Biyo-korsanlık: Mutfak tezgahında ölümsüzlük arayışı

Daha uzun yaşamak, hastalanmamak, vücutlarının sınırlarına meydan okumak için artık evlerinin mutfak tezgâhlarında bile kendi biyolojilerini değiştirenler, insanlığı nereye götürüyor? Bio-korsanlığın sınırları ne? Doç. Dr. Kaan Yılancıoğlu yazdı.

Kendinizi geç kalmış ve yetersiz mi hissediyorsunuz? Gün 24 değil de 48 saat olsaydı diye içinizden hiç geçirdiniz mi? Tükenmişlik hissiyatı mı yaşıyorsunuz? Öyleyse henüz literatürde genel kabul görmemiş teknoloji çağı hastalığına yakalandınız. Teşhis bu ise, mutlaka tedavisi de olmalı değil mi! İşte bu noktada Bio-hacking distopyasına hoş geldiniz.

Bio-Hacking: Kendin Yap Biyoloji

Bio-hacking bedenin tüm bileşenlerini ve işleyişini yeniden düzenleyerek, istenen şekilde değiştirmeyi ifade eder. Çok kısa zamanda kilo vermek, birkaç haftada, yaza hazır bir vücuda sahip olmak, hormon dengesinin istenildiği gibi ayarlanması, biyolojik ritme müdahale etmek, daha güçlü bir bağışıklık, daha iyi görmek, hatta koşmak, daha iyi hafıza ve zeka; aklınıza gelebilecek, hayallerinizdeki sizi yaratabileceğiniz bir teknolojiden bahsediyorum. Bu teknolojiye DIY (Do It Yourself) – Biology, yani kendin yap biyoloji de denir.

Evde kendi kendinize uygulayabileceğiniz genetik modifikasyonların uzakta olduğunu mu sanıyorsunuz? Yanılıyorsunuz. Biyolojik organizmaların çeşitli şekillerde istenen, belirlenen durumlara karşı daha güçlü kılınması için modifiye edilmesi işlemine bio-fortifikasyon denir. Bu biyolojik kuvvetlendirme ile örneğin bitkiler daha tuzlu topraklarda yaşayabilir, ya da biyotik dediğimiz bakteri ve mantar gibi mikroorganizmaların, virüslerin neden oldukları hastalıklara daha dirençli kılınabilirler. Ya da sel, kuraklık, rüzgâr gibi başka olumsuz koşullara karşı güçlendirilebilirler.

Genetiği değiştirilmiş organizmalar her yerde

Zaten günümüzde genetiği değiştirilmiş organizmalar, çığır açan teknolojiler ile hâlihazırda hayatımızın bir parçası. Dünyada tüketilen mısırın, soyanın neredeyse tamamı GDO olarak üretilip satılıyor, daha birçok tarımsal bitki gerekli hukuksal izinlerini alarak piyasaya çıkmayı bekliyor. Çin’de dünyanın ilk genetiği değiştirilmiş bebekleri Nana ve Lulu HIV dirençli olarak dünyaya geldi. Bilimsel ve sektörel gelişmelere binlerce örnek verilebilir.

Transhümanizm ve bio-hackerlar

Şimdi ise tüm bu gelişmeler bilim insanlarının kontrolünden çıktı; üniversite ve araştırma laboratuvarları dışında, biyoloji tutkunu, hobi severlerin mutfak tezgâhlarında yer almaya başladı. Fiziksel ve bilişsel performanslarını artırma umuduyla kendi bedenleri üzerinde deney yapan pek çok insan var.

Kendilerini bio-hacker olarak adlandıran bu kişiler, insan türünü büyütmek ve geliştirmek için teknolojinin kullanılabileceğini ve kullanılması gerektiğini savunan transhümanizmin geleceğine inanıyorlar. Üstelik bu insanların bir kısmı Ph.D sahibi bilim insanları, fakat herhangi bir eğitime sahip olmayan alaylı biyoloji tutkunu bio-hackerlar çoğunlukta. Neden derseniz, kullanılan yöntemlerin ve uygulamaların ciddi tıbbi sonuçları olabilme potansiyeli. Tahmin edersiniz ki, kendinize yabancı genetik materyali, biyolojik ve bazen kimyasal maddeleri enjekte etmek, istenmeyen bazı sonuçlara yol açabilir.

Halihazırda birçok mecrada bio-hacking konsepti daha fazla göze çarpmaya başladı, popüler dijital içerik üreticisi Netflix’te yayınlanan Unnatural Selection gibi diziler daha fazla çekiliyor, magazin ve bilim dergileri bu konseptlerden daha fazla bahseder oldular.

180 yaşına kadar yaşamak isteyen bio-hacker

Biyoloji korsanlığı da denebilecek bio-hacking ile uğraşanlar o kadar büyük bir yelpazede uygulamalar yapıyorlar ki, alan gitgide dallanıp budaklanıyor. Örneğin; Bulletproof isimli takviye üreticisi şirketin kurucusu olan bio-hacker, Dave Asprey, biyoloji korsanlığının “kendi biyolojiniz üzerinde tam kontrole sahip olmanız için çevrenizdeki ve içinizdeki çevreyi değiştirme sanatı ve bilimi” olduğunu söylüyor. Dave eklemlerine enjekte edilmiş kök hücreler, günlük düzinelerce takviye, kızılötesi ışıkta banyo ve çok daha fazla alışılmamış uygulama ile en az 180 yaşına kadar yaşama arayışında.

Biyolojilerinin kontrolünü ele geçirmek isteyen insanlar

Bio-hackerlar genellikle “kontrol” kelimesini çok seviyorlar ve vücutlarının tam kontrolünü ele geçirme amacı ile bu uygulamaları yapıyorlar. Genellikle bedenlerini ve zihinleri “optimize etmek” veya “yükseltmek” gibi temel amaçları var.

Bir başka bio-hacker ise çok tanıdık bir isim, Twitter kurucusu Jack Dorsey, Vipassana meditasyonu ve aralıklı oruç gibi insanların yüzyıllardır yaptığı teknikleri uyguluyor. Dorsey günde iki saat meditasyon yapmaya çalışıyor ve hafta içi sadece bir öğün (akşam yemeği) yiyor; hafta sonları hiç yemek yemiyor; güne buz banyosuyla başlıyor. Bu uygulamaların hepsi bir tür biyo korsanlık. Metabolizma ve fizyoloji mühendisliği denebilecek uygulamalar ile vücudun kontrolünün ele geçirilmesi amaçlanıyor, fakat uygulamaların ne denli sağlıklı oldukları tartışma konusu olmaya devam ediyor.

Bilmeden bio-korsanlık yapanlardan mısınız?

Kişinin enerjisini, uyanıklığını, kognitif gücünü arttıran, daha kuvvetli zihin ve konsantrasyon kazandıran, yaşlanmayı geciktiren, akıllı ilaç olarak adlandırılan birçok takviye halihazırda insanların büyük bir kısmı tarafından, aslında bunların da bir nevi biyolojik korsanlık olduğu bilinmeden kullanılıyor. Hatta günümüzde gelişen giyilebilir fitbit teknolojileri sayesinde, vücuda ait birçok fizyolojik, hatta biyokimyasal veri takip edilebiliyor. “Bir sisteme ait verileri ne kadar iyi okur ve takip ederseniz, o denli iyi optimize eder ve gerektiğinde manipüle edebilirsiniz” mottosu ile biyo korsanlar bu cihazları epey fazla tercih ediyorlar.

Daha radikal uygulamalar da var; kriyoterapi (kendinizi kasten soğutmak), neurofeedback (beyin dalgalarınızı düzenlemek için kendinizi, beyne düşük yoğunluklu elektrik sinyali veren bazı cihazlar ile eğitmek), yakın kızılötesi saunalar (sözde elektromanyetik iletimlerden kaynaklanan stresten kurtulmanıza yardımcı olduğu iddia ediliyor) …

Aslında amacı vücudu tam kontrol olan, biyolojik korsanlık uygulamalarına, bazı insanlar yüz binlerce dolar harcıyor ve şimdiden bu alanda çok büyük bir pazar oluştu.

Vücutlarına çip yerleştirenler

Bir başka biyo korsan grubu olan “Grinders” yani öğütücüler, bilgisayar çipleri gibi cihazları vücutlarına yerleştirecek kadar ileri gidiyor. İmplantlar, kapıları açmaktan, glikoz seviyelerini deri altından izlemeye kadar her şeyi yapmalarına izin veriyor.

Transhümanist Parti başkanlığına aday olan ABD’li Zoltan Istvan gibi bazı öğütücüler için bir implanta sahip olmak eğlenceli ve kullanışlı. “Teknolojiden zevk almaya ve güvenmeye başladım” diyerek New York Times’a yazan Istvan, “Evimin ön kapısındaki elektrikli kilitte bir çip tarayıcı var ve anahtarları taşımak zorunda kalmadan sörf yapmak ve koşmak güzel.” diyor. Istvan ayrıca, “Kolu olmayan bazı insanlar için ayaklarındaki çipler, kapıları açmanın veya çip okuyucular takılmış bazı ev eşyalarını çalıştırmanın en basit yolu” diyor.

Hastalıklarla mücadelede biyolojik korsanlık

İnsanları biyolojik korsanlığa iten birçok sebep var; daha iyi hissetme arzusu, insan vücudunun ne kadar ileri gidebileceğini merak, artık hasta olmama isteği gibi.

2020 yılında Nobel ödülü de getiren ve kısaca DNA’da ameliyat yapabilen teknoloji olarak tanımlanabilecek CRISPR-cas gibi çığır açan yüksek çözünürlüklü, ucuz maliyetli ve güçlü genetik manipülasyon sistemleri geliştikçe biyolojik korsanlık çok daha ileri boyutlara evriliyor. Örneğin, tedavisi şu anki teknoloji ile mümkün olmayan genetik, metabolik hastalıkları olan veya çeşitli kronik hastalıklarla mücadele eden birçok insan moleküler biyoloji ve genetik bilimindeki gelişmeleri takip ederek, kendilerince geliştirdikleri tedavi yöntemlerini kendi üzerlerinde deneyerek iyileşmeye çalışıyor.

Mevcut kurallar, yeni bir ilacın veya tedavinin piyasaya çıkarak, amansız hastalıklardan mustarip insanlara ulaşmasını geciktiriyor. Bu durum bu insanların ne olursa olsun kendi çözümlerini üretmeye çalışmalarına sebep oluyor. Genom teknolojileri geliştikçe bu insanlar eskiden sadece gelişmiş laboratuvarlarda uygulanabilen birçok teknolojiyi mutfak tezgâhlarında uygulayabilmelerine olanak veriyor. Biyolojik korsanlığa bir de bu tarafından bakıldığında, neden bu kadar yaygınlaştığı daha iyi anlaşılabilir.

Bio-hacking topluluğu ne hissettiriyor?

Bio-hacking topluluğu meraklı veya hastalığından mustarip insanlara sunduğu imkanlar ile gitgide genişleyen ve daha fazla ilgi uyandıran bir topluluk haline geliyor.

Topluluk, insanlara hiyerarşik olmayan bir ortamda alışılmamış fikirleri keşfetme ve normların dışında olma hissi ve havalı bir kimliğe bürünme şansı veriyor.

Bio-hackerlar, özel çevrimiçi ağlarda, “Slack” ve “WhatsApp” gruplarında toplanıyor – örneğin WeFast, aralıklı oruç beslenme modelini takip eden insanlar için bir paylaşım kaynağı. Halka açık olan “hacklabs” adlı doğaçlama laboratuvarlarda, topluluk üyeleri deneyler yapıyor, dersler alıyor ve her yıl düzenlenen düzinelerce bio-hack konferansından herhangi birine katılabiliyorlar.

Biyolojik korsanlığı tıptan ayıran ne?

Meditasyon, oruç gibi birçok eski teknik, hatta antidepresan almak temel bir biyo-hacking türü olarak kabul edilebilir. Biyolojik korsanlığı farklı kılan, muhtemelen farklı bir faaliyet türü olması değil, faaliyetlerin belirli bir zihniyetle gerçekleştirilmesi.

Temel felsefe, vücudumuzun eksikliklerini reddetmek ve bu eksiklikleri düzeltebilecek yeteneğe sahip olduğumuzu kabul etmek – bir dizi yüksek ve düşük teknolojili çözüm kullanarak onları aşmak için mühendislik yapabilmek… Bio-hacking ile yeni bir ilaç veya tedavi için geleneksel tıp pratiklerine girmesi amacıyla on yıllarca süren gerekli kontrollerin sağlanmasını beklememize gerek kalmayabilir.

Fakat bu çalışmalarda aşırıya kaçırılmasından korkulmuyor değil. Elbette bu bir risk, hatta ABD’de bazı eyaletlerde biyoloji korsanlığına hukuki kısıtlamalar şimdiden getirildi.

Biyolojik korsanlığın sınırları ne?

En yüksek riskli uygulamaları yapan bio-hackerlardan bazıları, kendini çaresiz hisseden insanlar. Hastaysanız ve sürekli ağrı çekiyorsanız veya yaşlıysanız ve ölmekten korkuyorsanız ve geleneksel tıbbın acılarınızı dindirecek hiçbir şeyi yoksa, başka bir yerde çözüm aradığınız için sizi kim suçlayabilir?

Genç insanlardan yaşlı insanlara kan transfüzyonlarının, Alzheimer, Parkinson, kalp hastalığı ve multipl skleroz gibi hastalıkları engelleyebileceği veya geciktirebileceği öne sürülse de, bu iddialar kanıtlanmış değil.

Bu vampir hikayelerini anımsatan farazi tedavi, genelde milyarder insanların denemelere katılmak için kişi başı sekiz bin dolar ödediği, Silikon Vadisi bölgesinde oldukça popülerlik kazanmış durumda. Hatta ABD Gıda ve İlaç Dairesi (FDA) tüketicileri kan nakline karşı uyaran bir bildiri yayınladı: “Basitçe söylemek gerekirse, bazı hastaların genç donörlerden plazma transfüzyonunu, tedavi ve çare olarak lanse eden vicdansız aktörler tarafından avlanmalarından endişe duyuyoruz. Bu tür tedavilerin, bu kliniklerin reklamını yaptığı ve potansiyel olarak zararlı olduğu kullanımlar için kanıtlanmış hiçbir klinik faydası yoktur.”

Kesinlikle “bunu evde denemeyin” kategorisine giren başka bir biyolojik korsanlık uygulaması: dışkı nakli veya sağlıklı bir donörden sağlıksız bir alıcının mide-bağırsak sistemine dışkı transferiydi. 2016 yılında şiddetli mide ağrısından bıkan biyo-hacking girişimi Odin’in kurucusu ve CEO’su Josiah Zayner, bir otel odasında kendisine dışkı nakli yapmaya karar verdi. Bir arkadaşının dışkısını almış ve içindeki mikropları kullanarak kendini aşılamayı planlamıştı. Prosedürü belgelemek için bir gazeteciyi de davet etmişti. Daha sonra, deneyin kendisini daha iyi hissettirdiğini iddia etti.

Ancak dışkı nakli hâlâ deneysel ve tartışılan bir uygulama, FDA tarafından onaylanmış da değil. FDA o günlerde, iki kişinin ilaca dirençli bakteri içeren dışkı nakillerinden ciddi enfeksiyonlara yakalandığını bildirdi. Bu kişilerden birisi öldü. Ve bu, klinik bir denemede meydana gelmişti – muhtemelen bir DIY (kendin yap) girişimi daha da riskli olabilirdi. FDA, nakiller üzerindeki klinik deneyleri şimdilik durdurdu.

Zayner, CRISPR genetik modifikasyon yöntemi ile kendi DNA’nızı düzenleyebileceğiniz fikrini de popüler hale getirdi. 2017’de bir biyoteknoloji konferansında kendisine CRISPR DNA enjekte ederek deneyi canlı olarak yayınladı. Daha sonra, bundan pişmanlık duyduğunu çünkü başkalarının onu kopyalamasına yol açabileceğini söylemişti. Yine de, California, Oakland’daki garajında kurduğu bio-hacking şirketi Odin’in halka CRISPR kitlerini satmayı bırakıp bırakmayacağı sorulduğunda, hayır dedi.

Sonuç olarak, biyolojik korsanlığın sınırları, uygulayan insanların sınırları ile paralel. Siz bir uygulayıcı olarak kendi sınırlarınızı çiziyorsunuz.

Ömrü uzatma, daha uzun yaşama iddiaları ne kadar gerçekçi?

Bazı biyohackerlar, teknolojiden yararlanarak daha uzun yaşayabileceklerine veya uzun süre daha genç kalabileceklerine inanıyorlar.

Gerontolog Aubrey de Gray, insanların bin yaşına kadar yaşayabileceğini iddia edenlerden. Hatta bin yaşına kadar yaşayacak ilk kişinin doğduğuna inanıyor. De Gray, yaşlanmayla ilişkili yedi tür hücresel ve moleküler hasarı onarmak için stratejiler geliştirmeye odaklanıyor – ya da kendi deyimiyle “Mühendislik Bazlı İhmal Edilebilir Yaşlanma Stratejileri” uyguluyor. Büyük yatırımlar da çekiyor. Birçok yatırımcı yaşlanmayı engellemeyi hayal eden milyaderler.

Yaşlanmayla mücadele etmek isteyen araştırmacılar genellikle iki farklı yaklaşımı benimsiyor. Birincisi, diyet takviyelerine odaklanan “küçük molekül” yaklaşımı. Özellikle bitki bileşiklerinden takviyelerin insanlarda yaşlanmayı durduran ve yaşlanmaya katkıda bulunan hücreleri temizleyebileceğini düşünen birçok bio-hacker bulunuyor.

Diğer yaklaşım ise daha cesur bio-hacker’ların tercih ettiği genetik mühendisliği. Fare çalışmalarında bu yöntemi kullanan bilim adamları, genellikle embriyo genomları ile çalışırlar. Böylece yeni farelerin zaten yerinde düzeltme ile doğduğu anlamına gelir. Fakat elbette bu sadece yeni doğacak olanlara faydalı bir yaklaşım ve mutlaka halen yaşayan ve yaşlanan insanlara bir çözüm bulunması gerekiyor.

Bir fare modelinde, hızlandırılmış yaşlanma olarak ortaya çıkan genetik bir bozukluk olan Hutchinson-Gilford progeria sendromunu hedeflemek için CRISPR kullanan yeni bir çalışmada farelerin yaşam süresi yüzde 30 uzatıldı. İşte bu gibi çalışmalar gelecek vadediyor ve aslında hedeflerin imkansız olmadığını gösteriyor.

Ayrıca Alzheimer gibi yaşlanmayla ilgili hastalıklar için beyin dalgalarını etkilemek için ışık uyarımı kullanımı gibi potansiyel ilaç dışı tedaviler de var. Bu gibi tedaviler de ilgi çekiyor, fakat destek bulamıyor. Çünkü ilaç şirketleri bundan yeterince kâr elde edemez.

Bio-hackingden bio-sanata

Biyolojik korsanlık aynı zamanda sanatçıların da ilgisini çekiyor.

Batı Avustralya Üniversitesi’nden sanatçılar Oron Catts ve Ionat Zurr, bir kurbağadan kök hücreler aldılar ve bunları 2003 yılında “Disembodied Cuisine” adlı bir sanat sunumunda, Fransa’daki bir galeride ziyaretçilere ürettikleri kurbağa etinden küçük “biftekler” pişirmek için kullandılar. Alexandra Daisy Ginsberg nesli tükenmiş çiçek DNA’sını, insanlar tarafından yok olmaya itilen çiçeklerin kokusunu yeniden yaratmak için kullandı ve bir kez daha onların kokusunu almamızı sağladı.

Bir başka, çok ilginç örnek ise; Londra’da bir sergide, sergilenen ünlülerden yapılmış peynirler. Peynirler ünlülerin koltuk altlarından, ayak parmaklarından, göbek deliğinden ve burun deliklerinden toplanan bakterilerden oluşturuldu. Buna benzer biyosanat çalışmaları günden güne artıyor.

Endişelenmeli miyiz?

İnsanların ölümden korunmak, genç kalmak, hasta olmamak için kendi kendilerine genetik mühendisliği yaptıklarını veya genç kan nakli yapmaya çalıştıklarını duyduğunuzda, insanlık olarak geldiğimiz nokta hakkında endişe hissetmek normal. Ama gerçek şu ki, en başından beri insan, hayvan, bitki doğasını değiştiriyoruz. Örneğin tarımı icat etmek, bitkileri domestike etmek, çapraz seçilime maruz bırakmak, kendimizi göçebe avcı-toplayıcılardan yerleşik medeniyetlere dönüştürmemize yardımcı oldu. Ateşi bulmak ve eti pişirmek, bunları hepsi yeme alışkanlıklarımı değiştirdi, genetik olarak evrilmemize ve değişmemize neden oldu.

Kabul edelim veya etmeyelim, hepimiz zaten her gün bir tür biyo-hack yapıyoruz. Diyet yaparak, alışkanlıklarımızla oynayarak, kozmetik ürünleri kullanarak, gıda takviyeleri alarak zaten biyo-hack yapmaya çalışıyoruz. Korkumuzun temelinde yenilikten korkmak var. Bunun adı neofobi. 40 yıl önce “tüp bebekler” doğal değil, ucube gibi algı yaratıyordu; şimdi genel kabul gördü, neredeyse herkes deniyor ve kabul ediyor. Biyolojik korsanlık aynı ilerlemeden mi geçecek? Aslında sorunun cevabı basit evet…

Tarihin akışı içerisinde, şunu unutmayalım ki insan değişmiştir. Bundan 1500-2000 yıl önce yaşamış bir insanla aynı olduğunuzu düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Günümüzde daha uzun yaşıyoruz. Biz daha uzunuz. Daha hareketliyiz. Ve farklı kıtalardan, farklı kültürlerden gelen insanlarla evlenir ve çocuk sahibi oluruz – genetik mühendisliğiyle hiçbir ilgisi olmayan ama yine de genetik değişimle sonuçlanan eski geleneklerden derin bir ayrılık içerisindeyiz.

Elbette biyolojik korsanlığın etik tartışmaları var; Ya bio-hackerların “yükseltmeleri” insanlar arasında eşit olarak dağıtılmazsa? Ya örneğin, yaşlanmanın tedavisi sadece zenginler için kullanılabilir hale gelirse? Bu, zenginlerin daha uzun yaşadığı ve fakirlerin daha genç öldüğü bir dünya ortaya çıkarsa. Ancak eğer şirketleri, fiyatları ve ulaşılabilirliği belirlemede denetlemez ve herkes için ulaşılabilir yapmaları için baskı kurmazsak, geçmişte ilaçlara yaptığımız gibi yaparak, onlara izin verirsek, bu teknolojilere ulaşmak çok da pahalı olacak. Bu sebeple biyolojik korsanlığın yaygınlaşması, topluma şimdiden yayılması için ön alacaktır.

Biyolojik korsanlıkla bağlantılı başka bir risk, daha da ciddi: Kendimizi daha akıllı, daha güçlü ve potansiyel olarak ölümsüz kılarak (sadece az derece farkı değil, tür farkı yaratarak), herkesin kendini değiştirme baskısı hissettiği bir toplum yaratabiliriz. Bu durumda, insanüstü bir dünyada, “sadece” insan olarak kalmak giderek daha zor hale gelebilir. İşte bu sebeple öjeni ve mükemmel ırk gibi safsataların ortaya çıkmaması için dikkatli olmakta da fayda vardır.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 26 Ekim 2022’de yayımlanmıştır.

Kaan Yılancıoğlu
Kaan Yılancıoğlu
Doç. Dr. Kaan Yılancıoğlu - İstanbul’ da doğdu. İstanbul Üniversitesi Kimya Mühendisliği Bölümünde yükseköğrenimine başladı. Sonrasında, İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Tıbbi Biyolojik Bilimler bölümünde yükseköğrenimine devam etti. Lisans eğitimi sırasında, Academy of Sciences of the Czech Republic, Yeditepe Üniversitesi, Çapa Tıp Fakültesi’nde araştırmalara katıldı. Almanya, Charité Tıp Fakültesi, Uluslararası Moleküler Tıp yüksek lisans programından kabul aldı, Sabancı Üniversitesi Moleküler Biyoloji, Genetik ve Biyomühendislik Bölümünde tam burslu olarak yüksek lisansa başladı. Kolon kanseri hücrelerinde, özgün kemoterapötik moleküllerin indüklediği apoptotik hücre sinyal yolakları üzerine yaptığı yüksek lisans tezi ile eğitiminden başarı ile mezun oldu. Doktora eğitimini Sabancı Üniversitesi’nde biyoteknoloji alanında geri dönüşümlü, sürdürülebilir enerji kaynağı üretimi için mikroorganizmaların genetik, fizyolojik ve biyoteknolojik açıdan değerlendirilmesi isimli tez ile bitirdi. Doktora eğitimi sırasında Toronto Üniversitesin’de ilaç etkileşimleri ve çoklu ilaç dirençli bakteriler üzerine çalışmalar yürüttü, bu alanda yayımlanmış bilimsel makalelerinin yanı sıra kanser biyolojisi, moleküler filogenetik ve biyoçeşitlilik alanında da yayınlanmış bilimsel çalışmaları bulunmaktadır. Doktora sonrasında, Harvard Tıp Fakültesi ve Tufts Üniversitesi’nde doktora sonrası araştırmalarda bulundu. Üsküdar Üniversitesi Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu Müdür Yardımcılığı ve Mühendislik ve Doğa Bilimleri Fakültesi Dekan Yardımcılığı görevi yaptı. Halen Bağımlılık ve Adli Bilimler Enstitüsü Müdür Yardımcılığı ve Kimya-Biyoloji Mühendisliği Bölüm Başkanlığı görevini yürüten Yılancıoğlu, 2020 yılında Doçent unvanını aldı. İyi derecede İngilizce bilen Dr. Yılancıoğlu, bilimsel çalışmalarını, adli bilimler, adli genetik, moleküler biyoloji, biyoteknoloji, farmakoloji (ilaç etkileşimleri), mikrobiyoloji (çoklu ilaç dirençli patojenik mikroorganizmalar), moleküler filogenetik ve biyoçeşitlilik, kanser biyolojisi, sistem biyolojisi alanlarında sürdürüyor. Akademik ve bilimsel çalışmalarının yanısıra GOSB TEKNOPARK’ta kurulmuş SynVera İlaç AR-GE Medikal Biyoteknoloji şirketinin kurucu ortaklarındandır. Bu şirket bünyesinde sinerjistik ilaç kombinasyonları patent çalışmalarını sürdürmekte, medikal alanda yenilikçi ve teknoloji üretimine dayalı bilimsel çalışmalar yürütüyor.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Son Eklenenler

Biyo-korsanlık: Mutfak tezgahında ölümsüzlük arayışı

Daha uzun yaşamak, hastalanmamak, vücutlarının sınırlarına meydan okumak için artık evlerinin mutfak tezgâhlarında bile kendi biyolojilerini değiştirenler, insanlığı nereye götürüyor? Bio-korsanlığın sınırları ne? Doç. Dr. Kaan Yılancıoğlu yazdı.

Kendinizi geç kalmış ve yetersiz mi hissediyorsunuz? Gün 24 değil de 48 saat olsaydı diye içinizden hiç geçirdiniz mi? Tükenmişlik hissiyatı mı yaşıyorsunuz? Öyleyse henüz literatürde genel kabul görmemiş teknoloji çağı hastalığına yakalandınız. Teşhis bu ise, mutlaka tedavisi de olmalı değil mi! İşte bu noktada Bio-hacking distopyasına hoş geldiniz.

Bio-Hacking: Kendin Yap Biyoloji

Bio-hacking bedenin tüm bileşenlerini ve işleyişini yeniden düzenleyerek, istenen şekilde değiştirmeyi ifade eder. Çok kısa zamanda kilo vermek, birkaç haftada, yaza hazır bir vücuda sahip olmak, hormon dengesinin istenildiği gibi ayarlanması, biyolojik ritme müdahale etmek, daha güçlü bir bağışıklık, daha iyi görmek, hatta koşmak, daha iyi hafıza ve zeka; aklınıza gelebilecek, hayallerinizdeki sizi yaratabileceğiniz bir teknolojiden bahsediyorum. Bu teknolojiye DIY (Do It Yourself) – Biology, yani kendin yap biyoloji de denir.

Evde kendi kendinize uygulayabileceğiniz genetik modifikasyonların uzakta olduğunu mu sanıyorsunuz? Yanılıyorsunuz. Biyolojik organizmaların çeşitli şekillerde istenen, belirlenen durumlara karşı daha güçlü kılınması için modifiye edilmesi işlemine bio-fortifikasyon denir. Bu biyolojik kuvvetlendirme ile örneğin bitkiler daha tuzlu topraklarda yaşayabilir, ya da biyotik dediğimiz bakteri ve mantar gibi mikroorganizmaların, virüslerin neden oldukları hastalıklara daha dirençli kılınabilirler. Ya da sel, kuraklık, rüzgâr gibi başka olumsuz koşullara karşı güçlendirilebilirler.

Genetiği değiştirilmiş organizmalar her yerde

Zaten günümüzde genetiği değiştirilmiş organizmalar, çığır açan teknolojiler ile hâlihazırda hayatımızın bir parçası. Dünyada tüketilen mısırın, soyanın neredeyse tamamı GDO olarak üretilip satılıyor, daha birçok tarımsal bitki gerekli hukuksal izinlerini alarak piyasaya çıkmayı bekliyor. Çin’de dünyanın ilk genetiği değiştirilmiş bebekleri Nana ve Lulu HIV dirençli olarak dünyaya geldi. Bilimsel ve sektörel gelişmelere binlerce örnek verilebilir.

Transhümanizm ve bio-hackerlar

Şimdi ise tüm bu gelişmeler bilim insanlarının kontrolünden çıktı; üniversite ve araştırma laboratuvarları dışında, biyoloji tutkunu, hobi severlerin mutfak tezgâhlarında yer almaya başladı. Fiziksel ve bilişsel performanslarını artırma umuduyla kendi bedenleri üzerinde deney yapan pek çok insan var.

Kendilerini bio-hacker olarak adlandıran bu kişiler, insan türünü büyütmek ve geliştirmek için teknolojinin kullanılabileceğini ve kullanılması gerektiğini savunan transhümanizmin geleceğine inanıyorlar. Üstelik bu insanların bir kısmı Ph.D sahibi bilim insanları, fakat herhangi bir eğitime sahip olmayan alaylı biyoloji tutkunu bio-hackerlar çoğunlukta. Neden derseniz, kullanılan yöntemlerin ve uygulamaların ciddi tıbbi sonuçları olabilme potansiyeli. Tahmin edersiniz ki, kendinize yabancı genetik materyali, biyolojik ve bazen kimyasal maddeleri enjekte etmek, istenmeyen bazı sonuçlara yol açabilir.

Halihazırda birçok mecrada bio-hacking konsepti daha fazla göze çarpmaya başladı, popüler dijital içerik üreticisi Netflix’te yayınlanan Unnatural Selection gibi diziler daha fazla çekiliyor, magazin ve bilim dergileri bu konseptlerden daha fazla bahseder oldular.

180 yaşına kadar yaşamak isteyen bio-hacker

Biyoloji korsanlığı da denebilecek bio-hacking ile uğraşanlar o kadar büyük bir yelpazede uygulamalar yapıyorlar ki, alan gitgide dallanıp budaklanıyor. Örneğin; Bulletproof isimli takviye üreticisi şirketin kurucusu olan bio-hacker, Dave Asprey, biyoloji korsanlığının “kendi biyolojiniz üzerinde tam kontrole sahip olmanız için çevrenizdeki ve içinizdeki çevreyi değiştirme sanatı ve bilimi” olduğunu söylüyor. Dave eklemlerine enjekte edilmiş kök hücreler, günlük düzinelerce takviye, kızılötesi ışıkta banyo ve çok daha fazla alışılmamış uygulama ile en az 180 yaşına kadar yaşama arayışında.

Biyolojilerinin kontrolünü ele geçirmek isteyen insanlar

Bio-hackerlar genellikle “kontrol” kelimesini çok seviyorlar ve vücutlarının tam kontrolünü ele geçirme amacı ile bu uygulamaları yapıyorlar. Genellikle bedenlerini ve zihinleri “optimize etmek” veya “yükseltmek” gibi temel amaçları var.

Bir başka bio-hacker ise çok tanıdık bir isim, Twitter kurucusu Jack Dorsey, Vipassana meditasyonu ve aralıklı oruç gibi insanların yüzyıllardır yaptığı teknikleri uyguluyor. Dorsey günde iki saat meditasyon yapmaya çalışıyor ve hafta içi sadece bir öğün (akşam yemeği) yiyor; hafta sonları hiç yemek yemiyor; güne buz banyosuyla başlıyor. Bu uygulamaların hepsi bir tür biyo korsanlık. Metabolizma ve fizyoloji mühendisliği denebilecek uygulamalar ile vücudun kontrolünün ele geçirilmesi amaçlanıyor, fakat uygulamaların ne denli sağlıklı oldukları tartışma konusu olmaya devam ediyor.

Bilmeden bio-korsanlık yapanlardan mısınız?

Kişinin enerjisini, uyanıklığını, kognitif gücünü arttıran, daha kuvvetli zihin ve konsantrasyon kazandıran, yaşlanmayı geciktiren, akıllı ilaç olarak adlandırılan birçok takviye halihazırda insanların büyük bir kısmı tarafından, aslında bunların da bir nevi biyolojik korsanlık olduğu bilinmeden kullanılıyor. Hatta günümüzde gelişen giyilebilir fitbit teknolojileri sayesinde, vücuda ait birçok fizyolojik, hatta biyokimyasal veri takip edilebiliyor. “Bir sisteme ait verileri ne kadar iyi okur ve takip ederseniz, o denli iyi optimize eder ve gerektiğinde manipüle edebilirsiniz” mottosu ile biyo korsanlar bu cihazları epey fazla tercih ediyorlar.

Daha radikal uygulamalar da var; kriyoterapi (kendinizi kasten soğutmak), neurofeedback (beyin dalgalarınızı düzenlemek için kendinizi, beyne düşük yoğunluklu elektrik sinyali veren bazı cihazlar ile eğitmek), yakın kızılötesi saunalar (sözde elektromanyetik iletimlerden kaynaklanan stresten kurtulmanıza yardımcı olduğu iddia ediliyor) …

Aslında amacı vücudu tam kontrol olan, biyolojik korsanlık uygulamalarına, bazı insanlar yüz binlerce dolar harcıyor ve şimdiden bu alanda çok büyük bir pazar oluştu.

Vücutlarına çip yerleştirenler

Bir başka biyo korsan grubu olan “Grinders” yani öğütücüler, bilgisayar çipleri gibi cihazları vücutlarına yerleştirecek kadar ileri gidiyor. İmplantlar, kapıları açmaktan, glikoz seviyelerini deri altından izlemeye kadar her şeyi yapmalarına izin veriyor.

Transhümanist Parti başkanlığına aday olan ABD’li Zoltan Istvan gibi bazı öğütücüler için bir implanta sahip olmak eğlenceli ve kullanışlı. “Teknolojiden zevk almaya ve güvenmeye başladım” diyerek New York Times’a yazan Istvan, “Evimin ön kapısındaki elektrikli kilitte bir çip tarayıcı var ve anahtarları taşımak zorunda kalmadan sörf yapmak ve koşmak güzel.” diyor. Istvan ayrıca, “Kolu olmayan bazı insanlar için ayaklarındaki çipler, kapıları açmanın veya çip okuyucular takılmış bazı ev eşyalarını çalıştırmanın en basit yolu” diyor.

Hastalıklarla mücadelede biyolojik korsanlık

İnsanları biyolojik korsanlığa iten birçok sebep var; daha iyi hissetme arzusu, insan vücudunun ne kadar ileri gidebileceğini merak, artık hasta olmama isteği gibi.

2020 yılında Nobel ödülü de getiren ve kısaca DNA’da ameliyat yapabilen teknoloji olarak tanımlanabilecek CRISPR-cas gibi çığır açan yüksek çözünürlüklü, ucuz maliyetli ve güçlü genetik manipülasyon sistemleri geliştikçe biyolojik korsanlık çok daha ileri boyutlara evriliyor. Örneğin, tedavisi şu anki teknoloji ile mümkün olmayan genetik, metabolik hastalıkları olan veya çeşitli kronik hastalıklarla mücadele eden birçok insan moleküler biyoloji ve genetik bilimindeki gelişmeleri takip ederek, kendilerince geliştirdikleri tedavi yöntemlerini kendi üzerlerinde deneyerek iyileşmeye çalışıyor.

Mevcut kurallar, yeni bir ilacın veya tedavinin piyasaya çıkarak, amansız hastalıklardan mustarip insanlara ulaşmasını geciktiriyor. Bu durum bu insanların ne olursa olsun kendi çözümlerini üretmeye çalışmalarına sebep oluyor. Genom teknolojileri geliştikçe bu insanlar eskiden sadece gelişmiş laboratuvarlarda uygulanabilen birçok teknolojiyi mutfak tezgâhlarında uygulayabilmelerine olanak veriyor. Biyolojik korsanlığa bir de bu tarafından bakıldığında, neden bu kadar yaygınlaştığı daha iyi anlaşılabilir.

Bio-hacking topluluğu ne hissettiriyor?

Bio-hacking topluluğu meraklı veya hastalığından mustarip insanlara sunduğu imkanlar ile gitgide genişleyen ve daha fazla ilgi uyandıran bir topluluk haline geliyor.

Topluluk, insanlara hiyerarşik olmayan bir ortamda alışılmamış fikirleri keşfetme ve normların dışında olma hissi ve havalı bir kimliğe bürünme şansı veriyor.

Bio-hackerlar, özel çevrimiçi ağlarda, “Slack” ve “WhatsApp” gruplarında toplanıyor – örneğin WeFast, aralıklı oruç beslenme modelini takip eden insanlar için bir paylaşım kaynağı. Halka açık olan “hacklabs” adlı doğaçlama laboratuvarlarda, topluluk üyeleri deneyler yapıyor, dersler alıyor ve her yıl düzenlenen düzinelerce bio-hack konferansından herhangi birine katılabiliyorlar.

Biyolojik korsanlığı tıptan ayıran ne?

Meditasyon, oruç gibi birçok eski teknik, hatta antidepresan almak temel bir biyo-hacking türü olarak kabul edilebilir. Biyolojik korsanlığı farklı kılan, muhtemelen farklı bir faaliyet türü olması değil, faaliyetlerin belirli bir zihniyetle gerçekleştirilmesi.

Temel felsefe, vücudumuzun eksikliklerini reddetmek ve bu eksiklikleri düzeltebilecek yeteneğe sahip olduğumuzu kabul etmek – bir dizi yüksek ve düşük teknolojili çözüm kullanarak onları aşmak için mühendislik yapabilmek… Bio-hacking ile yeni bir ilaç veya tedavi için geleneksel tıp pratiklerine girmesi amacıyla on yıllarca süren gerekli kontrollerin sağlanmasını beklememize gerek kalmayabilir.

Fakat bu çalışmalarda aşırıya kaçırılmasından korkulmuyor değil. Elbette bu bir risk, hatta ABD’de bazı eyaletlerde biyoloji korsanlığına hukuki kısıtlamalar şimdiden getirildi.

Biyolojik korsanlığın sınırları ne?

En yüksek riskli uygulamaları yapan bio-hackerlardan bazıları, kendini çaresiz hisseden insanlar. Hastaysanız ve sürekli ağrı çekiyorsanız veya yaşlıysanız ve ölmekten korkuyorsanız ve geleneksel tıbbın acılarınızı dindirecek hiçbir şeyi yoksa, başka bir yerde çözüm aradığınız için sizi kim suçlayabilir?

Genç insanlardan yaşlı insanlara kan transfüzyonlarının, Alzheimer, Parkinson, kalp hastalığı ve multipl skleroz gibi hastalıkları engelleyebileceği veya geciktirebileceği öne sürülse de, bu iddialar kanıtlanmış değil.

Bu vampir hikayelerini anımsatan farazi tedavi, genelde milyarder insanların denemelere katılmak için kişi başı sekiz bin dolar ödediği, Silikon Vadisi bölgesinde oldukça popülerlik kazanmış durumda. Hatta ABD Gıda ve İlaç Dairesi (FDA) tüketicileri kan nakline karşı uyaran bir bildiri yayınladı: “Basitçe söylemek gerekirse, bazı hastaların genç donörlerden plazma transfüzyonunu, tedavi ve çare olarak lanse eden vicdansız aktörler tarafından avlanmalarından endişe duyuyoruz. Bu tür tedavilerin, bu kliniklerin reklamını yaptığı ve potansiyel olarak zararlı olduğu kullanımlar için kanıtlanmış hiçbir klinik faydası yoktur.”

Kesinlikle “bunu evde denemeyin” kategorisine giren başka bir biyolojik korsanlık uygulaması: dışkı nakli veya sağlıklı bir donörden sağlıksız bir alıcının mide-bağırsak sistemine dışkı transferiydi. 2016 yılında şiddetli mide ağrısından bıkan biyo-hacking girişimi Odin’in kurucusu ve CEO’su Josiah Zayner, bir otel odasında kendisine dışkı nakli yapmaya karar verdi. Bir arkadaşının dışkısını almış ve içindeki mikropları kullanarak kendini aşılamayı planlamıştı. Prosedürü belgelemek için bir gazeteciyi de davet etmişti. Daha sonra, deneyin kendisini daha iyi hissettirdiğini iddia etti.

Ancak dışkı nakli hâlâ deneysel ve tartışılan bir uygulama, FDA tarafından onaylanmış da değil. FDA o günlerde, iki kişinin ilaca dirençli bakteri içeren dışkı nakillerinden ciddi enfeksiyonlara yakalandığını bildirdi. Bu kişilerden birisi öldü. Ve bu, klinik bir denemede meydana gelmişti – muhtemelen bir DIY (kendin yap) girişimi daha da riskli olabilirdi. FDA, nakiller üzerindeki klinik deneyleri şimdilik durdurdu.

Zayner, CRISPR genetik modifikasyon yöntemi ile kendi DNA’nızı düzenleyebileceğiniz fikrini de popüler hale getirdi. 2017’de bir biyoteknoloji konferansında kendisine CRISPR DNA enjekte ederek deneyi canlı olarak yayınladı. Daha sonra, bundan pişmanlık duyduğunu çünkü başkalarının onu kopyalamasına yol açabileceğini söylemişti. Yine de, California, Oakland’daki garajında kurduğu bio-hacking şirketi Odin’in halka CRISPR kitlerini satmayı bırakıp bırakmayacağı sorulduğunda, hayır dedi.

Sonuç olarak, biyolojik korsanlığın sınırları, uygulayan insanların sınırları ile paralel. Siz bir uygulayıcı olarak kendi sınırlarınızı çiziyorsunuz.

Ömrü uzatma, daha uzun yaşama iddiaları ne kadar gerçekçi?

Bazı biyohackerlar, teknolojiden yararlanarak daha uzun yaşayabileceklerine veya uzun süre daha genç kalabileceklerine inanıyorlar.

Gerontolog Aubrey de Gray, insanların bin yaşına kadar yaşayabileceğini iddia edenlerden. Hatta bin yaşına kadar yaşayacak ilk kişinin doğduğuna inanıyor. De Gray, yaşlanmayla ilişkili yedi tür hücresel ve moleküler hasarı onarmak için stratejiler geliştirmeye odaklanıyor – ya da kendi deyimiyle “Mühendislik Bazlı İhmal Edilebilir Yaşlanma Stratejileri” uyguluyor. Büyük yatırımlar da çekiyor. Birçok yatırımcı yaşlanmayı engellemeyi hayal eden milyaderler.

Yaşlanmayla mücadele etmek isteyen araştırmacılar genellikle iki farklı yaklaşımı benimsiyor. Birincisi, diyet takviyelerine odaklanan “küçük molekül” yaklaşımı. Özellikle bitki bileşiklerinden takviyelerin insanlarda yaşlanmayı durduran ve yaşlanmaya katkıda bulunan hücreleri temizleyebileceğini düşünen birçok bio-hacker bulunuyor.

Diğer yaklaşım ise daha cesur bio-hacker’ların tercih ettiği genetik mühendisliği. Fare çalışmalarında bu yöntemi kullanan bilim adamları, genellikle embriyo genomları ile çalışırlar. Böylece yeni farelerin zaten yerinde düzeltme ile doğduğu anlamına gelir. Fakat elbette bu sadece yeni doğacak olanlara faydalı bir yaklaşım ve mutlaka halen yaşayan ve yaşlanan insanlara bir çözüm bulunması gerekiyor.

Bir fare modelinde, hızlandırılmış yaşlanma olarak ortaya çıkan genetik bir bozukluk olan Hutchinson-Gilford progeria sendromunu hedeflemek için CRISPR kullanan yeni bir çalışmada farelerin yaşam süresi yüzde 30 uzatıldı. İşte bu gibi çalışmalar gelecek vadediyor ve aslında hedeflerin imkansız olmadığını gösteriyor.

Ayrıca Alzheimer gibi yaşlanmayla ilgili hastalıklar için beyin dalgalarını etkilemek için ışık uyarımı kullanımı gibi potansiyel ilaç dışı tedaviler de var. Bu gibi tedaviler de ilgi çekiyor, fakat destek bulamıyor. Çünkü ilaç şirketleri bundan yeterince kâr elde edemez.

Bio-hackingden bio-sanata

Biyolojik korsanlık aynı zamanda sanatçıların da ilgisini çekiyor.

Batı Avustralya Üniversitesi’nden sanatçılar Oron Catts ve Ionat Zurr, bir kurbağadan kök hücreler aldılar ve bunları 2003 yılında “Disembodied Cuisine” adlı bir sanat sunumunda, Fransa’daki bir galeride ziyaretçilere ürettikleri kurbağa etinden küçük “biftekler” pişirmek için kullandılar. Alexandra Daisy Ginsberg nesli tükenmiş çiçek DNA’sını, insanlar tarafından yok olmaya itilen çiçeklerin kokusunu yeniden yaratmak için kullandı ve bir kez daha onların kokusunu almamızı sağladı.

Bir başka, çok ilginç örnek ise; Londra’da bir sergide, sergilenen ünlülerden yapılmış peynirler. Peynirler ünlülerin koltuk altlarından, ayak parmaklarından, göbek deliğinden ve burun deliklerinden toplanan bakterilerden oluşturuldu. Buna benzer biyosanat çalışmaları günden güne artıyor.

Endişelenmeli miyiz?

İnsanların ölümden korunmak, genç kalmak, hasta olmamak için kendi kendilerine genetik mühendisliği yaptıklarını veya genç kan nakli yapmaya çalıştıklarını duyduğunuzda, insanlık olarak geldiğimiz nokta hakkında endişe hissetmek normal. Ama gerçek şu ki, en başından beri insan, hayvan, bitki doğasını değiştiriyoruz. Örneğin tarımı icat etmek, bitkileri domestike etmek, çapraz seçilime maruz bırakmak, kendimizi göçebe avcı-toplayıcılardan yerleşik medeniyetlere dönüştürmemize yardımcı oldu. Ateşi bulmak ve eti pişirmek, bunları hepsi yeme alışkanlıklarımı değiştirdi, genetik olarak evrilmemize ve değişmemize neden oldu.

Kabul edelim veya etmeyelim, hepimiz zaten her gün bir tür biyo-hack yapıyoruz. Diyet yaparak, alışkanlıklarımızla oynayarak, kozmetik ürünleri kullanarak, gıda takviyeleri alarak zaten biyo-hack yapmaya çalışıyoruz. Korkumuzun temelinde yenilikten korkmak var. Bunun adı neofobi. 40 yıl önce “tüp bebekler” doğal değil, ucube gibi algı yaratıyordu; şimdi genel kabul gördü, neredeyse herkes deniyor ve kabul ediyor. Biyolojik korsanlık aynı ilerlemeden mi geçecek? Aslında sorunun cevabı basit evet…

Tarihin akışı içerisinde, şunu unutmayalım ki insan değişmiştir. Bundan 1500-2000 yıl önce yaşamış bir insanla aynı olduğunuzu düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Günümüzde daha uzun yaşıyoruz. Biz daha uzunuz. Daha hareketliyiz. Ve farklı kıtalardan, farklı kültürlerden gelen insanlarla evlenir ve çocuk sahibi oluruz – genetik mühendisliğiyle hiçbir ilgisi olmayan ama yine de genetik değişimle sonuçlanan eski geleneklerden derin bir ayrılık içerisindeyiz.

Elbette biyolojik korsanlığın etik tartışmaları var; Ya bio-hackerların “yükseltmeleri” insanlar arasında eşit olarak dağıtılmazsa? Ya örneğin, yaşlanmanın tedavisi sadece zenginler için kullanılabilir hale gelirse? Bu, zenginlerin daha uzun yaşadığı ve fakirlerin daha genç öldüğü bir dünya ortaya çıkarsa. Ancak eğer şirketleri, fiyatları ve ulaşılabilirliği belirlemede denetlemez ve herkes için ulaşılabilir yapmaları için baskı kurmazsak, geçmişte ilaçlara yaptığımız gibi yaparak, onlara izin verirsek, bu teknolojilere ulaşmak çok da pahalı olacak. Bu sebeple biyolojik korsanlığın yaygınlaşması, topluma şimdiden yayılması için ön alacaktır.

Biyolojik korsanlıkla bağlantılı başka bir risk, daha da ciddi: Kendimizi daha akıllı, daha güçlü ve potansiyel olarak ölümsüz kılarak (sadece az derece farkı değil, tür farkı yaratarak), herkesin kendini değiştirme baskısı hissettiği bir toplum yaratabiliriz. Bu durumda, insanüstü bir dünyada, “sadece” insan olarak kalmak giderek daha zor hale gelebilir. İşte bu sebeple öjeni ve mükemmel ırk gibi safsataların ortaya çıkmaması için dikkatli olmakta da fayda vardır.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 26 Ekim 2022’de yayımlanmıştır.

Kaan Yılancıoğlu
Kaan Yılancıoğlu
Doç. Dr. Kaan Yılancıoğlu - İstanbul’ da doğdu. İstanbul Üniversitesi Kimya Mühendisliği Bölümünde yükseköğrenimine başladı. Sonrasında, İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Tıbbi Biyolojik Bilimler bölümünde yükseköğrenimine devam etti. Lisans eğitimi sırasında, Academy of Sciences of the Czech Republic, Yeditepe Üniversitesi, Çapa Tıp Fakültesi’nde araştırmalara katıldı. Almanya, Charité Tıp Fakültesi, Uluslararası Moleküler Tıp yüksek lisans programından kabul aldı, Sabancı Üniversitesi Moleküler Biyoloji, Genetik ve Biyomühendislik Bölümünde tam burslu olarak yüksek lisansa başladı. Kolon kanseri hücrelerinde, özgün kemoterapötik moleküllerin indüklediği apoptotik hücre sinyal yolakları üzerine yaptığı yüksek lisans tezi ile eğitiminden başarı ile mezun oldu. Doktora eğitimini Sabancı Üniversitesi’nde biyoteknoloji alanında geri dönüşümlü, sürdürülebilir enerji kaynağı üretimi için mikroorganizmaların genetik, fizyolojik ve biyoteknolojik açıdan değerlendirilmesi isimli tez ile bitirdi. Doktora eğitimi sırasında Toronto Üniversitesin’de ilaç etkileşimleri ve çoklu ilaç dirençli bakteriler üzerine çalışmalar yürüttü, bu alanda yayımlanmış bilimsel makalelerinin yanı sıra kanser biyolojisi, moleküler filogenetik ve biyoçeşitlilik alanında da yayınlanmış bilimsel çalışmaları bulunmaktadır. Doktora sonrasında, Harvard Tıp Fakültesi ve Tufts Üniversitesi’nde doktora sonrası araştırmalarda bulundu. Üsküdar Üniversitesi Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu Müdür Yardımcılığı ve Mühendislik ve Doğa Bilimleri Fakültesi Dekan Yardımcılığı görevi yaptı. Halen Bağımlılık ve Adli Bilimler Enstitüsü Müdür Yardımcılığı ve Kimya-Biyoloji Mühendisliği Bölüm Başkanlığı görevini yürüten Yılancıoğlu, 2020 yılında Doçent unvanını aldı. İyi derecede İngilizce bilen Dr. Yılancıoğlu, bilimsel çalışmalarını, adli bilimler, adli genetik, moleküler biyoloji, biyoteknoloji, farmakoloji (ilaç etkileşimleri), mikrobiyoloji (çoklu ilaç dirençli patojenik mikroorganizmalar), moleküler filogenetik ve biyoçeşitlilik, kanser biyolojisi, sistem biyolojisi alanlarında sürdürüyor. Akademik ve bilimsel çalışmalarının yanısıra GOSB TEKNOPARK’ta kurulmuş SynVera İlaç AR-GE Medikal Biyoteknoloji şirketinin kurucu ortaklarındandır. Bu şirket bünyesinde sinerjistik ilaç kombinasyonları patent çalışmalarını sürdürmekte, medikal alanda yenilikçi ve teknoloji üretimine dayalı bilimsel çalışmalar yürütüyor.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Son Eklenenler

0
Would love your thoughts, please comment.x