Saksonya-Anhalt’ta 6 Eylül gecesi sandıklar açıldığında Almanya’nın siyasi dengelerini aşan bir sonuç çıktı. AfD oyların yaklaşık yüzde 44’ünü aldı, 2021’deki desteğini iki kattan fazla artırdı ve 83 sandalyeli eyalet meclisinde 39 sandalyeye ulaştı. Şansölye Friedrich Merz’in CDU’su ise yaklaşık yüzde 17’de kaldı.
Sonuca Washington’dan gelen tepki gecikmedi. Donald Trump önce seçim sonucunu Truth Social hesabında paylaştı, ardından AfD’nin başarısını Almanya’nın göç politikasına bağladı. Birkaç gün sonra “Make Germany Great Again” ifadesini çağrıştıran MGGA kısaltmasını kullanması Berlin’deki rahatsızlığı daha da artırdı. Merz’le yapılması planlanan telefon görüşmesi ertelendi.
Fransa’da ise bambaşka bir hava vardı. Ulusal Birlik, yani RN, AfD’nin göç ve sanayisizleşme üzerinden topladığı desteğe dikkat çekti ama zaferi coşkuyla sahiplenmedi. Parti sözcüsü Philippe Ballard, AfD ile aralarındaki “kırmızı çizgilerin” devam ettiğini hatırlattı. Eric Zemmour cephesi sonucu “tarihî zafer” diye kutlarken kendisi de aşırı sağcı Marine Le Pen’in partisi mesafeyi korudu.
İlk bakışta bu biraz garip görünebilir. Trump, Le Pen ve AfD göç, egemenlik, Brüksel bürokrasisi ve yerleşik siyasi partilere tepki gibi birçok başlıkta benzer siyasi duygulara sesleniyor. Buna rağmen Almanya’daki aynı seçim sonucu Washington’da memnuniyet, Paris’te ise hesap yapma ihtiyacı doğuruyor. Peki neden?
Trump için AfD neden kullanışlı?
Trump’ın AfD’ye ilgisi yeni gecesi başlamadı. 2025’te Başkan Yardımcısı JD Vance, Münih Güvenlik Konferansı sırasında AfD Başkanı Alice Weidel’le görüştü. Vance, Alman partilerinin AfD ile iş birliğini reddeden “güvenlik duvarını” açıkça eleştirdi. Elon Musk da seçim kampanyası boyunca AfD’yi destekledi, Weidel’i X’te ağırladı ve partiyi Almanya’nın “tek umudu” olarak nitelendirdi.
Bu yakınlığın temelinde Trump’ın Almanya’dan çok Avrupa’ya bakış açısı var. Washington’daki MAGA hareketi Avrupa siyasetini son yıllarda göç, ifade özgürlüğü, ulusal egemenlik ve Brüksel’in yetkileri üzerinden okuyor. AfD bu alanların çoğunda Alman ana akım partilerine en sert itirazı yönelten siyasi güç.
Dolayısıyla, Saksonya-Anhalt seçimi sonucu Trump açısından iki anlam taşıyor. Birincisi, onun yıllardır savunduğu göç karşıtı siyasetin Avrupa’da da güçlü bir seçmen kitlesi bulduğunu gösteriyor. İkincisi, Trump yönetiminin sık sık gerilim yaşadığı Merz hükümetini de içeride zayıflatıyor. Ticaret, Ukrayna ve Avrupa’nın güvenlik harcamaları konusunda Berlin’le anlaşmazlık yaşayan Washington açısından bu küçümsenecek bir gelişme sayılmaz.
Ancak bu noktada tam bir siyasi ortaklıktan söz etmek yine de zor görünüyor. AfD’nin Rusya’ya yönelik yaptırımların kaldırılmasını savunması, Moskova’yla yeniden yakınlaşmak istemesi ve Ukrayna’ya askerî desteğe karşı çıkması, Trump’ın bazı söylemleriyle örtüşebilir. Buna karşılık, partinin Çin’e ve Rus enerjisine yaklaşımı her zaman Amerikan çıkarlarıyla örtüşmüyor.
Trump açısından bunun büyük bir siyasi maliyeti yok. AfD’ye oy vermeyecek Alman merkez seçmenini ikna etmek gibi bir zorunluluğu bulunmuyor. Almanya’daki siyasi sistemin iç dengeleri de Amerikan başkanının seçim hesabını belirlemiyor. Bu nedenle AfD’yi Avrupa’daki daha geniş bir ideolojik mücadelede kullanışlı bir ortak olarak görmek Washington açısından daha kolay.
Le Pen neden aynı rahatlığa sahip olamıyor?
Marine Le Pen’in hesabı ise çok farklı. Partisi RN’nin önündeki temel hedef Fransa’da iktidara ulaşmak ve bunu başarabilmek için kendi çekirdek seçmeninin dışına taşmak zorunda. Fransa’daki iki turlu cumhurbaşkanlığı sistemi bu zorunluluğu daha da önemli hale getiriyor. İlk turda güçlü olmak yetmiyor. İkinci turda merkez sağdan, kararsız seçmenden ve daha önce RN’ye mesafeli duran gruplardan da oy almak gerekiyor.
Bu yüzden Le Pen’in yıllardır yürüttüğü stratejinin önemli bir bölümü, partisinin geçmişten taşıdığı radikal imajı azaltmaya dayanıyor. Parti adının Ulusal Cephe’den Ulusal Birlik’e çevrilmesinden Avrupa Birliği’nden çıkış hedefinin geri plana alınmasına kadar birçok adım bu ana akımlaşma arayışının birer parçasıydı.
AfD ile 2024’te yaşanan kopuş da aslında burada daha çok önem kazanıyor. AfD’nin Avrupa Parlamentosu seçimlerindeki liste başı Maximilian Krah, SS mensuplarının tümünün doğrudan suçlu sayılamayacağını söyleyince RN iş birliğini sonlandırdı. Bundan önce “remigration” yani göçmen kökenlilerin çıktıkları ülkelere geri gönderilmesi tartışması da ilişkileri epey germişti. Le Pen, Fransız vatandaşlığını kazanmış kişilerin kökenleri nedeniyle vatandaşlıktan çıkarılması fikriyle arasında açık bir mesafe bulunduğunu söylemişti.
Bu kopuş geçici bir seçim tartışması olarak da kalmadı. RN bugün Mcaristan Eski Başbakanı, otokrat Viktor Orbán’ın Fidesz’i ve diğer Avrupa sağ partileriyle Patriots for Europe grubunda yer alıyor. AfD ise Avrupa Parlamentosu’nda Europe of Sovereign Nations grubunun merkezindeki güçlerden biri. Avrupa sağında benzer kavramları kullanan iki büyük parti artık farklı siyasi ailelerde.
Saksonya-Anhalt’taki zafer bu nedenle Le Pen için iki taraflı bir sonuç yaratıyor. Bir yandan göç, hayat pahalılığı, sanayisizleşme ve ana akım partilere güvensizlik üzerinden büyüyen tepkinin seçim kazandırabildiğini gösteriyor. Bunların bir bölümü Fransa’da da RN’nin yıllardır kullandığı başlıklar.
Öte yandan AfD’nin başarısının Fransa’da yaratacağı korku, RN’nin rakiplerinin eline güçlü bir malzeme veriyor. Fransız solu ve merkez partiler sonuçları daha şimdiden 2027 için bir uyarı olarak kullanmaya başladı. RN’nin AfD ile görüntü vermesi, Le Pen’in yıllardır kurmaya çalıştığı “yönetebilir parti” imajını zedeleyebilir.
Fransa’daki tepkilerin dağılımı da bu farkı gösteriyor. Orbán ve Avusturya Özgürlük Partisi gibi RN’nin Avrupa’daki bazı ortakları sonucu açıkça kutladı. Fransa’da, Le Pen’den de sağda yer alan Reconquête hareketi de benzer biçimde AfD’nin başarısını sahiplendi. RN ise aynı seçmen öfkesini tanımasına rağmen AfD ile yan yana görünmekten kaçındı.
Almanya’nın hafızası Fransa’da neden önemli?
AfD ile RN arasındaki farkı göç politikası üzerinden anlamaya çalışmak yetersiz kalıyor. Zira iki partinin de faaliyet gösterdiği tarihsel ve kurumsal ortamlar birbirinden farklı.
Nazi dönemi Almanya’nın şimdiki siyasi sisteminin sınırlarının belirlenmesinde hâlâ çok güçlü bir yere sahip. SS’e ilişkin açıklamalar, Nazi sloganlarının kullanılması veya “remigration” tartışmaları bu nedenle çok ağır siyasi sonuçlar doğurabiliyor. AfD’nin bazı eyalet örgütlerinin iç istihbarat tarafından aşırı sağcı olarak sınıflandırılması da bu tartışmayı alevlendiriyor. AfD ise kendisine yöneltilen aşırılık suçlamalarına itiraz ederek göç politikasının hukuk içinde uygulanmasını savunduğunu söylüyor.
Fransa’nın da kendi radikal sağ geçmişi var. RN’nin kurucuları ve eski Ulusal Cephe’nin tarihi, Le Pen’in sırtında yıllardır duran bir yük. Tam da bu nedenle Fransız parti yönetimi Almanya’daki en sert sağ hareketle fazla yakın görünmekten kaçınıyor. AfD’nin radikalleşmesi, Le Pen’e yeni seçmen kazandırmaktan ziyade rakiplerinin eski korkuları yeniden hatırlatmasına yardımcı olabilir.
Burada ilginç bir terslik de ortaya çıkıyor. AfD güçlendikçe daha sert bir dil kullanmaktan vazgeçmiyor. RN ise iktidara yaklaştıkça dilini ve ittifaklarını daha dikkatli seçiyor. Her iki hareket göç ve egemenlik konusunda benzer seçmen duygularından yararlansa da iktidara giden yolları birbirinden ayrılıyor.
Bu fark Almanya’daki seçim sisteminden de kaynaklanıyor. AfD yüzde 44’e ulaşmasına rağmen tek başına hükümet kuracak çoğunluğu elde edemedi. Diğer büyük partilerin iş birliğine kapıyı kapatması, partinin çok yüksek bir oy oranıyla bile yönetim dışında kalabileceği anlamına geliyor. Fransa’da ise cumhurbaşkanlığı yarışının ikinci turu, RN’yi rakiplerinden oy alabilecek bir aday ve söylem üretmeye zorluyor.
İdeolojik yakınlık neden ittifak kurmaya yetmiyor?
Avrupa’daki sağ popülist hareketler çoğu zaman tek bir siyasi dalga gibi anlatılıyor. Oysa Avrupa Parlamentosu’nda farklı sağ blokların bulunması bile bunun ne kadar parçalı olduğunu gösteriyor.
Göç konusunda ortaklaşmak kolay. Ulusal egemenlik, Ukrayna, Rusya, NATO, Avrupa Birliği’nin geleceği ve ekonomik politika konuşulmaya başlandığında farklılıklar daha da belirginleşiyor. Üstelik milliyetçi partilerin her biri önce kendi seçmenine hesap veriyor. Fransız seçmenin kabul edeceği bir söylem Alman seçmende aynı sonucu vermeyebilir. İtalya’da işe yarayan ittifak Macaristan’da veya Polonya’da siyasi maliyet üretebilir.
Bu nedenle ideolojik yakınlık otomatik olarak siyasi ittifak yaratmıyor. Partilerin iktidara ulaşma hesabı, ulusal tarihleri ve seçim sistemleri çoğu zaman ortak sloganlardan daha belirleyici.
Trump’ın AfD zaferini kutlaması da Le Pen’in mesafeli kalması da buradan okunmalı.
Trump açısından Saksonya-Anhalt, Avrupa’daki yerleşik siyasi merkezin zayıfladığına dair yeni bir işaret. AfD’nin güçlenmesi onun göç ve egemenlik söylemini doğrulayan başka bir örnek olarak kullanılabilir. Le Pen açısından ise aynı zafer, seçmen tepkisinin ne kadar büyüyebileceğini gösterirken yanlış bir yakınlığın 2027’de ne kadar pahalıya mal olabileceğini de hatırlatıyor.
Belki AfD’nin zaferinin Avrupa sağı açısından verdiği en ilginç mesaj bu. Sağ popülist partiler büyüyebilir, birbirlerinin seçim başarılarından cesaret alabilir ve birçok konuda benzer cümleler kurabilir. Ancak iktidar ihtimali yaklaştıkça birbirlerine benzeyen yönlerinden çok, birbirlerinden neden uzak durmaları gerektiğini hesaplamaya başlıyorlar.
Trump’ın kutlayabildiği şeyi Le Pen’in rahatça kutlayamaması bunun en açık örneği.
Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun en editöryel politikasını yansıtmayabilir.
Bu yazı ilk kez 17 Eylül 2026’da yayımlanmıştır.



