Türkiye ile İsrail, son dönemde yaşanan kritik bir gelişmeyle çatışmanın eşiğinden döndü. İsrail’in, Suriye’nin kuzeybatısındaki kullanılmayan Ebu Zuhur Hava Üssü’nü, “Türk birliklerinin konuşlanmasını önlemek” gerekçesiyle hedef alması bölgede gerilimi artırdı. Ancak Ankara’nın diplomatik kanalları önceleyen yaklaşımı ve uluslararası aktörlerin devreye girmesi olası bir krizin büyümesini engelledi. Buna rağmen iki ülke arasındaki gerilimin kalıcı olarak sona erdiğini söylemek mümkün değil.
Chatham House’da kıdemli araştırma görevlisi ve Oxford Üniversitesi Küresel Düzenler Programı’nın eş direktörü Galip Dalay, Al Jazeera için yazdığı makalede mevcut durumu analiz edip yeni bir çatışma ihtimalini ortadan kaldırabilecek öneriler getiriyor.
Yazıdan öne çıkan bölümleri aktarıyoruz.
İsrail’in saldırısının asıl amacı neydi?
“25 Ağustos’ta İsrail savaş uçakları, Suriye’nin kuzeybatısındaki Ebu’l-Duhur Hava Üssü’nü vurdu. Saldırı, ABD, İngiltere, Birleşmiş Milletler ve çeşitli bölge ülkelerinin tepkisini çekti. İsrail yönetimi, Türk ordusunun bölgeye konuşlanmaya hazırlandığına dair istihbarat aldığını öne sürdü.
Ancak ABD’nin Türkiye Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın açıklamalarına göre, Amerikan istihbaratı söz konusu iddiayı araştırdı ve bunu doğrulayacak herhangi bir bulguya ulaşamadı.
Bu olay, yalnızca Türkiye ile İsrail arasındaki ilişkilerde yeni bir döneme işaret etmekle kalmıyor. Aynı zamanda İsrail’in belirleyici konumda olmadığı yeni bir bölgesel jeopolitik tablonun ortaya çıktığını da gösteriyor.
Ankara neden soğukkanlı davranmayı tercih etti?
Ankara, saldırıyı açık bir provokasyon olarak değerlendirmesine rağmen gerilimi tırmandırmaktan kaçındı. Türkiye, meseleyi yalnızca iki ülke arasındaki bir kriz olarak değil, İsrail’in hem ABD ile hem de bölgesel ve uluslararası mutabakatla yaşadığı bir sorun olarak ele aldı.
Türkiye ile İsrail arasında hâlihazırda bir çatışma önleme mekanizması bulunuyor. Ancak Barrack’ın da belirttiği üzere İsrail, saldırı öncesinde Türkiye’ye herhangi bir bildirimde bulunmadı. Bu durum, yanlış hesaplama sonucu askeri karşılık verilmesi riskini beraberinde getirdi.
ABD’nin yeni bir çatışma önleme mekanizması çağrısı önemli olsa da bunun işlerlik kazanması tarafların siyasi iradesine bağlı. İsrail’in saldırı öncesinde ne Ankara’yı ne de Washington’u bilgilendirmemesi ve saldırıyı doğrulanmamış bir iddiaya dayandırması, gerilimi azaltmak yerine artırmayı tercih ettiği izlenimini yaratıyor.
Netanyahu neden yeni gerilim alanları arıyor?
ABD’nin İran cephesinde sağladığı geçici sakinliğin ardından Binyamin Netanyahu’nun dikkatini Suriye, Lübnan ve Gazze gibi diğer cephelere çevirdiği görülüyor. İsrail Başbakanı’nın seçim süreci öncesinde güvenlik gündemini ön plana çıkarmak isteyebileceği değerlendiriliyor.
Türkiye açısından temel mesele, bu tür provokasyonların normalleşmesini önlerken aynı zamanda gerilim tuzağına düşmemektir.
Bu noktada ABD Başkanı Donald Trump’ın doğrudan devreye girerek Netanyahu üzerindeki etkisini kullanması kritik öneme sahip. Türkiye, İsrail ve ABD arasında kurulacak etkili bir çatışma önleme mekanizması ancak Washington’ın ağırlığını ortaya koymasıyla inandırıcı olabilir.
Türkiye, İsrail’i artık nasıl görüyor?
Olası bir çatışma önleme mekanizması, iki tarafın birbirine bakışındaki dönüşümü ortadan kaldırmayacaktır.
Uzun yıllar boyunca Türkiye’nin İsrail’e yönelik eleştirilerinin merkezinde Filistin meselesi yer aldı. Bu nedenle yaklaşım büyük ölçüde insani, siyasi ve dayanışma temelli bir karakter taşıyordu.
Bugün ise Ankara, İsrail’in Suriye’deki geçiş sürecine yönelik müdahalelerini doğrudan kendi güvenliğiyle ilişkili görüyor. İsrail, giderek artan şekilde yalnızca Filistin bağlamında değil, Türkiye’nin bölgesel çıkarlarını etkileyen bir ulusal güvenlik meselesi olarak değerlendiriliyor.
Suriye konusunda taraflar neden tamamen farklı düşünüyor?
Türkiye ile İsrail’in Doğu Akdeniz’den Afrika Boynuzu’na kadar uzanan geniş bir coğrafyada farklı öncelikleri ve tehdit algıları bulunuyor. Bu ayrışmanın en görünür sahası ise Suriye.
Türkiye, sınırında merkezi, istikrarlı ve güçlü bir devlet yapısının oluşmasını istiyor. İsrail ise zayıf, parçalı ve sınırlı askeri kapasiteye sahip bir Suriye’nin kendi güvenlik çıkarlarına daha uygun olduğunu düşünüyor.
Bu nedenle Suriye, iki ülkenin bölgesel düzen anlayışlarının en belirgin biçimde karşı karşıya geldiği alan haline geliyor.
İsrail uluslararası mutabakata karşı mı hareket ediyor?
Suriye konusunda ortaya çıkan ayrışma yalnızca Türkiye ile İsrail arasındaki bir görüş farkından ibaret değil.
ABD, İngiltere, Avrupa ülkeleri ve bölgedeki birçok aktör, Şam’da merkezi ve işlevsel bir devlet yapısının oluşmasını destekliyor. Bu açıdan bakıldığında İsrail’in yaklaşımı, bölgesel ve uluslararası mutabakattan belirgin biçimde ayrışıyor.
Dikkat çekici olan ise zayıf ve işlevsiz bir Suriye’nin varlığını sürdürmesini isteyebilecek az sayıdaki bölgesel aktörden birinin İran olmasıdır.
Güçsüz bir Suriye kimin işine yarar?
Her egemen devlet gibi Suriye’nin de bir orduya sahip olması doğal kabul edilmelidir. Eğer İsrail güvenliğini yalnızca komşularının zayıf ve askeri kapasiteden yoksun kalmasıyla sağlayabileceğini düşünüyorsa, bu yaklaşım bölgesel istikrarsızlığı kalıcı hale getirebilir.
Suriye devletinin zayıflaması, radikal örgütlerin ve devlet dışı aktörlerin yeniden güç kazanmasına zemin hazırlayacaktır. Bunun sonuçları yalnızca Suriye için değil, İsrail dahil tüm bölge için olumsuz olacaktır.
Lübnan deneyimi bu açıdan önemli bir örnek sunuyor. Devlet otoritesinin zayıflaması ve uzun süreli istikrarsızlık, Hizbullah’ın ortaya çıkmasını ve güçlenmesini kolaylaştırdı.
İbrahim Anlaşmaları sonrası Ortadoğu neden değişiyor?
Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın öncülük ettiği son dönemdeki yakınlaşmalar, bölgedeki güç dengelerinin yeniden şekillendiğine işaret ediyor.
Bu tablo, İbrahim Anlaşmaları’nın veya Hindistan-Orta Doğu-Avrupa Ekonomik Koridoru (IMEC) ile Hindistan, İsrail, Birleşik Arap Emirlikleri ve ABD’nin oluşturduğu I2U2 girişiminin öngördüğü bölgesel düzenin sorgulanmasına yol açıyor.
İbrahim Anlaşmaları sonrası şekillenen düzen; Arap-İsrail normalleşmesi, İran’ın çevrelenmesi, Türkiye’nin etkisinin sınırlandırılması ve Filistin meselesinin geri plana itilmesine dayanıyordu.
Ancak bu çerçeve, bölgedeki toplumların ve devletlerin önceliklerinden çok İsrail merkezli bir yaklaşım olarak algılandı.
Bölgesel düzen yeniden mi kuruluyor?
İsrail’in son yıllardaki saldırgan ve revizyonist politikaları, bölgesel normalleşmenin maliyetini artırdı ve kendi merkezinde yer aldığı düzen tasarımını zayıflattı.
Dahası, İsrail’in yaklaşımı yalnızca bölge ülkeleriyle değil, ABD’nin bölgesel öncelikleriyle de farklılaşmaya başladı.
Trump yönetimi, Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın öncülüğündeki yeni iş birliği arayışlarını olumlu karşılarken; İsrail bu girişimlere mesafeli yaklaşıyor. Bu durum, Washington’ın Ortadoğu vizyonunda da önemli bir güncellemeye gidiyor olabileceğine işaret ediyor.
Son on yılda ABD, İsrail ve Körfez ülkelerini merkeze alan bir bölgesel düzenin inşasına büyük yatırım yaptı. Ancak bugün bu model sürdürülebilir görünmüyor. Ve bu tablonun ortaya çıkmasında en büyük payın İsrail’in kendi politikalarına ait olduğu değerlendiriliyor.”
Bu yazı ilk kez 28 Ağustos 2026’da yayımlanmıştır.

https://www.aljazeera.com/opinions/2026/8/22/israel-turkiye-and-the-new-regional-reordering



