Amerika Birleşik Devletleri, “kuruluşu” diye tabir edilen Bağımsızlık Bildirgesi’nin tam 250 yaşını kutluyor. Bildirgenin neredeyse yıldönümüne denk gelecek şekilde ABD Yüksek Mahkemesi’nden gelen “doğum hakkı” kararı, belki de ülkenin varoluş DNA’sını da tanımladığı için çok önemli.
ABD’nin kuruluş değerleri ve geldiği yeri anlamak için önce ABD Yüksek Mahkemesi’nin dönem sonu “dump” diyebileceğimiz art arda gelen kararları içinde yer alan çok önemli bir dosyayı anlayalım.
30 Haziran 2026 tarihli kararıyla ABD Yüksek Mahkemesi, Başkan Donald Trump’ın tartışmaya açtığı “ABD’de doğmak otomatik vatandaşlık hakkı verir” davasında (Trump vs. Barbara) [1] Başkan’ı haksız bulduğunu duyurdu.
ABD’nin kuruluş dönemine hatta daha öncesindeki British Common Law’a dayanan ve Jus Soli [2] adı verilen bu hak, ABD sınırları içinde doğan çocuklara otomatik vatandaşlık hakları sağladığı için Türkiye gibi ülkelerde “sosyetik doğum hakkı” olarak bilinegeldi. Oysa kararı okuduğunuzda, hem mahkemenin hem de vatandaş hukukunun, Trump’ın, uluslararası suçlar ile mücadele ve yasadışı göçmenleri sınırdışı etme sürecinin yönetimi amacıyla kurulan ancak çok tartışmalı uygulamalara imza atan ABD Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Teşkilatı, kısa adıyla ICE gücüyle getirdiği göçmen karşıtlığına nasıl önemli bir dalgakıran olduğunu anlıyorsunuz.
Son dört yıl içinde Trump ve yakın ekibinin kararları ile binlerce göçmen aile fertleri birbirlerinden kopmak zorunda kaldı. Kabul edilebilir gibi değil, ama hapishaneler kaçak göçmenlerin bebek yaşta çocukları ile dolu ve sıradan ABD vatandaşları bile bunu vahşet olarak görüyor. ICE denen “iç güvenlik” yapısı evlerin kapılarında bekleyip babaları, anneleri gözaltına alıyor, çocukları okul otobüslerinden indirip ebeveynlerine karşı rehin olarak kullanıyordu. Amerikan Devleti’nin daha önce yaptığı hiçbir hukuksuzluğa (en azından kendi sınırları içinde) benzemeyen bu uygulama elbette binlerce kişinin ayaklanmasına ve NO KINGS hareketine de zemin yarattı.
“Krala Hayır” işinin başladığı yer
Aslında Amerika Birleşik Devletleri bir İngiliz kolonisi olarak yola çıkmıştı. Teknik olarak Hindistan’dan bir farkı olmayabilirdi. Kurucuları da öyle büyük isyancılar, müthiş devrimciler değildi. Kuzey Amerika’nın keşfinden sonra bölgeye yerleşen ve büyük ölçüde de ülkenin ekonomik ve doğal potansiyelini keşfeden insanlardı. 1763’de İmparatorluk ile Atlantik kıyısındaki kolonilerin arası gerilmeye başladı. Tıpkı Osmanlı’nın son dönemindeki “vergi” baskısı gibi İngiltere de kolonilerden gelecek vergileri artırmaya karar verdi.
İnanmayacaksınız ama, ABD’nin kuruluşunda bile “damga vergisi”[3] kaynaklı bir rahatsızlığın olduğunu görmek hiç de şaşırtıcı değil. Nitekim, Londra “İmparatorluk parçası olacaksanız, size uygun gördüğümüz payı ödeyeceksiniz” demişti. (Trump’un NATO çıkışını hatırlatıyor mu?) İpler bir noktada koptu ve Nisan 1775’de Amerikan Devrimci Savaşı ya da Bağımsızlık Savaşı adı verilen silahlı çatışma hali başladı. Thomas Jefferson gibi aslında Kraliyet’e bağlı isimler bile durumun sürdürülemez olduğunu anlamıştı.
10 Mayıs 1775’te 13 koloninin temsilcileri kendi aralarında toplanmaya ve güçbirliği yapmaya karar verdi. Ağustos ayında artık Kral George tarafından “isyancı” ilan edilmişlerdi ve artık geri dönülmeyecek yoldaydılar. 1776 Haziran’ında Thomas Jefferson’ın liderliğinde kaleme aldıkları Bağımsızlık Bildirgesi ile daha sonra eyalet olacak 13 koloni hem İmparatorluk ile bağını kopardı hem de hâlâ geçerliliğini koruyan “doğuştan gelen ve devredilemez, vazgeçilemez ve başkasına aktarılamaz” olan hakları kağıda geçirdi.
4 Temmuz 1776 işte aslında bu hakların ilanı açısından dünya için de önemli bir tarih oldu. Fransız Devrimi ve Çarlık Rusya’sının devrilmesine giden yolun taşları Philadelphia’da ilan edilen o metin ile döşendi.
“Biz şu gerçeklerin açık ve tartışmasız olduğuna inanıyoruz: Bütün insanlar eşit yaratılmışlardır; kendilerine Yaradanları tarafından devredilemez bazı haklar bahşedilmiştir; yaşama, özgürlük ve mutluluğu arama hakları da bunların arasındadır.”[4]
Giriş metnindeki bütün insanların eşitliği, Tanrı tarafından verilen ve devredilemez haklarının olduğu, bunlar arasında hayat, özgürlük ve mutluluğu aramanın yer aldığı cümlesi, herhalde bütün Amerikalıların ezbere bildiği tek cümle olabilir. Amerikan deneyi denen ve 250 yıl içinde defalarca krizden geçen, gerileyen, kapitalizmin gölgesinde acımasızlaşan her şey aslında bu cümlede saklıdır.
Bildirgeyi yazanlar ülkenin DNA kodunu belirledi
Tarihçeye çok dalarsak çıkamayabiliriz çünkü ABD Bağımsızlık dönemi, İç Savaş ve sonrası çok büyük çalkantılar ve iç hesaplaşmalarla dolu. Ama herhalde şunu söylemek hatalı olmaz. Kurucu Babalar adı verilen grupta asker olan George Washington ve mucit/felsefeci Benjamin Franklin dışındaki herkes hukukçuydu. Devleti kuranlar hukuk, haklar, yasalar ve vatandaş ile devlet ilişkisi üzerine fikirleri çarpıştırarak kurdular. O gelenek hâlâ geçerli ki, Trump’ın atadığı Yüksek Mahkeme Hakimleri Başkan’a karşı ve rağmen karar alabiliyor.
Ama Amerikan deneyinin kusursuz olduğunu söylemek de mümkün değil. Ford Vakfı’nın Başkanı Heather Gerken’in yazısında bahsettiği gibi “Demokrasi henüz tamamlanmamış bir iştir” ve “Halk için, halkla birlikte, halkın yönetimi” tanımının altını doldurmak için “bütün bir halkı” kapsaması gerekmektedir.[5]
Siyah-beyaz ayrımından eşitlik mücadelesine, korkunç bir gelir uçurumundan siyasetin finansmanına kadar, ABD’nin kutuplaşabilme potansiyeli olan çok sayıda konu var ve belki de yıllarca halı altına süpürülen, “politik doğruculuk” paketiyle örtülen sorunlar, Donald Trump’ın ikinci başkanlık döneminde tam anlamıyla ortalığa saçılmış durumda. Ama Amerikan Anayasası, Haklar Bildirgesi ve kuruluşunun imzası olan Bağımsızlık Bildirgesi’ndeki kodlar o kadar yerleşik ve hâlâ o kadar geçerli ki, sistem aşırı ısınmaya asla müsaade etmiyor.
Minnesota’da aylarca süren sürek avları, kaçak göçmen arayan ve eyaleti terörize eden ICE ajanları, vatandaşların Telegram üzerinden örgütlenmesini sağlıyor. “Radikal” ve “aşırı sol” diye bilinen Bernie Sanders gibi siyasetçiler genç kuşakla el ele milyonları sokağa dökebiliyor. Hintli Müslüman genç bir siyasetçi New York’a belediye başkanı olabiliyor ve ülkede ilk kez “sosyalist” olmak suç değil. Bütün bunlar ABD’nin kendini düzeltebilme kapasitesini göstermeye yeterli olmayabilir. Ama vatandaşların talep ettiği “mutluluğu arama hakkı”, başkan kim olursa olsun yasalar ve mahkemelerle koruma altındadır.
Amerika hâlâ bir adım ileride mi?
Nisan ayında Washington’a gittiğimde Obama yönetiminde danışmanlık da yapmış olan uluslararası ilişkiler uzmanı Brian Katulis ile Youtube kanalım için bir röportaj yaptım. Katulis, Amerikan demokrasisinin Trump’a rağmen dayanıklı olduğunu söylerken şu ifadeyi kullandı: “Kırmak ve yok etmek istediği şeyleri sadece biraz bükebildiği kanısındayım. Ama bu Amerikan tecrübesinin zor bir sınavdan geçtiği gerçeğini değiştirmiyor. Özellikle Kasım seçimlerine giderken Demokratlar daha da sola mı kayacak, Cumhuriyetçiler Trump dışında bir merkez siyaset kurabilecekler mi? Bunlara bakmak gerek.”[6]
Yıllarca ABD Dışişleri Bakanlığı’nda görev yapmış olan Alan Eyre ise daha direkt konuştu: “Amerika hâlâ bir demokrasi mi tartışılır. Bazılarına göre artık bir oligarşi tarafından yönetiliyoruz. Paranın siyaset üzerindeki etkisi bu denli güçlü olduğu sürece sıradan Amerikalının sesinin duyulduğunu düşünmek hayaldir. Hâlâ işleyen bir devletimiz var. Ama bütün Amerikalılar için mi işliyor?”[7]
Teknoloji Devrimi eşiğindeki dünya ve yapay zeka sıçramasını hâlâ ABD yönetiyor. Yetenek çekmeye, üretmeye devam ediyor. Liderleri tartışılsa da insani yenilenme kapasitesi azalmıyor. İşte tam da bu nedenle ABD Yüksek Mahkemesi’nin tarihi kararı “Burada doğan, buralıdır” prensibi ile Zohran Mamdani’yi Elon Musk’ı, fakir Meksikalı göçmenin küçük çocuğunu da eşitleyebiliyor.
Eski Başkan Obama’nın dediği gibi “Daha mükemmel bir birlik” oluncaya dek kendi içindeki sorgulama ve düzeltme yeteneği ile bir adım ileride görünüyor.
Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun en editöryel politikasını yansıtmayabilir.
Bu yazı ilk kez 3 Temmuz 2026’da yayımlanmıştır.
[1] https://www.supremecourt.gov/opinions/25pdf/25-365_4hdj.pdf
[2] https://tr.wikipedia.org/wiki/Jus_soli
[3] https://en.wikipedia.org/wiki/Stamp_Act_1765
[4] We hold these truths to be self-evident, that all men are created equal, that they are endowed by their Creator with certain unalienable Rights, that among these are Life, Liberty and the pursuit of Happiness.”
[5] https://www.fordfoundation.org/news-and-stories/big-ideas/reflections-on-democracy/democracy-is-the-unfinished-work/



