1980’lerde başta ABD ve İngiltere olmak üzere pek çok ülkede hayata geçirilen neoliberal politikaların umulan sonuçları vermediği ve sağın yükselişine zemin hazırladığı uzun zamandır tartışılan bir mesele.
CUNY Graduate Center’da araştırmacı ve The Great Global Transformation: The United States, China, and the Remaking of the World Economic Order(Büyük Küresel Dönüşüm: Amerika Birleşik Devletleri, Çin ve Dünya Ekonomik Düzeninin Yeniden Şekillendirilmesi) adlı kitabın yazarı BrankoMilanovic, Foreign Policy internet sitesinde yayımlanan yazısında, büyük umutlar vaat edenneoliberalizmin nasıl kendi kendini yok ettiğini anlatıyor.
Yazının bazı bölümlerini aktarıyoruz:
“ (…) Geçmişi 1930’lu yıllarda Paris’te düzenlenen Walter Lippmann Kolokyumu ve erken dönem Mont Pèlerin Derneği toplantılarına uzanan kozmopolitizm, dünyadaki her bireyin, optimal ekonomik koşullarsöz konusu olduğunda (özel mülkiyet güvenliği, serbest ticaret, düşük vergiler ve ‘kabul edilebilir bir adalet yönetimi’) eşit derecede önemli ve ekonomik açıdan gelişmeye eşit derecede muktedir olarak düşünülmesi gerektiği anlamına geliyordu. İktisatçı Adam Smith’in sözleriyle, tüm insanların ‘kendi durumlarını iyileştirme’ ve dünyanın hayal bile edilemeyecek refah seviyelerine ulaşma arzusunu yerine getirmeye çok az kalmıştı.
Kozmopolitizm aynı zamanda ulusal hükümetin gözden uzak kalacağı ve bireylerin kendi çıkarlarını takip etme özgürlüğüne sahip olacağı neoliberal bir dünyanın temelini oluşturuyordu. (…)Neoliberalizmin ilk savunucularına göre ‘imperium’, yani bayraklar, marşlar, diller ve ulus olmanın diğer unsurları, politikacılara (ve vatandaşlar oy kullanmakta ısrar ederse seçmenlere) bırakılacak;daha önemli olan ‘dominium’ dünyası, malların, sermayenin, teknolojinin ve insanların hareketinden oluşacaktı.
Kozmopolitizmin küresel zenginlik ve refah yaratabilmesi için dünyanın rekabetçi olması da gerekiyordu. (…) Nitekim rekabet, küresel büyümeyi tetikledi: 1980 ile 2020-21 yılları arasında kişi başına düşen ortalama dünya GSYİH’si iki katından fazla artarak 7.700 dolardan neredeyse 17.000 dolara yükseldi. Bu da dünya genelinde kişi başına düşen yıllık ortalama büyümeyi, 40 yıllık bir dönem için olağanüstü yüksek bir oran olan yüzde 2,1’e çıkarıyordu. Üstelik bu yükselme, 1980’de 4,4 milyarolan dünya nüfusunun 8,3 milyara çıkmasına rağmen gerçekleşmişti. Kişi başına düşen gelirin iki kattanfazla artması ve dünya nüfusunun neredeyse iki katına çıkması, neoliberal küreselleşme döneminde dünyada üretilen toplam mal ve hizmet miktarının dörde katlandığı anlamına geliyordu.”
Küreselleşmenin kazananları ve kaybedenleri
Yazar, esas olarak Asya ülkelerinin ve özellikle Çin’in yüksek büyüme oranları sayesinde gerçekleşen bu ‘anonim’ büyüme oranının, zengin ülkelerde neoliberallerin tezini desteklemediğini belirtiyor: “Siyasi açıdan önemli olan, yüzde 2,1’lik küresel oran değil, ABD ve çoğu zengin Batı ülkesinde nüfusun büyük bir kısmı yılda yaklaşık yüzde 1 oranında reel büyüme kaydederken, zenginlerin gelirlerinin bunun iki ila üç kat daha hızlı büyümesiydi.
Ronald Reagan’ın başkanlığıyla başlayan neoliberal dönem, sadece zenginlerin gelirlerinin orta sınıf ve yoksulların gelirlerinden daha hızlı artması anlamında zengin yanlısı değildi; aynı zamanda, önceki döneme kıyasla genel büyümede bir yavaşlamayı da temsil ediyordu. Aslında ABD gelir dağılımının her noktasında (en üsttekiler hariç)büyüme, neoliberal dönemde önceki 15 yıla göre daha yavaş gerçekleşti.
Dünya, en azından bir süreliğine, ulus–devletlerin, ırkın veya cinsiyetin sınırlarıyla değil, insanların yetenekleri, becerileri ve çabalarındaki farklılıklara göre bölünmüş, tek bir küresel rekabet alanına (homogeneous) dönüşmüş gibi görünüyordu. Bu durum, sınırları olmayan, son derece rekabetçi bireylerle dolu neoliberal ideale yaklaşıyordu. Söz konusu insanların rekabetçi içgüdüleri, dünyanın herhangi bir yeriyle iletişim kurabilme ve potansiyel rakiplerin neler yapabileceğini öğrenme kabiliyetiyle daha da körükleniyordu.” (…)
İstikrarsız bir kombinasyon
Yazar, her ne kadar kendi başlarına cazip olsalar da kozmopolitizm ve rekabetin istikrarsız bir kombinasyon olduğunu belirtiyor: “Kozmopolitizm, ulusal siyasi sınırlara çarptı. Aşırı rekabet, açgözlülük, ahlaksızlık ve eskiden en özel olan faaliyetlerin bile ticarileştiği bir dünya yarattı. Temelde, aileyi gereksiz hale getirme tehdidi oluşturdu.
Zengin ülkelerdeki neoliberal küreselleşmenin kazananları, tam olarak ahlaki bir erdem olarak gördükleri (zehirli milliyetçilikten arınmış) kozmopolitliklerinden ilham alarak, daha az şanslı yurttaşlarının refahını bir yabancının (foreigner) veya bir gurbetçinin (expatriate) refahından daha önemli görmemekle kalmayıp, bu küresel rekabetteki başarısızlıklarının ahlaki bir kusurun göstergesi olduğuna inandılar. Ekonomik başarı, erdemli olmak anlamına geliyordu; ya da iktidara yürüyüşü Reagan ve İngiltere’de Margaret Thatcher’ın yükselişiyle aynı zamana denk gelen Çin lideri Deng Xiaoping’inde inkâr etmediği gibi: ‘Zengin olmak şanlı bir şey’ idi.
Siyasi sistem ise ulus-devletler çerçevesinde örgütlenmişti. Daha az şanslı yurttaşlar unutulmuş,görmezden gelinmiş hissediyorlardı ve kendilerine yapılan muameleden ötürü kızgındılar. Zenginlerin uzak yerlere yatırım yapma konusundaki hevesini, yerli işçilere karşı duyarsızlık olarak görüyorlardı. Daha ucuz ithalat ya da başka yerlerdeki çevrimiçi işler nedeniyle kaybedilen işlerin yerini alacak yeni iş vaatlerinin hayata geçmesi ise zor görünüyordu.
Ortaya çıkan hoşnutsuzluk, en zengin demokrasilerde siyasi çalkantılara yol açtı. 2007-2008 küresel finans krizi, daha önce örtük olan bir gerçeği açıkça ortaya koydu. Zenginler geride kalanları umursamadılar. Krizin maliyetinin ödenmesi söz konusu olduğundaysa, faturanın kendilerinegönderilmemesini sağladılar.
Sağa dönüş
Daha önceki dönemlerde, tıpkı 1930’lardaki Büyük Buhran sırasında olduğu gibi, aşırı sol ve aşırı sağ partileri eşit derecede besleyen memnuniyetsizlerin (sisteme küskün seçmenler) artık çok daha az seçeneği vardı. Sol partiler ya ‘gerçek mevcutsosyalizmin’ başarısızlığı nedeniyle itibarlarını kaybetmişti ya da uzlaşmacı üçüncü yol politikalarıyla, Batı’nın işçi ve orta sınıflarını hayal kırıklığına uğratan neoliberal küreselleşmeyi teşvik etmede merkez sağ partilerin suç ortakları olarak görülüyordu. Nitekim neoliberal küreselleşmenin zirvesine, ABD’de Bill Clinton, İngiltere’de Tony Blair ve Fransa’da François Mitterrand’ın sözde solcu hükümetleri döneminde ulaşıldı.
Böylece hayal kırıklığına uğramış kitleler, ulusal dayanışmayı, yerli halk ve yabancılara (ekonomik olarak) eşit muameleye son verilmesini ve hatta sanayi işlerinin geri dönüşünü savunan sağcı partilere yöneldiler. Uluslararası arenada, neoliberal küreselleşmenin yerini giderek ekonomik baskı, yabancı varlıkların ele geçirilmesi, ithalat yasakları ve aşırı gümrük politikaları kullanarak mal ve hizmetlerin serbest akışını kesen veya en azından kontrol eden neomerkantilizm aldı. İşgücünün serbest akışını durdurmak daha da kolaydı, çünkü neoliberal küreselleşmenin zirvesinde bile bunun siyasi popülaritesi düşüktü.
Neoliberal denklemin ikinci kısmı, yani toplum içinde ve sınırlar ile zaman dilimleri ötesinde rekabet, teknik gelişmelerin de yardımıyla, evlerin, arabaların ve hatta yemek pişirmekten yaşlı ve çocuk bakımına kadar ev işlerinin, artık istikrarlı işleri olmayan ve memnuniyetsizler sınıfına mensup kişilere devredildiği bir dünya yarattı. Daha önce toplumları ve aileleri bir arada tutan ve bu tür dış kaynak kullanımını önleyecek olan ahlaki normlar, ‘şanlı’olma, yani zengin olma arzusuyla silinip yok oldu. Söz konusu bu ahlaksızlık, sistem karşıtı sağcı partilerin yükselişine de zemin yarattı. Bu partiler, yalnızca kaybedilen işlerin değil, memnuniyetsizler arasında öz saygının yeniden kazanılması ve toplumun tamamı için sözde geleneksel değerlere dönüş vaadiyle etkilerini artırdılar.
Özetle neoliberalizm, yabancı mallar ve yabancı insanlar için koruyucu engeller ve ülke içinde daha geleneksel bir dünyaya dönme yönündeki nafile çabalarla kendi kendini ikame etmeye yenik düştü. Bir Yunan trajedisinde olduğu gibi, neoliberal küreselleşmenin on yıllarca süren başarısını sağlayan özellikler, kaçınılmaz sonunu da beraberinde getirdi.”
Bu yazı ilk kez 1 Temmuz 2026’da yayımlanmıştır.




