Temmuz ayı ortası itibariyle ABD, İsrail ve İran arasındaki savaş yeni bir safhaya geçti, yeniden hedefler vurulmaya başlandı ve tam da bugünlerde New York Times’da yer alan bir soru işaretleri yarattı. Haberde, İsrail istihbarat servisi Mossad’ın Ahmedinejad’ı yeniden iktidara getirmek için gizli bir operasyon yürüttüğü ancak planın başarısız olduğu yönündeki iddiası yer alıyordu.
Peki bu iddianın odağındaki Ahmedinejad aslında kim? İran’daki konumu ne? İddia rasyonel mi?
Mahmud Ahmedinejad, İsrail’in ortadan kaldırılması gerektiğine yönelik radikal çıkışları, Batı karşıtı tavizsiz söylemleri ve nükleer program konusundaki meydan okuyucu tavrıyla bir dönem Tel Aviv ve Washington’ın en fazla hedef aldığı İranlı siyasetçiydi. Kimileri için devrimin asi çocuğu, kimileri için popülist bir lider, kimileri için ise İran İslâm Cumhuriyeti’nin en öngörülemez cumhurbaşkanıydı.
Özellikle 26 Ekim 2005 tarihinde Tahran’da düzenlenen “Siyonistsiz Bir Dünya” konferansında, Ayetullah Humeyni’nin “İşgalci rejimin (İsrail) yeryüzünden silinmesi gerekir.” sözüne atıfta bulunarak yaptığı radikal çıkış uluslararası alanda büyük bir infial yarattı. Bu konuşmasında Filistin meselesinde asla uzlaşmayacaklarını, İsrail’in meşruluğunu kabul etmenin İslâm dünyasının yenilgisi anlamına geldiğini savundu ve yakın zamanda ABD ile Siyonizm’in olmadığı bir dünyaya tanıklık etmeyi umduğunu ilan etti. Nitekim cumhurbaşkanlığı süresince Hamas ve Hizbullah gibi Direniş Ekseni unsurlarına sağlanan askerî ve mali desteği zirveye çıkararak İsrail karşıtlığını dış politikasının en somut nirengi noktası hâline getirdi.
Ahmedinejad’ın asıl hikâyesi
Ancak Ahmedinejad’ın asıl hikâyesi yalnızca Batı’yla verdiği bu gürültülü mücadelede değil, kendisini iktidara taşıyan yerleşik sistemle yaşadığı derin hesaplaşmada saklıdır.
Ahmedinejad, İran’da 1990’lı yılların sonlarından itibaren yükselen Yeni Nesil Muhafazakâr hareketin en sembolik ismiydi. Geleneksel ulema sınıfından gelmiyor; Devrim Muhafızları (Pasdaran) kökenli, mühendis ve akademisyen kimliğiyle klasik din adamı profilinden ayrılıyordu. Bu nedenle kendisini rejimin dinî elitlerinden biri olarak değil, doğrudan halkın içinden çıkan bir siyasetçi olarak konumlandırdı.
2005 yılında kimsenin favorisi olmadığı bir seçimden adeta sıyrılarak iktidara ulaştı. Yeni nesil muhafazakârların önemli bir bölümü başlangıçta Muhammed Bakır Kalibaf’ı desteklerken Ahmedinejad, mütevazı yaşam tarzı ve “Petrol gelirlerini halkın sofrasına getireceğim.” sloganıyla alt gelir gruplarının, taşranın, savaş gazilerinin ve sosyal adalet beklentisi içindeki geniş kitlelerin desteğini arkasına alarak İran siyasetinin en dikkat çekici yükselişlerinden birini gerçekleştirdi. Petrol fiyatlarının tarihi zirve yaptığı dönemde elde edilen yaklaşık 300 milyar dolarlık geliri sosyal yardımlar, düşük faizli krediler ve popülist ekonomi politikaları aracılığıyla bu toplumsal tabanı tahkim etmek için kullandı. Böylece yalnızca seçim kazanan bir siyasetçi değil, güçlü bir toplumsal meşruiyet inşa eden popülist bir lidere dönüştü.
Ahmedinejad’ın Mehdici teopolitik söylemi
Fakat Ahmedinejad’ı diğer İran cumhurbaşkanlarından ayıran yalnızca popülist ekonomi anlayışı değildi. Onu sistem açısından farklılaştıran asıl unsur, geliştirdiği Mehdici teopolitik söylem oldu.
Ahmedinejad’a göre İran siyasal sisteminin temel görevi yalnızca devrimi korumak değil, İmam Mehdi’nin zuhuru için gerekli zemini hazırlamaktı. Zamanla siyasal meşruiyetini yalnızca velâyet-i fakih kurumundan değil, doğrudan İmam Mehdi’nin iradesinden alan bir söylem geliştirdi. Hükûmetinin Mehdi’nin rehberliğinde hareket ettiğini ima eden bu yaklaşım, İran’daki geleneksel ulema açısından ciddi bir meydan okuma olarak algılandı.
Bu Mehdici retorik kısa süre içinde teorik bir tartışma olmaktan çıktı ve İran siyasetinin en büyük krizlerinden birine dönüştü. Ahmedinejad’ın ulema karşıtı söylemiyle birleşince rejim içindeki fay hatları görünür hâle geldi. Canlı televizyon yayınlarında eski Cumhurbaşkanı Haşim Rafsancani’yi, Laricani ailesini ve rejimin önde gelen isimlerini “ekonomi mafyası” olmakla ve yolsuzlukla suçladı. İran’da uzun yıllar boyunca dokunulmaz kabul edilen dinî ve siyasî elitleri doğrudan hedef aldı. Böylece yalnızca reformistlerle değil, muhafazakâr sistemin kendi çekirdeğiyle de açık bir hesaplaşmaya girişti. Rejim elitlerine yönelik bu sert çıkışları ve siyasal meşruiyeti Mehdi’nin zuhuru ekseninde yeniden tanımlama çabası, velâyet-i fakih sisteminin meşruiyet alanını fiilen tartışmaya açtı.
Ahmedinejad’ın meydan okuması
Kırılma noktası ise ikinci cumhurbaşkanlığı döneminde, özellikle 2009-2011 yılları arasında yaşandı. 2005 ve 2009 seçimlerinde reformistleri mağlup ederek Rehber Ali Hamaney’in güçlü desteğiyle iktidarını pekiştiren Ahmedinejad’ın sistemle ilişkisi, ikinci döneminden itibaren hızla bozulmaya başladı. Kendisinin siyasal meşruiyetini yalnızca velâyet-i fakih kurumundan değil, doğrudan İmam Mehdi’nin iradesinden aldığı izlenimini veren Mehdici teopolitik söylemi ile ulema sınıfını ve rejim elitlerini canlı yayınlarda hedef alması, rejim içindeki güç dengesini temelden sarstı.
Bu yaklaşımın en somut yansıması ise Mehdici ve milliyetçi söylemiyle öne çıkan en yakın çalışma arkadaşı Esfendiyar Rahim Meşai’yi siyasal projesinin merkezine yerleştirmesi oldu. Temmuz 2009’da Hamaney‘in Meşai’nin birinci cumhurbaşkanı yardımcılığı görevini iptal eden talimatına yaklaşık bir hafta boyunca direnmesi ve Nisan 2011’de İstihbarat Bakanı Haydar Muslihi’yi görevden alma kararının Rehber tarafından iptal edilmesi üzerine hükûmet toplantılarını on bir gün boyunca boykot etmesi, velâyet-i fakih-i mutlak sistemine yöneltilmiş en açık meydan okumalardan biri olarak değerlendirildi.
Ahmedinejad’ın düşüşü
İşte Ahmedinejad’ın düşüşü tam da bu noktada başladı.
Onu sistemin dışına iten şey Batı karşıtlığı değildi. İsrail’e yönelik sert söylemleri de değildi. Popülist ekonomi politikaları da değildi.
Ahmedinejad’ı tasfiye eden asıl unsur, ulema karşıtı retoriği ile siyasal meşruiyeti Mehdi’nin zuhuru ekseninde yeniden tanımlamaya çalışan Mehdici söylemiydi. Çünkü Ahmedinejad’ın geliştirdiği bu yaklaşım yalnızca siyasal iktidarı değil, velâyet-i fakih sisteminin dayandığı dinî meşruiyet anlayışını da tartışmalı hâle getiriyordu. Bu nedenle yaşanan kriz, sıradan bir iktidar mücadelesi değil; rejimin meşruiyet mimarisine yönelik bir meydan okuma olarak algılandı.
Bu itaatsizlik ve meydan okuma, önce en yakın manevi hamisi Ayetullah Misbah Yezdi başta olmak üzere yeni nesil muhafazakâr çevrelerin desteğini kaybetmesine yol açtı. Ardından Meclis Başkanı Ali Laricani‘nin öncülüğünde şekillenen sistem içi muhalefetin yoğun baskısı altında, 2012 parlamento seçimlerinde kendi fraksiyonunun ağır bir yenilgi almasıyla Ahmedinejad siyasal olarak yalnızlaştırıldı ve karar alma mekanizmalarının dışına itildi. Laricani’nin Meclis’te yürüttüğü sert muhalefet ve sistem içerisindeki etkili aktörlerle kurduğu koordinasyon, Ahmedinejad’ın siyasal hareket alanını büyük ölçüde daralttı. Daha sonraki yıllarda cumhurbaşkanlığı adaylıklarının reddedilmesiyle de sistemin merkezinden tamamen uzaklaştırıldı.
Bir zamanlar yeni nesil muhafazakâr hareketin en parlak yıldızı olarak görülen Ahmedinejad, 2011 sonrasından itibaren sistem açısından yönetilmesi gereken bir risk ve kontrol altında tutulması gereken bir aktör olarak değerlendirilmeye başlandı.
İşte tam da bu nedenle son günlerde ortaya atılan bazı iddialar, Ahmedinejad’ı yeniden jeopolitik tartışmaların merkezine yerleştirdi.
Ahmedinejad’ın adı neden dolaşıma sokuluyor?
Yaklaşık 2011’den bu yana sistem tarafından adım adım marjinalleştirilen, kurumsal desteğini büyük ölçüde kaybeden ve bugün rejim elitleri içerisinde belirleyici bir ağırlığı kalmayan Mahmud Ahmedinejad’ın adı zaman zaman yeniden dolaşıma sokuluyor.
Eğer gerçekten Mossad’ın veya Amerikan istihbarat çevrelerinin İran’ın geleceği için Ahmedinejad gibi bir isim üzerinde hesap yaptığı yönündeki iddialar doğruysa, bunun Ahmedinejad’ın gücünden ziyade İran siyasal sisteminin ve güç mimarisinin yanlış okunduğunu gösterdiğini düşünüyorum.
Üstelik burada ciddi bir çelişki de bulunuyor.
Yıllarca İsrail’in ortadan kaldırılmasını savunan, Hamas ve Hizbullah’a verilen desteği zirveye taşıyan ve Tel Aviv tarafından İran’ın en sert siyasal aktörlerinden biri olarak görülen bir liderin, bugün İsrail tarafından bilinçli biçimde yeniden öne çıkarılmaya çalışıldığı iddiasına açıkçası ihtimal vermiyorum.
Çünkü yaklaşık on beş yıldır sistem tarafından tasfiye edilmiş, rejim içerisinde kurumsal karşılığını büyük ölçüde yitirmiş bir aktörü İran’ın geleceği için stratejik bir seçenek olarak görmek, bana göre ciddi bir istihbarat ve siyasal analiz zaafına işaret eder. Hatta bu iddialar doğruysa mesele yalnızca yanlış bir analiz değildir; stratejik aklın iflasıdır. Başka bir ifadeyle, İran dosyasında adeta beyin ölümünün gerçekleştiğini düşündürür.
Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun en editöryel politikasını yansıtmayabilir.
Bu yazı ilk kez 16 Temmuz 2026’da yayımlanmıştır.



