Hayalimizde hepimiz aynı dünyanın üzerinde yaşıyoruz, ama teknolojik imkânlar açısından her coğrafyanın farklı bir gerçekliği var. Bu gerçeklik küresel teknolojik sorunları çözmemizi belirli ölçüde zorlaştırıyor. Dijitalleşmeyle birlikte küresel siber güvenlik sorunları teknolojik sorunlar listemizin başında yer alıyor.
Temmuz ayında Türkiye’nin ve dünyanın gündemi büyük ölçüde Ankara’daki NATO Zirvesi’ne odaklanmışken, dijital dünyanın geleceğinin nasıl yönetileceğine ilişkin iki önemli gelişme daha yaşandı. Bunlardan ilki, 6-7 Temmuz’da Cenevre’de toplanan ve ilk defa tüm ülkelerin masada yer aldığı Birleşmiş Milletler’in “Yapay Zekâ Yönetişimi Üzerine İlk Küresel Diyalog” toplantısıydı. Toplantıda “Bağımsız Uluslararası Yapay Zekâ Bilimsel Paneli Ön Raporu” tanıtılırken, yalnızca yapay zekânın yaratabileceği riskler değil, Küresel Güney ile gelişmiş ülkeler arasında teknolojiyi kullanma ve bu riskleri yönetme kapasiteleri bakımından giderek açılan fark da gündeme geldi.
İkinci gelişme ise 20-24 Temmuz’da New York’ta gerçekleşti. İsmi ilk bakışta fazlasıyla teknik gelebilecek “Bilgi ve İletişim Teknolojileri Güvenliği Küresel Mekanizması”, İngilizce kısa adıyla G-Mech, ilk esas oturumunu gerçekleştirdi. Aslında bu toplantının önemi yeni bir BM mekanizmasının daha kurulmuş olmasından çok, siber güvenliğin BM gündemine ilk kez girdiği 1998’den bu yana yaklaşık çeyrek yüzyıldır farklı ve çoğunlukla geçici çalışma grupları üzerinden sürdürülen küresel siber güvenlik ve siber diplomasi tartışmalarının ilk kez kalıcı bir kurumsal adrese kavuşmasında yatıyor.
Ancak kalıcı bir adresin bulunması, küresel siber güvenliğin temel sorunlarının çözüldüğü anlamına gelmiyor. Tam tersine G-Mech’in ilk esas oturumları, devletlerin siber uzayın geleceğine ilişkin farklı düzen anlayışlarının yeni mekanizmaya taşındığını gösterdi. Mevcut uluslararası hukuk yeterli mi, yeni bağlayıcı kurallara mı ihtiyaç var, teknoloji şirketleri ve sivil toplum gibi devlet dışı aktörler müzakere masasında ne ölçüde bulunmalı, gelişmekte olan ülkelerin siber kapasitesini kim ve hangi koşullarda geliştirmeli? G-Mech’in önümüzdeki yıllarda vereceği sınav, büyük ölçüde bu soruların etrafında şekillenecek.
BM’de siber diplomasi tarihi ve G-Mech’in önemi
G-Mech’in önemini anlayabilmek için BM’deki siber diplomasi tarihine biraz geriden bakmak gerekiyor. Bugünkü mekanizmanın ilk önemli öncüllerinden biri, 2004 yılında oluşturulan Uluslararası Güvenlik Bağlamında Bilgi ve Telekomünikasyon Alanındaki Gelişmelere İlişkin Hükümet Uzmanları Grubu yani GGE idi. Siber tehditlerin henüz bugünkü kadar merkezi bir güvenlik sorunu olarak görülmediği bir dönemde oluşturulan ilk GGE, devletler arasındaki görüş ayrılıkları nedeniyle bir konsensüs raporu dahi ortaya koyamadı.
2007’de Estonya’yı hedef alan geniş çaplı siber saldırılar bu algının değişmesinde önemli bir dönüm noktası oldu. Devletlerin ekonomik ve kamusal altyapılarının dijital sistemlere bağımlılığının yarattığı güvenlik açığı daha görünür hale gelirken, siber uzayda uluslararası istikrarın nasıl korunacağı sorusu da giderek daha fazla önem kazandı. Özellikle 2012-2013 döneminde çalışan GGE’nin mevcut uluslararası hukukun siber uzaya uygulanabilir olduğunu kabul etmesi, sonraki tartışmalar bakımından önemli bir eşik oluşturdu (Tiirmaa-Klaar, 2021).
Ancak bu göreceli iyimserlik dönemi uzun sürmedi. GGE’nin 2017’de bir konsensüs çıktısı üretememesi, siber uzayın yönetimine ilişkin devletler arasındaki temel görüş ayrılıklarının devam ettiğini ortaya koydu. Buna Rusya’nın GGE sisteminin yeterince kapsayıcı olmadığı eleştirisi ve tüm devletlerin temsil edilebileceği bir Açık Uçlu Çalışma Grubu, yani OEWG kurulması çağrısı eklendi. Böylece BM çatısı altında küresel siber düzenin nasıl şekillenmesi gerektiğine ilişkin farklı, hatta zaman zaman rekabet eden yaklaşımlar aynı anda işlemeye başladı.
2021-2025 döneminde faaliyet gösteren OEWG’nin görevi, devletlerin bilgi ve iletişim teknolojilerini kullanırken sorumlu davranmasını sağlayacak norm, kural ve ilkeleri geliştirmekti. Fakat çalışma grubu bir yandan da G-Mech’e miras kalacak temel anlaşmazlıklarla uğraşıyordu. Bunların başında uluslararası hukuk geliyordu. Rusya ve İran’ın da içinde bulunduğu bir grup devlet, siber uzayın özellikleri nedeniyle yeni ve bağlayıcı bir uluslararası anlaşmanın gerekli olduğunu savunurken, ABD’nin öncülük ettiği diğer grup mevcut uluslararası hukukun yeterli olduğunu, asıl ihtiyacın bu hukukun siber alanda nasıl uygulanacağı konusunda daha fazla açıklık sağlanması olduğunu ileri sürüyordu.
İkinci önemli anlaşmazlık ise devlet dışı aktörlerin süreçlere katılımıydı. Siber uzayın altyapısının ve teknik bilgisinin önemli bir bölümünün özel şirketlerde, araştırmacılarda ve farklı sivil toplum aktörlerinde bulunduğu düşünüldüğünde, bunların küresel siber güvenlik tartışmalarının dışında tutulması pek gerçekçi görünmüyordu. Nitekim 2022’de özel şirketlerin, bireysel araştırmacıların ve sivil toplum kuruluşlarının OEWG süreçlerine dahil edilmesi gerektiği prensipte kabul edildi. Bununla birlikte devletlerin belirli paydaşların katılımını tek taraflı olarak bloke edebilme hakkının devam etmesi, çok paydaşlılık ilkesinin pratikte ne ölçüde uygulanabileceği sorusunu ortadan kaldırmadı (Payne, 2025).
Bütün bu görüş ayrılıklarına rağmen OEWG’nin 2025’teki son oturumunda yıllık ilerleme raporu üzerinde konsensüs sağlanması önemliydi. Çünkü bu uzlaşının en somut sonuçlarından biri, küresel siber güvenlik sorunlarının artık geçici çalışma gruplarında değil, kalıcı bir mekanizma içerisinde tartışılmasını sağlayacak G-Mech’in kurulması oldu. Mart 2026’da mekanizmanın kapsamı, yapısı ve çalışma takvimini şekillendiren örgütsel oturum gerçekleştirildi. Temmuz 2026’da yapılan toplantı ise beş yıllık döngünün ilk yıllık genel kurulu ve mekanizmanın ilk esas içerik oturumu niteliğindeydi.
Kalıcı mekanizma, eski fay hatları
G-Mech’in Temmuz oturumları, OEWG’den devralınan beş temel sütuna odaklandı: güncel ve potansiyel tehditler, normlar, uluslararası hukuk, güven artırıcı önlemler ve kapasite geliştirme (UNODA, 2026a). Mekanizmanın kalıcı hale gelmiş olması kuşkusuz önemli, ancak daha ilk toplantıda ortaya çıkan tartışmalar, eski fay hatlarının kurumsal değişiklikle ortadan kalkmadığını gösterdi.
Bunun en görünür örneklerinden biri devlet dışı paydaşların katılımı konusunda yaşandı. Bu yıl sürece katılmak üzere başvuran 92 kuruluştan 50’si bazı devletlerin itirazları sonucunda toplantıya akredite olamadı. Microsoft gibi büyük teknoloji şirketlerinin ve Oxford Information Labs Research gibi araştırma kuruluşlarının da aralarında bulunduğu bu aktörlerin önemli bir kısmına yönelik itirazlar için herhangi bir gerekçe gösterilmedi (Kaspar & Hakmeh, 2026). Veto edilen kuruluşların daha sonra yayımladıkları ortak açıklamada, bu kadar yüksek sayıda devlet dışı paydaşın engellenmesinin “benzeri görülmemiş” olduğu belirtilirken, vetoların büyük çoğunluğunun tek bir üye devlet, Rusya, tarafından ve herhangi bir gerekçe sunulmadan gerçekleştirildiği ifade edildi (UNODA, 2026b).
Bu tartışma, ilk bakışta bir akreditasyon veya toplantıya katılım sorunu gibi görünse de, siber uzayın yapısı düşünüldüğünde bundan çok daha temel bir yönetişim sorusuna işaret ediyor. Kritik dijital altyapının, yazılımın, bulut sistemlerinin, tehdit istihbaratının ve teknik uzmanlığın önemli bir kısmı devletlerin doğrudan kontrolünde değilken, küresel siber güvenlik normlarını yalnızca devletlerin belirleyip belirleyemeyeceği G-Mech’in önündeki en önemli meselelerden biri. Dolayısıyla tartışma yalnızca “masaya kimlerin oturacağı” değil, küresel siber yönetişimin ne ölçüde gerçekten çok paydaşlı olacağıyla ilgili.
Temmuz oturumlarında öne çıkan diğer büyük fay hattı ise yine uluslararası hukuktu. GGE ve OEWG süreçlerinden miras kalan “mevcut uluslararası hukuk yeterli mi, yoksa yeni ve bağlayıcı bir hukuki düzenlemeye mi ihtiyaç var?” tartışması G-Mech içinde de devam ediyor. Avustralya ve Avrupa Birliği üyesi ülkelerin ağırlıkta olduğu grup, uluslararası hukukun siber uzaya uygulanabilirliğinin BM süreçlerinde zaten kabul edildiğini, bundan sonra ağırlığın “nasıl uygulanacağı” sorusuna verilmesi gerektiğini savunuyor. Rusya ve Küba gibi devletler ise gönüllü normların yeterli olmadığını, daha bağlayıcı hukuki araçlara ve uluslararası anlaşmalara ihtiyaç bulunduğunu tekrar dile getirdiler.
Bu iki yaklaşım arasındaki farklılığı yalnızca hukuki bir yorum farkı olarak okumamak gerekiyor. Rusya’nın 2023’te önerdiği “Uluslararası Bilgi Güvenliğinin Sağlanmasına İlişkin BM Sözleşmesi” de dikkate alındığında, bu yaklaşımın devlet egemenliği, egemen eşitlik ve içişlerine müdahale etmeme ilkelerine daha belirgin ağırlık verdiği görülüyor. Diğer tarafta ise mevcut uluslararası hukuk çerçevesinin korunması, sorumlu devlet davranışının geliştirilmesi ve uygulamaya ilişkin belirsizliklerin azaltılmasına odaklanan bir yaklaşım bulunuyor. Kısacası, tartışma hangi hukuki metnin tercih edileceğinden çok daha fazlasını, devletlerin gelecekte nasıl bir siber düzen görmek istediklerini yansıtıyor.
Çin’in konumu da bu açıdan dikkat çekici. Pekin’i Temmuz oturumlarında her başlıkta tek başına verilen ulusal bir beyanla görmekten ziyade, Belarus, Venezuela, Burkina Faso ve Kuzey Kore gibi ülkelerle birlikte açıklanan ortak pozisyonlarda görüyoruz. Bu pozisyonlarda daha devlet merkezci bir siber yönetişim anlayışı öne çıkıyor; devlet dışı aktörlerin sürece katılımına da ihtiyatlı yaklaşılıyor ve kararların konsensüsle alınmasının önemi vurgulanıyor. Bu durum, uluslararası hukuk ve paydaş katılımı tartışmalarının aslında birbirinden bağımsız olmadığını da gösteriyor.
Kapasite geliştirme neden yeni bir dış politika alanına dönüşüyor?
Büyük devletlerin daha fazla uluslararası hukuk ve yönetişim mimarisine odaklandığı toplantılarda, gelişmekte olan veya görece küçük ülkelerin gündeminde başka bir konu özellikle öne çıktı: kapasite geliştirme. Filipinler ve Uruguay gibi ülkeler, yeterli teknik, kurumsal ve insani kapasite olmadan devletlerin çok taraflı siber güvenlik süreçlerine kâğıt üzerinde eşit, fakat gerçekte eşitsiz koşullarda katıldıklarını vurguladılar. Bu nedenle kapasite geliştirme G-Mech’in yalnızca teknik yardım başlıklarından biri değil, sistemin gerçekten kapsayıcı olup olmayacağını belirleyecek temel meselelerden biri haline geliyor.
Fakat burada jeopolitik boyutu da gözden kaçırmamak gerekiyor. Hindistan, gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler arasındaki siber kapasite farkının azaltılması amacıyla kurulacak “Küresel Bilgi ve İletişim Teknolojileri Güvenliği İşbirliği ve Kapasite Geliştirme Portalı” için finansman sağlayacağını G-Mech oturumlarında yeniden teyit etti. Benzer biçimde, Çin önümüzdeki beş yıl içinde gelişmekte olan ülkelere 5.000 yapay zekâ bursu sağlayacağını açıkladı (Digital Watch Observatory, 2026). Bu da başka bir yazının konusu olsun.
Bu tür programlar küresel siber güvenlik ekosistemindeki kapasite farklarının azaltılması bakımından kuşkusuz olumlu sonuçlar yaratabilir. Ancak kapasite geliştirmeyi yalnızca teknik yardım veya kalkınma desteği olarak görmek de eksik olur. Bir ülkenin başka bir ülkenin uzmanlarını eğitmesi, teknik altyapısını kurması, standartlarının oluşumuna katkı vermesi veya teknolojik ekosistemine erişim sağlaması aynı zamanda uzun vadeli bir dış politika yatırımı anlamına geliyor. Teknik altyapının belirli bir ülkenin şirketleri, standartları veya teknolojileri etrafında kurulması yeni bağımlılık ilişkileri yaratabilir; yardım alan ülkede yeterli kurumsal ve yönetişim kapasitesi oluşmadığı takdirde kurulan sistemlerin bağımsız ve sürdürülebilir şekilde işletilmesi de güçleşebilir.
Bu nedenle G-Mech içinde kapasite geliştirme başlığının önümüzdeki yıllarda giderek daha fazla önem kazanacağını öngörmek zor değil. Dijital kapasitenin devletlerin ekonomik gelişmişliği, güvenliği ve uluslararası pazarlık gücüyle doğrudan ilişkili hale geldiği bir dönemde, kimin hangi ülkenin kapasitesini hangi modelle geliştirdiği de küresel rekabetin bir parçası hâline geliyor. Siber diplomasi böylece norm ve hukuk müzakerelerinin ötesine geçerek, kendi sınırlarını teknoloji, kalkınma politikası, dış yardım ve siyasi nüfuz arasında giderek genişleyen bir alana taşıyor.
Türkiye G-Mech’te nerede duruyor?
Bu farklı yaklaşımlar arasında Türkiye’nin Temmuz oturumlarında verdiği beyanlara bakıldığında, her başlıkta tek bir blokla hareket etmek yerine konuya göre değişen daha farklılaşmış bir tutum dikkat çekiyor. Türkiye siber kapasite geliştirme ve siber güvenliği artırıcı önlemler başlıklarında diğer AB aday ülkeleri gibi Avrupa Birliği pozisyonuyla hizalanıyor. Buna karşılık özellikle “güncel ve potansiyel siber tehditler” sütununda AB ile Türkiye’nin kullandığı dil arasında belirgin bir farklılık bulunuyor.
AB’nin bu alandaki açıklaması çok daha fazla atıf içeriyor. Özel şirketler, hacktivist yapılar ve suç ekosistemleri üzerinden Rusya’ya yönelik açık göndermeler yapılıyor ve yaptırım mekanizmaları gündemde tutuluyor (EEAS, 2026). Türkiye’nin ulusal tehdit değerlendirmesinde ise herhangi bir devlet veya aktör doğrudan hedef gösterilmiyor. Bunun yerine yapay zekânın oluşturduğu yeni siber tehditlere güçlü vurgu yapılıyor ve “YZ kaynaklı tehditlerde ortak risk değerlendirmeleri” gibi mekanizma düzeyinde daha somut öneriler sunuluyor (UNODA, 2026c).
Türkiye açısından burada daha geniş bir siber diplomasi meselesi ortaya çıkıyor. 2024-2028 Ulusal Siber Güvenlik Stratejisi ve Eylem Planı’nda ilk defa açık biçimde “siber diplomasi kabiliyetlerinin” geliştirilmesi ve “uluslararası alanda Türkiye markasının geliştirilmesi” hedeflerine yer veriliyor (Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı, 2024). Siber Güvenlik Başkanlığı’nın kurulmasıyla iç politikada daha merkezi bir siber güvenlik yapılanmasına doğru geçilirken, yakın zamanda yapılan düzenlemelerle daha önce Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu’nun yetki alanında bulunan birçok başlığın Başkanlığa aktarılması da bu merkezileşmeyi güçlendiriyor. Buna karşılık Başkanlık ile Dışişleri Bakanlığı arasında siber dış politika ve siber diplomasi alanında nasıl bir iş bölümü kurulacağı, kamu kurumlarının yanında özel sektörün ve araştırma ekosisteminin politika yapımına nasıl girdi sağlayacağı konusunda kamuoyuna yansıyan çerçeve henüz yeterince net değil.
TÜBİTAK 1001 Araştırma Fonu desteğiyle yürüttüğümüz TRSİDİPLOM, “Türkiye İçin Siber Diplomasi Modeli: Stratejik Gereksinimler ve En İyi Uygulamalar” projesinde de üzerinde durduğumuz meselelerden biri tam olarak bu. Türkiye’nin giderek büyüyen teknik kapasitesini ve siber güvenlik kabiliyetlerini uluslararası alana yansıtabilmesi için bunları dış politika hedefleriyle ilişkilendiren daha sistematik bir siber diplomasi ajandasına ve bu alanda uzmanlaşmış insan kaynağına ihtiyaç var. G-Mech müzakerelerinde kapasite geliştirmenin giderek daha merkezi bir konu haline gelmesi, Türkiye’nin kendi tecrübesini ve kapasitesini bölgesel ölçekte daha görünür hale getirebileceği bir alan oluşturuyor.
Bunun için mutlaka yeni kurumlar oluşturmak da gerekmiyor. Özel sektörün önemli ölçüde temsil edildiği Türkiye Siber Güvenlik Kümelenmesi gibi mevcut yapılar, siber diplomasinin daha geniş bir kamu, özel sektör ve araştırma ekosistemi içinde ele alınması açısından değerlendirilebilir. Yerli ve millî firmaların ulusal ve küresel pazardaki rekabet gücünün artırılması, yalnızca ekonomik veya teknolojik bir hedef olarak değil; giderek siber kapasite, dış politika ve politik ekonomi arasındaki ilişkinin güçlendiği bir ortamda daha geniş bir stratejik çerçevede ele alınabilir.
Kalıcı adres bulundu, fakat asıl müzakere şimdi başlıyor
G-Mech’in ortaya çıkışını küresel siber güvenliğin sonunda çözüme kavuşması olarak okumak kuşkusuz fazla iyimser olur. İlk esas oturum bile uluslararası hukuk, devlet egemenliği, çok paydaşlı katılım ve kapasite geliştirme konularındaki temel görüş ayrılıklarının yeni mekanizmaya aynen taşındığını gösteriyor. Ancak G-Mech’in öncekilerden önemli bir farkı var: Bu tartışmalar artık birkaç yıllığına kurulmuş geçici bir çalışma grubunda değil, devamlılığı olan kurumsal bir yapı içinde yürütülecek.
Bu değişim özellikle önemli, çünkü siber güvenlik giderek yalnızca bilgisayar sistemlerini saldırılardan koruma meselesi olmaktan çıkıyor. Siber diplomasi artık uluslararası hukuktan teknoloji standartlarına, yapay zekâ risklerinden kalkınma politikalarına, özel şirketlerin rolünden devletlerin egemenlik anlayışlarına kadar uzanan daha geniş bir küresel düzen tartışmasının parçası. G-Mech’te devletlerin savunduğu pozisyonlar da bu nedenle teknik tercihlerden ibaret değil; her ülkenin dijital dünya ve uluslararası düzen olarak nasıl bir dünya görmek istediğine dair daha geniş dış politika vizyonlarını yansıtıyor.
Belki de mekanizmanın gerçek önemi burada. Bundan sonraki soru, siber güvenlik için nihai masanın bulunup bulunmadığı değil; o masada kimlerin söz sahibi olacağı, hangi kuralların kabul edileceği, kapasitesi sınırlı ülkelerin sisteme nasıl dahil edileceği ve büyük güçlerin dijital dünyaya ilişkin farklı düzen tasavvurlarının ne ölçüde uzlaştırılabileceği olacak.
Çokça soru işaretiyle birlikte G-Mech’in nasıl bir eve dönüşeceğini ise önümüzdeki 5 yıllık süreç gösterecek.
Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun en editöryel politikasını yansıtmayabilir.
Bu yazı ilk kez 19 Ağustos 2026’da yayımlanmıştır.



