Uluslararası siyasetin, küresel zirvelerin ve kurumsal sürdürülebilirlik raporlarının son yıllarda sürekli kullandığı bir kalıp var: Kimseyi geride bırakmamak.
Bu retorik Birleşmiş Milletler’in Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları’ndan Avrupa Yeşil Mutabakatı’na kadar uzanıyor ve insanlara temiz, sıfır karbonlu ve adil bir dünya vaadi sunuyor. Ancak New York’un, Brüksel’in ya da Cenevre’nin arınmış salonlarında iklim krizine karşı tasarlanan bu yeşil gelecek yansıtması sahanın gerçekliğiyle karşı karşıya geldiğinde arka plandaki o tehlikeli soru ortaya çıkıyor: “Herkesi kurtarma vaadinde olan bu dönüşüm gelecekte kimleri sistemin dışına itecek?”
Adil geçiş mümkün mü?
Adil geçiş dönemi kavramı yeşil dönüşümün yalnızca bir enerji değişimi değil, derin etkileri olan bir sosyo-ekonomik devrim olduğunu belirtiyor ve öz itibarıyla masum ve ahlaki bir temelde kurgulanıyor: Dünyanın kirli fosil yakıtlardan temizlenirken bunun faturasının madenciye, fırıncıya, asgari ücretliye yani toplumun en yoksul ve kırılgan kesimlerine kesilmemesi.
Ne var ki, tarihe baktığımızda büyük ekonomik ve teknolojik dönüşümlerin hiçbir zaman adil bir temelde gerçekleşmediği gerçeği ile karşılaşıyoruz. İklim krizine karşı alınan önlemler sınıfsal gerçeklikler referans alınarak yapılmadığında insanlık çevre dostu bir kutuplaşma olgusu ile karşı karşıya kalabilir.
Tarihin aynasından bakmak: Ludditler haklı mıydı?
Bugünkü yeşil dönüşüm karşısında geçim kaynağını ve yaşam standardını kaybetme korkusu olan kitleleri anlamak için tarihin ilk büyük endüstriyel kırılma noktası olan 19. yüzyıl İngiltere’sine bakabiliriz.
Sanayi Devrimi başlarken dokuma tezgahlarının makineleşmesine karşı makineleri kıran ve tarihe ‘Ludditler’ olarak geçen büyük işçi grubu birçok tarih anlatısında daha çok ‘teknoloji düşmanı gericiler’ olarak anlatılır. Oysa İngiliz tarihçi Thompson, İngiliz İşçi Sınıfının Oluşumu eserinde Luddizmin farkındalığı olmayan bir teknoloji karşıtlığı değil, emeğin, insan onurunun ve toplumsal ahlakın serbest piyasa akımına karşı haklı bir savunma refleksi olduğunu açık bir şekilde anlatıyor. Ludditler makinelere isyan etmiyordu; makinelerin işçileri açlığa ve güvencesizliğe mahkûm etmesine isyan ediyordu.
Benzer bir kırılma şekli 1980’li yıllarda, Margaret Thatcher İngiltere’sinde de yaşandı. “Ekonomik rasyonalizm” çıkışıyla kömür madenlerinin kapatılması kararı sadece o sanayi kolunun işsiz kalmasıyla değil, Galler ve Yorkshire’daki köklü işçi kültürünün, sendikal hakların ve yerel ekosistemin sonunun düşünülmeden yok edilmesiyle sonuçlandı.
Toplum bilimcilerin ifade ettiği gibi, “Thatcherizm” eliyle maruz kalınan bu yıkım, bugün kömürden çıkış senaryoları hazırlayan yönetimlerin önünde ders almaları gereken bir örnek olarak duruyor. Üretim şekilleri değiştirilirken her kesimden insanın korunmasını ilke edinen sistemler kurulmazsa,dönüşüm her ne kadar ilerici olarak lanse edilse bile sonuç insanlığın büyük bir kesimi için travma olacaktır.
Sarı yelekliler ve “ayın sonu” ile “Dünyanın sonu” çelişkisi
Yakın tarihin en açık adil geçiş krizi 2018 yılında Fransa’da görüldü. Emmanuel Macron iktidarı, iklim hedeflerine uyumlanmak ve karbon salınımının azaltılması amacıyla dizel yakıtlar için ek çevre vergisinin getirildiğini duyurdu. Paris çeperinde ve nispeten yoksul alanlarda yaşayan, işe ulaşmak için araba kullanması gereken ve toplu taşıma ağına sahip olmayan düşük gelirli Fransa vatandaşları için bu vergi, çevre duyarlılığı değildi. Ekmeklerinin azalması anlamında geliyordu. Fransa sokaklarında aylarca gösteriler düzenleyen Sarı Yelekliler hareketinin duvarlara yazdığı slogan adil geçiş tartışmasının felsefi bir özeti olarak görülebilir: Aysonunu getirmekle dünyanın sonunu önlemek aynı mücadelenin parçasıdır.
Ay sonu ve dünyanın sonu arasındaki çelişki, yeşil politikaların yıkılma riskine karşı en dayanıksız noktasını ortaya koyuyor. İklim politikaları, lüks arabalarıyla gezen elitlerin karbon ayak izini vergilendirmek yerine, geçinmek için her sabah işe gitmek mecburiyetinde olan yoksul kesimlerdeki işçilerin yakıtına odaklanıyorsa orada çevre adaletinin varlığından söz edilemez.
Alman toplum bilimci Ulrich Beck’in Risk Toplumuteorisinde ifade ettiği gibi, modern riskler demokratiktir, herkesi etkiler fakat o risklere karşı alınan önlemler ve korunma olanakları sınıfsal bir durumdur. Orta ve üst sınıf için eko-anksiyete ana gündem konusuyken, alt gelir grupları için doğrudan geçim anksiyetesi ve yeşil vergiler nedeniyle oluşan ekonomik yük bir yaşam gerçekliği haline geliyor.
Yeşil Kutuplaşma: Güneş panelli villalar karşısında enerji yoksulları
Peki bu adaletsiz durum bugün dünyada ve Türkiye’de ne şekilde yaşanıyor? Konuyu yalnızca fabrikaların kapanması olarak açıklamak ya da algılamak gerçeğin tam olarak anlaşılmasının önündeengel. Zira yeşil dönüşüm her hanede görünmeyen bir sınıfsal ayrışmaya neden oluyor.
Bugün gelişmiş devletlerin çoğunda yönetimler evlerine güneş paneli kuran, yalıtım yapan ya da elektrikli araba almak isteyenlere yüksek oranda vergi muafiyeti ve teşvik amacıyla farklı olanaklar sunuyor. Fakat bu teşviklerden faydalanmak da belli bir sermaye birikimi gerektiriyor. Lüks yerleşim yerlerinde bulunan evlerin çatısına güneş paneli ekletip devlet teşviklerinden faydalanan üst sınıf hem çevresel vicdanlarını rahatlatıyorlar hem de kişisel enerji maliyetlerini büyük oranda azaltıyorlar.
Ancak diğer yandan yoksul semtlerde yalıtımsız binalarda kirada oturan ve kışın kombisini açmaya bile imkânı olmayan dar gelirliler ise fosil yakıtlar için getirilen kısıtlamalar ve küresel karbon vergileri nedeniyle katlanan doğalgaz ve elektrik faturalarıyla baş başa bırakılıyor. Yeşil dönüşüm mekanizmaları belirli bir kesim için yeşil ve estetik konfor sunarken yoksul kitleler için enerji yoksulluğu çıkmazını oluşturuyor.
Market sepetindeki gizli karbon: Küresel tedarik zinciri ve enflasyon
Adil geçişin etkilediği bir diğer büyük kitle ise tüketicilerden yani hepimizden oluşuyor. AB tarafından uygulamaya konulan Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması (CBAM) gibi mekanizmalar Türkiye gibi ihracatta yer alan ülkelerin endüstrisini hızla yeşil dönüşüme girmeye zorluyor. Demir-çelikten çimentoya, tekstilden tarıma kadar her sektör yüksek karbon vergisi tutarlarından kaçmak amacıyla milyarlarca dolarlık “yeşil teknoloji” yatırımında bulunmak zorunda kalıyor.
Ekonomik gerçeklik ise çok açık: Şirketler bu büyük üretim zinciri dönüşümünün yüksek maliyetini kendi kâr oranlarından kısmak yerine ürün fiyatlarına yansıtıyorlar. Aldığımız undan giydiğimiz pantolona, tükettiğimiz ekmeğe kadar her şeyin fiyatına gizli bir enflasyona neden olan yeşil dönüşüm maliyetinineklenmesi kaçınılmaz oluyor. Sosyal devlet bu yeşil enflasyon (greenflation) karşısında düşük gelir grubundaki kitleleri destekleyecek adil geçiş fonları oluşturmazsa sürdürülebilir bir gelecek uğruna küresel anlamda dar gelirlilerin daha çok yoksullaşması önlenemez hale gelecek.
Amerikalı siyaset bilimci Joan Martinez-Alier, Yoksulların Çevreciliği isimli eserinde, çevre mücadelelerinin sadece elit bir doğa koruma bilinci olmadığını, alt gelir gruplarının da hayatta kalma ve kaynaklara erişim mücadelesi olduğunu anlatır. Eğer yeşil dönüşüm bu yoksul kitlenin temel gıda ve enerjide dönüşüm hakkını ellerinden alırsa bu durum çok büyük kitlelerin direnciyle karşılaşır.
Çözüm nerede: Gerçek bir adil geçiş mümkün mü?
Yeşil dönüşümün toplumsal bir cezalandırma sistemine dönüşmesine engel olmak ve kimseyi geride bırakmamak için kalıplaşmış sözlerden daha fazlasına ihtiyacımız var.
Gerçek bir adil geçiş mekanizması inşa edilirken her şeyden önce çevre verilerinden elde edilen gelirlerin genel bütçeye aktarılması uygulaması son bulmalı. Bu kaynakların dar gelirli grupların enerji faturalarını desteklemek ve toplu taşıma altyapısını insanlara yük olmayacak şekilde ucuz bir hale getirmek için oluşturulacak bir iklim fonuna aktarılmalı.
Diğer yandan ağır endüstrilerde yaşanan istihdam kayıplarına karşı ortaya atılan ve adeta bir modern çağ masalına dönüşen geri dönüşüm projeleri gerçekten uygulanabilir bir hale getirilmelidir. Zira elli yaşlarında olan bir maden işçisine kodlama öğretip yeni teknolojilere uyumlanmasını sağlamaya çalışmak çok gerçekçi bir durum değil.
Ayrıca Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde geri dönüşümde çok önemli bir yere sahip olan sokak atık toplayıcıları ve mevsimlik tarım işçileri gibi kayıt dışı emek biçimlerinin yeşil mutabakatta temsil edilmesi önemli bir ön koşul. Kurumsallaşan ve dijitalleşen bu yeni dünya kayıt dışı emekçileri kriminalize etmek yerine onların da sistemin bir parçası olduğu göz önünde bulundurularak güvenceli istihdam modelleriyle dönüşümün asıl unsuru haline getirmeli.
Sonuç Olarak…
İklim krizi kapımızda ve bununla mücadele etmek için radikal adımlar atmak tartışmasız bir zorunluluk. Fakat dünyayı kurtarmaya çalışırken dünya üzerindeki insanları, geçim kaynaklarını ve onurlarını görmezden gelirsek varacağımız yer ‘yeşil tekno-feodalizm’ olacaktır. Adil geçiş iklim krizi ile mücadelede onun resmi zeminini oluşturan önemli bir noktadır, sonradan eklenmiş bir teferruat değildir. Çünkü unutulmamalıdır ki adaletsiz bir dönüşümün getireceği gelecek en az iklim krizi kadar yıkıcı etkiler yaratacaktır.
Kaynakça
Beck, U. (1992). Risk Society: Towards a New Modernity. Sage Publications.
Martinez-Alier, J. (2002). The Environmentalism of the Poor: A Study of Ecological Conflicts and Valuation. Edward Elgar Publishing.
Thompson, E. P. (2016). İngiliz İşçi Sınıfının Oluşumu (Çev. Uygur Kocabaşoğlu). Birikim Yayınları.
European Commission. (2020). The European Green Deal and the Just Transition Mechanism. Brussels.
ILO (International Labour Organization). (2015). Guidelines for a just transition towards environmentally sustainable economies and societies for all. Geneva.
Laurent, É. (2020). The New Environmental Economics: Sustainability and Justice. Polity Press.
Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun en editöryel politikasını yansıtmayabilir.
Bu yazı ilk kez 8 Temmuz 2026’da yayımlanmıştır.



