Jeo-Strateji

28 Ekim 2020

Yazdır

Ortadoğu’nun kaderini etkileyen Trump mirası

2016 yılında ABD Başkanı olarak göreve başlayan Donald Trump’ın Ocak 2020 itibariyle görev süresi sona erecek. 3 Kasım’da düzenlenecek olan 2020 ABD Başkanlık seçimlerinin sonucundan bağımsız olarak, diğer modern dönem ABD Başkanları gibi Donald Trump’ın da bu dönemde Ortadoğu’da çarpıcı bir miras bıraktığı açık. Ortadoğu siyasetinin şekillenmesinde hedef ve sonuç odaklı bir tutum içerisinde olan Trump, Barack Obama’nın politikalarının aksine bir tutum içerisinde olmuş ve yönetimi sırasında birçok tarihi olarak nitelendirilebilecek adım atmıştır.

Her şeyden önce başkan seçilmesinin ardından ilk ziyaretlerini İsrail ve Suudi Arabistan’a gerçekleştiren Trump, geleneksel ABD Başkan tutumundan farklı bir tercihte bulunmuştur. Seçim kampanyası boyunca ABD’yi Ortadoğu’daki çatışma ve kirli savaşların dışında tutacağını iddia eden Trump’ın ilk ziyaretlerinde Ortadoğu’yu tercih etmesi, eylemlerinin aksi yönde gerçekleşeceğine işaret etmekteydi. Bu ziyaretler sırasındaki temasları ve angajmanları Trump’ın her ne kadar “Ortadoğu’dan çekilme” söylemini gündemde tutsa da eylemleri itibariyle Ortadoğu’nun kaderini etkileyecek adımlar atacağını göstermiştir.

Ortadoğu’daki mevcut çatışmalarda bölgedeki Amerikan varlığının ve rolünün etkisi tartışılmaz fakat buna ek olarak bölgede yeni çatışmaların tohumunun da Trump yönetiminin politikalarında atıldığını söyleyebiliriz. İleriki dönemlerde bu etki daha net görülebilir. ABD askerlerinin Suriye’den çekilme senaryoları, Kudüs’ün İsrail’in başkenti olarak tanınmasının ardından ABD Büyükelçiliği’nin buraya taşınması, İsrail-Filistin sorununda ABD’nin arabuluculuk rolünü kaybetmesi ve İran’a yönelik “azami baskı” politikası gibi gelişmelerin yeni çatışma zeminleri oluşturduğunu söylemek yanlış olmaz.

İran’ı köşeye sıkıştırma

Trump’ın Ortadoğu politikasının en tutarlı kısmının, İran’a yönelik politikalar olduğu söylenebilir. Seçim kampanyasından itibaren Obama’nın İran politikalarını eleştiren Trump, seçilmesi durumunda Nükleer Anlaşma’dan çekileceğini duyurmuştu. Göreve gelişinin ardından ilk kararlarından birisi bu olurken, İran’a yönelik ciddi yaptırımlar uygulanmasını da sağlamıştır.

Bununla birlikte bölgede İran’a karşı Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin başını çektiği koalisyonun oluşmasına öncülük eden Trump, Tahran’ın bölgedeki en önemli angajmanı olan Suriye’deki iç savaşa da müdahil olmayı ihmal etmedi.

ABD askerlerinin Suriye’den çekilmesi

Obama döneminde George W. Bush döneminde izlenen Ortadoğu politikalarının ciddi sonuçlarından bir tanesi olan yurtdışındaki ABD askeri mevcudiyeti Trump döneminde de sorun olmaya devam etti.

Trump yönetimi, Obama yönetiminin politikalarının üzerine inşa etmek zorunda kaldığı Suriye politikası kapsamında ABD askerlerinin Suriye’den çekileceğini açıkladı ve bu gelişme bölgedeki ABD askeri angajmanlarının sonlanacağı intibasını uyandırdı. 2018 yılının sonlarından itibaren aşamalı olarak Suriye’yi terk edip ülkelerine geri dönmeye başlayan ABD askerleri, Irak’ta kalıcı olmaya devam ettiler.

Trump döneminde Suriye ve Irak’taki ABD askeri varlığı IŞID-karşıtı uluslararası koalisyon kapsamında terörizme karşı savaş (counter-terrorism) bağlamında bu bölgelerde varlığını sürdürdü. Fakat her ne kadar Trump yönetimi içeride seçmenine ABD’nin dışarıdaki savaşlara kendi askerini göndermediğini yansıtmaya çalışsa da, bölgedeki ABD askerleri özellikle Suriye’nin belirli bölgelerinde Rusya’nın artan nüfuzunun önüne geçebilmek amacıyla terör örgütü unsurları YPG/PKK-PYD ile ilintili olmaya devam ettiler.

Trump döneminde Türkiye’nin terörle mücadele ve insani gerekçeler sebebiyle gerçekleştirdiği askerî operasyon bölgelerinde bulunan ABD askerleri Trump’ın talimatıyla bölgeden geri çekilseler de Suriye’yi tamamıyla terk etmediler. Bu durum Trump’ın halefinden sadece yöntem olarak farklılaştığı yorumlarının yapılmasına neden olurken, ABD’nin tam anlamıyla bir çekilmeyi uzun vadeli bir strateji olarak görmediği anlamına gelmektedir.

ABD’nin Irak’taki rolü

Irak’ta ise Trump yönetimi ABD’nin rolünü ülke içerisindeki İran nüfuzunu kısıtlama ve İran’a yönelik “azami baskı” politikasını destekleyici unsurlar inşa etme olarak tanımlamıştır. Irak’ın güvenlik bürokrasisi ve askerî çevreleri içerisindeki İran etkisinin azaltılması, Trump yönetiminin Irak’taki en önemli hedeflerinden olmuştur.

Irak üzerinde devam eden ABD-İran gerilimi, İran’ın Devrim Muhafızları Ordusu Kudüs Gücü Komutanı’nın Bağdat’ta ABD saldırısı sonucu Haşdi Şabi yetkilisi Ebu Mehdi el Mühendis ile birlikte öldürülmesi ile birlikte had safhaya çıkmıştır.

Öte yandan Irak’ta özellikle İran karşıtı söylemlerin ön plana çıktığı protestoların ardından ABD’ye ve Cumhurbaşkanı Berham Salih’e yakınlığı ile bilinen Mustafa El-Kazımi’nin Başbakanlığa getirilmesi de ABD’nin bu ülkedeki hedefleri açısından önemli bir dönüm noktası olmuştur. Irak’ta yapılacak seçimlerde Kazımi’nin yeniden seçilmesi ile Trump’ın Bağdat siyasetinde İran’ın nüfuzunu minimize etme hedefine bir adım daha yaklaşmış olacaktır.

ABD’nin Irak’taki bu politikasının Trump’ın göreve devam etmesi ya da Joe Biden’ın seçilmesi durumunda dahi köklü değişikliğe uğramayacağı söylenebilir. Bununla birlikte Biden’ın göreve gelmesi, Irak’ta yerel aktörlerin ön plana çıkmasına neden olabilecektir. Ayrıca İran ile anlaşmaya dönülmesi durumunda Irak’ta “iki tarafın uzlaşısı” ile yönetimin süreceği yorumu yapılabilir.

Amerikan Büyükelçiliği’nin Kudüs’e taşınması

Donald Trump’ın Ortadoğu mirasının ABD-İsrail ilişkilerinden bağımsız bir düzlemde değerlendirilmesi pek mümkün değildir. Trump yönetiminden Jared Kushner gibi isimlerin ABD içerisindeki Yahudi lobileri ile ortak çalışmaları, yönetimin İsrail yanlısı politikalar izlemesinde büyük etken oluşturmuştur. Bu açıdan değerlendirildiğinde Trump döneminin ABD yönetimleri arasında İsrail ile en koordineli ilişkiler yürüten yönetim olduğu değerlendirmesini yapmak abartılı olmayacaktır. Nitekim bu koordinasyon sayesinde ABD’nin Ortadoğu siyaseti büyük oranda İsrail’in Ortadoğu’daki çıkarlarına hizmet eden bir bağlamda gerçekleşmiştir.

İsrail açısından da, Obama döneminde gerek İran Nükleer Anlaşması (Kapsamlı Ortak Eylem Planı) gerekse bölgesel gelişmeler sebebiyle İsrail’in güvenliğinin sağlanamadığı düşüncesi, Trump yönetimi ile sıkı ilişkilere zemin hazırlamıştır.

Nitekim bu kapsamda, Trump yönetimi 2017 yılında Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıdı ve daha sonrasında Tel Aviv’deki ABD Büyükelçiliği Kudüs’e taşındı. Trump yönetiminin Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanımış olması bölgede hâlihazırda var olan istikrarsızlığı artıran bir gelişme oldu. Benzer şekilde Golan Tepeleri’de İsrail’in meşruiyetinin tanınması da bölgedeki sorunları daha da komplike hale getirdi.

Bunun yanında, Trump yönetimi İsrail-Filistin meselesinin barışçıl çözümüne dair Yüzyılın Anlaşması adı altında bir proje geliştirdi. Bu proje ile hem Oslo Anlaşması hem de iki-devletli çözüm girişimlerine sırt çeviren Trump, bu konuda ABD’nin tarafsızlığını ve objektifliğini tam anlamıyla kaybetmesine yol açtı.

Öte yandan Yüzyılın Anlaşması ile Filistin’in egemenlik haklarının ve topraklarının parçalı bir yapıya dönüştürülmesi ve anlaşmanın İsrail’in işgal ettiği toprakları meşrulaştırması, bu girişimin Filistin tarafından net bir biçimde reddedilmesine yol açtı. Trump’ın Filistinli diplomatları sınır dışı etmesi ve Filistinli mültecilere olan yardımları da kesmesi kararları ile bu meselede açık bir biçimde İsrail’in pozisyonunu destekleyeceğini ortaya koymuş oldu.

Normalleşme anlaşmaları

Trump yönetiminin Ortadoğu’da İran karşıtı bir blok oluşturma ve bu anlamda İsrail’in güvenliğini sağlama odaklı politikası, İsrail ile Körfez ülkeleri arasında hâlihazırda devam eden ilişkilerin resmi anlamda tanınmasını da beraberinde getirdi.

İsrail’in 1979 yılında Mısır ve 1994 yılında Ürdün’ün ardından ilişkilerinde normalleşme sağladığı bir diğer Arap ülkesi de Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) oldu. BAE ve Bahreyn Dışişleri Bakanları Abdullah bin Zayid ve Abdüllatif bin Raşid ez-Zeyani, Washington’da Donald Trump ve Binyamin Netanyahu ile birlikte normalleşme anlaşmasını imzaladılar. Bu imza ile birlikte BAE ile İsrail ilişkileri ayrı bir derinleşme de yaşadı. İki ülke arasında yatırım anlaşmalarının yanı sıra liman yönetimi şirketleri arasında ve farklı konularda da iş birliğine yönelik imzalar atıldı.

BAE ve Bahreyn’in Mısır ve Ürdün’ün ardından İsrail ile normalleşme anlaşmaları imzalayan ülke olmaları, Ortadoğu genelinde de İsrail ile normalleşmeyi bekleyen birçok ülke olduğu iddialarının ortaya atılmasını sağladı. Gerek İsrailli gerek Amerikan yetkililer birçok defa normalleşmeyi bekleyen birçok ülke olduğu ifadelerini kullandılar. Nitekim, BAE ve Bahreyn’in ardından, Sudan’ın da İsrail ile normalleşme anlaşması imzalayacağını açıklaması bölgede normalleşmenin etkilerini ortaya koyuyor.

“Küre” kıskacı

Trump’ın göreve gelişinin hemen ardından Suudi Arabistan’da Kral Selman ve Abdülfettah El-Sisi ile küre etrafında verdiği poz yoğun biçimde tartışılmıştı. Dört yıllık görev süresinin sonuna gelindiğinde aslında bu pozun Trump’ın Ortadoğu siyasetinin bir özeti olduğu görülebilir. Nitekim Trump’ın küre pozunun altında yatan gerçek anlam, İsrail’e karşı bölgede en önemli tehditler olabilecek iki ülke olan Mısır ve Suudi Arabistan’ın tam anlamıyla “kontrol altına alınmasıdır”. Bu misyon Trump’ın ilk dört yıllık görev süresinde başarıyla tamamlanmıştır.

Bu süreçte Trump’ın en önemli bölgesel taşeronu şüphesiz Birleşik Arap Emirlikleri olmuştur. Hem Suudi Arabistan’ın bölgesel meselelerde hatalı adımlar atarak ABD ve İsrail’in korumasına muhtaç hale getirilmesinde hem de Mısır’ın giderek daha kırılgan bir ülke haline gelerek Sisi’nin İsrail’e karşı zayıf ve savunmasız bırakılmasında Abu Dabi yönetiminin rolü büyüktür.

Trump’ın küreyle sembolize ettiği çevreleme siyasetinin bir sonraki hedefi ise kontrol altına alınan Mısır ve Suudi Arabistan’ı daha agresif bir biçimde Türkiye karşıtı politikalar izlemeye itmektir. Bu ülkeler ve BAE’nin başını çektiği bu ittifakın son dönem politikalarına bakıldığında, bu saldırının kodları açık biçimde görülecektir.

Gerek BAE gerekse de başını çektiği bölgesel ittifakın tüm gücüyle kuşatma altına almaya çalıştığı Türkiye, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın manevraları sayesinde bu girişimler karşısında teslim olmamıştır. ABD’de başkanlık seçimlerinin sonucu ne olursa olsun Türkiye, İsrail’in güdümündeki ABD’nin Ortadoğu siyasetinin hedefindeki ülke olmaya devam edecektir.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 28 Ekim 2020’de yayımlanmıştır.

İsmail Numan Telci

Doç. Dr. İsmail Numan Telci - Sakarya Üniversitesi Ortadoğu Enstitüsü & ORSAM Başkan Yardımcısı. Lisans eğitimini İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi, yüksek lisans eğitimini Hochschule Bremen’de Avrupa Çalışmaları alanında tamamladı. 2009 yılında Sakarya Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümünde başladığı doktora çalışmalarını “Mısır’da Devrim ve Karşı-Devrim Sürecinde İç ve Dış Aktörlerin Rolü: 2011-2015” başlıklı tezi ile 2015’te tamamladı. Bu çalışması “Mısır: Devrim ve Karşı-Devrim” başlığıyla SETA tarafından yayınlandı. 2014-2018 yılları arasında Sakarya Üniversitesi bünyesinde kurulan Ortadoğu Enstitüsü'nün kurucu müdür yardımcılığını yapan Telci, 2016-2019 yılları arasında SETA dış politika masasında araştırmacı olarak çalıştı. Halen Sakarya Üniversitesi’nde Modern Ortadoğu Tarihi ve Arap Devrimlerini Anlamak derslerini veren Telci, 2019'un Temmuz ayından itibaren ise Ortadoğu Araştırmaları Merkezi (ORSAM) Başkan Yardımcısı olarak görev yapıyor. Telci'nin çalışma alanları arasında Körfez siyaseti, Körfez ülkelerinin dış politikaları, Mısır siyaseti, Mısır’daki toplumsal hareketler ve Arap devrimleri gibi konular bulunuyor.

guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments
0
Would love your thoughts, please comment.x
()
x
Send this to a friend