayiinin kökleri 1920’li yıllara dayansa ve o tarihten gelen bir tecrübe birikimi olsa da, on yıllara varan duraklama dönemleri göz ardı edilmemelidir. Bu yüzden Türkiye’nin bilhassa NATO’daki müttefikleriyle savunma iş birliklerine yönelmesi, bilhassa farklı ve sofistike teknolojilerin transferi ve adaptasyonu açısından son derece değerlidir. Kaldı ki, yeni savunma teknolojileri geliştirirken, bilhassa inovasyon projelerine aktarılan bütçelerin ne kadar devasa olduğu hatırlanırsa, bu meblağların müttefiklerce paylaşılmasının oldukça avantajlı olduğu göz önünde bulundurulmalıdır.
50 milyar dolarlık iş birlikleri neleri kapsıyor?
Nitekim NATO Savunma Sanayii Forumu’nda İttifak ülkelerinin 50 milyar dolarlık iş birliklerine imza atması, NATO pazarının değeri ve geleceği açısından son derece önemli bir göstergedir. Ancak burada altı çizilmesi gereken mesele, Savunma Sanayii Forumu’nda imzalanan anlaşma ve iş birliklerine dair askerî, teknik ve hukuki detayların işin doğası gereği uluslararası kamuoyu tarafından tam olarak bilinmemesidir.
Atılan imzaların bir kısmı niyet mektubu, bir kısmı girişim (NATO Drone Edge, NATO Front Door) bir kısmı ise satın alım ve tedarik (Airbus A330 MRTT, Northrop Grumman Triton İHA, Saab GlobalEye uçakları vd.) olarak kayıtlara geçmiştir.
Ancak genel olarak baktığımızda NATO’nun gelecek planlamasında, özellikle uzay, gözetleme sistemleri, vuruş kabiliyetleri, entegre hava ve füze savunmasına yönelik sistemlerin geliştirilmesi ve tedarik edilmesi öne çıkmıştır.
Tam da bu noktada Türkiye’nin son yıllarda geliştirdiği İHA’lar, kara, deniz ve hava platformları, savunma sistemleri, füze teknolojileri, mühimmat ailesi, elektronik harp donanımları ve haberleşme sistemleri ile Avrupa’nın karşı karşıya olduğu güvenlik risklerine alternatif çözümler sunması beklenmektedir.
Ancak dünyanın ilk 100 savunma firmasında her geçen gün konumlarını perçinleyen Aselsan, Roketsan, TUSAŞ, MKE, ASFAT’ın yanı sıra küresel İHA pazarının devleri arasına giren Baykar’ın yapacağı ihraç kalemlerinin projelendirme ve teslimat süreçleri dikkate alınmalıdır. Zira birkaç müşterinin talebine verilen teslimat süresi ile NATO’nun savunma ihtiyaçlarını karşılayacak seviye ve yetkinlikte ürün tedarik edilmesi arasında ciddi bir fark vardır. Bu anlamda NATO kapsamında yapılan savunma iş birliklerinin, müstakil anlaşmalardan çok daha uzun zamanlı, kapsamlı, detaylı ve maliyetli olduğu unutulmamalıdır.
Örneğin, NATO kapsamında yapılan savunma iş birliği anlaşmalarının ana ve alt yüklenici sayısı, insan kaynağı, proje geri dönüş süreleri, seri üretim safhaları, test/performans ölçümleri, sahaya entegrasyonları, kullanıcı eğitimleri gibi parametreleri çok daha zaman alıcıdır. Söz konusu aşama ve safhaların, malum F-35 krizi ve CAATSA yaptırımları gibi sekteye uğramaması için dış, güvenlik ve savunma politikalarında azami ölçüde dikkatli ve temkinli olunması elzemdir.
Askeri diplomasi ve savunma sanayii diplomasisi el ele
Dolayısıyla Türk savunma sanayiinin, NATO Zirvesi’nden umduğunu bulabilmesi için bazı ön koşullar olduğunu da unutmamak gerekir. Bu koşulların başında siyasi mekanizmanın savunma ekosistemini desteklemeye devam etmesi gelmektedir.
Yine askeri, güvenlik, savunma ve dış politika bürokrasisinin arasındaki iş birliği ve koordinasyon mekanizmasının işlevselliği de kilit önemdedir. NATO perspektifinden bakıldığında ise Türkiye’nin İttifak ülkeleri ile yürüttüğü askerî/güvenlik diplomasisi ile savunma sanayii diplomasisinin eş zamanlı ve güçlü bir ortaklık göstermesi mühimdir.
Bir diğer husus, ekonomik koşulların sağlanmasıdır. Zira savunma sanayiinin sürdürülebilirliği için ekonomik ortamın güvenli ve istikrarlı olması; hem mevcut projelerin tamamlanması ve seri üretim sürecine geçilmesi hem de yeni inovasyon projelerine başlanması ve bunun için gerekli alt yapının tesisi açısından zaruridir.
Başka bir ön koşul ise, Türk savunma sanayiinin milli bir mesele olarak görülmesi ve gelecek jenerasyonlara yönelik bir modelle korunmasıdır. Bu sayede, savunma okur yazarlığını cazip kılmak, toplumsal farkındalığı ve bilinci yüksek tutmak mümkündür. Zira savunma sanayiinin gelişebilmesi için en önemli koşul yetkin, uzman ve tecrübeli insan kaynağıdır ve bu kaynağı koruyup zenginleştirmek için entelektüel sermayeye yatırım yapılması şarttır. Bu yatırım, hem Türkiye’nin genç insan kaynağının istihdamına yönelik bir projeksiyon hem de savunma sanayiinin ABD ve Avrupa teknolojisi ile yüksek rekabet edebilirliği haiz olması için gereklidir.
Tüm bu koşullar gerçekleştiği takdirde, Türk savunma sanayiinin yakın gelecekte NATO pazarının en güçlü aktörlerinden birisi olarak öne çıkması kuvvetle muhtemeldir.
Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun en editöryel politikasını yansıtmayabilir.
Bu yazı ilk kez 20 Temmuz 2026’da yayımlanmıştır.



