İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırılarına ilişkin kaleme aldığı şiirler ve yazılarla tanınan Gazze İslam Üniversitesi edebiyat profesörü Rıfat el-Arir, 2023 yılının Aralık ayında, bir İsrail hava saldırısında hayatını kaybetti. Rıfat el–Arir’inöldürülmesinden birkaç gün önce sosyal medyada “Eğer ölürsem/ölmem gerekiyorsa, hikâyemi anlatmak için yaşamalısın” mısralarıyla başlayan şiiri, Gazze soykırımına karşı duran Batı dünyasının protestolarında yer aldı; ancakonun ölümü Batı akademisinin büyük bir bölümünde sessizlikle karşılandı.
Birçok bilimsel olduğunu iddia eden kurum, “tarafsız kalmak, bilimi siyasete alet etmemek” adına açıklama yapmaktan kaçındı. Oysa aynı kurumların çoğu, 2022’den beriUkrayna’ya dayanışma mesajları yayımlama konusunda adeta birbiriyle yarışıyor. Söz konusu durum, akademinin ve bilimin ne kadar ikircikli olabileceğini gösteriyor. Diğer bir ifadeyle, Filistin aleyhine işletilen bu asimetrinin bir ihmalden ziyade bilinçli, sistematik bir tercihten ibaret olduğu ortaya çıkıyor.
Okul imhası
İsrail’in Gazze’deki soykırımı çok boyutlu biçimde icra ediliyor. Mekândan kültüre, çocuktan nüfusa kadar çeşitli alanlarda yürütülen bu soykırımlar zincirinin bir ayağı da bilim, eğitim ve okul alanı. Bu anlamda scholasticide kavramıöne çıkıyor. Scholasticide kavramını ilk kez 2009’da Filistinli akademisyen Karma Nabulsi kullandı. Latince schola (okul) ile –cide (imha) ekinin birleşiminden türetilen bu terim, eğitim kurumlarının ve entelektüel yaşamın sistematik biçimde yok edilmesi anlamına geliyor.
Nabulsi’nin tanımından hareketle, İsrail’in icra ettiği Gazze soykırımı oldukça somut: okullar bombalanıyor, öğretmenler öldürülüyor, kütüphaneler yerle bir ediliyor. Bugün Gazze’de bu tablonun boyutları rakamlara yansımış durumda — on iki üniversitenin tamamı tahrip edildi ya da yıkıldı; aralarında rektörler ve dekanlar da olmak üzere en az 200 akademisyen hayatını kaybetti; 1000’i aşkın öğretmen öldürüldü. Bunlar yalnızca kayıp rakamları değil; bir toplumun kolektif belleğini, geleceğini ve bilgi üretme kapasitesini hedef alan sistematik bir imha stratejisinin göstergeleri.
Bununla birlikte, kavramı yalnızca fiziksel yıkımla sınırlı tutmak anlamın daralmasına neden olabilir. Nitekim Henry Giroux, Scholasticide: Waging War on Education from Gaza to the West (Gazze’den Batı’ya; Eğitime karşı savaş) başlıklı makalesinde, eğitim kırımının yalnızca binaları ve insanları hedef almadığını, aynı zamanda muhalefeti ve eleştirel düşünceyi hedef alan ideolojik saldırıyı da kapsadığını belirtiyor. Dolayısıyla İsrail Gazze’de bir üniversite binasını bombalayarak, o üniversitenin ürettiği bilgiyi ve o bilgiyi dünyayla paylaşan akademisyenleri, bu akademisyenlere gösterilen dayanışmayı sistematik ve sürekli biçimde hedef alıyor. Öldürmenin yöntemi farklı olsa da, İsrail’in işlettiği mantığın süreklilik arz ettiği görülüyor.
Bu sürekliliğin birden fazla örneği akademik kurumlarda hayata geçirildi. Harvard Educational Review’in 2025 yılında Filistin ve eğitim üzerine hazırladığı özel sayıyı kaldırması; Filistinli hukukçu Rabea Eghbariah’ın Harvard Law Reviewiçin kaleme aldığı makalenin, yayın kurulu üyelerinin itirazlarına rağmen siyasi baskılar gerekçesiyle geri çekilmesi, ‘bilimsel’ yayınların siyasetten uzak olmadığı ve Siyonist baskı mekanizmalarının akademik alanda ne kadar etkin olduğunu gösteriyor.
Ayrıca Amsterdam Üniversitesi’nin Filistin dayanışması kampını tahliye etmek için polis çağırması, Cambridge, Birmingham ve Nottingham üniversitelerinin yüksek mahkeme kararlarıyla kampları yasaklaması ve protesto faaliyetlerini kısıtlayan ihtiyati tedbirler alması Batı bilim dünyasında ifade özgürlüklerinin sınırlılıklarını açığa çıkarıyor. İsrail lehine alınan bu kararlar, fiziksel bir bombanın düşmediği platformlarda, hukuki ve idari mekanizmalar aracılığıyla Filistinli seslerin susturulması anlamına geliyor.Dolayısıyla scholasticide, Batı akademisinin koridorlarında İsrail’in kan dökmeden, bina yıkmadan suç işlediğini ispatlıyor.
Epistemik yönetim
Scholasticide’ın İsrail yanlısı bu tavrı, resme daha büyük bir pencereden bakmayı gerektiriyor. Bu anlamda, akademik söylemin küresel ölçekte nasıl denetlendiğine dair bu mekanizma, epistemik yönetim olarak tanımlanabilir. Bu tanımlama, devletlerin ve kurumların hangi bilginin meşru sayılacağını, hangi kavramların serbestçe kullanılabileceğini ve kimin konuşma hakkına sahip olduğunu belirleyen siyasi bir düzeni ifade ediyor. Başka alanlarda da zuhur eden İsrail yanlısı bu yönetim biçimi, söz konusu Filistin olduğunda, son derece sistematik ve yoğun bir şekilde hayata geçiriliyor. Örneğin, IHRA (Uluslararası Holokost Anma Birliği) antisemitizm tanımı bu açıdan belirleyici bir rol oynuyor.Almanya, İngiltere ve ABD başta olmak üzere pek çok ülkede üniversiteler tarafından benimsenen bu tanım, anti-Siyonizmiantisemitizmle özdeşleştiren bir araç olarak işlev görüyor.
Antisemitizmin araçsallaştırılması başta olmak üzere birçok farklı biçimde eleştirilen bu tanım artık fiilî bir hukuki normhaline dönüştü. Nitekim bu durum retorik düzeyde kalmadı.Birçok akademik kurum Filistin yanlısı eylem ve söylemde bulunanlara karşı getirilen kısıtlamaları meşrulaştırmak için IHRA’nın antisemitizm tanımına başvuruyor. Gazze’de İsrail’in saldırılarını soykırım olarak tanımlayan akademisyenlerin disiplin soruşturmalarına muhatap olmaları, Filistin’in işgale karşı silahlı direnişini ele alan makalelerin‘siyasi’ bulunması ve ‘Hamas propagandası’ yaptığı ithamıyla karalamaya maruz bırakılması, İsrail yanlısı pozisyonların akademik kurumlara nasıl sirayet ettiğinin açıkça ispatı.
Söz konusu Siyonist anlatının en çarpıcı boyutları, İsrail’in soykırımlarını mümkün kılan ABD’de giderek daha da şiddetlenip ortaya çıkıyor. 2025 başında, Columbia Üniversitesi’nde Filistin dayanışması etkinliklerine katılan Filistin asıllı öğrenci Mahmud Halil’in herhangi bir suç isnadı olmaksızın göçmenlik makamlarınca gözaltına alınması ve sınır dışı etme tehdidiyle yüz yüze gelmesi, benzer şekilde Tufts Üniversitesi’nde doktora çalışmalarını yürüten Rumeysa Öztürk’ün Gazze’de yaşananları olası bir soykırım olarak tanımlaması sonrası benzer süreci tecrübe etmesi, ABD’deki ifade özgürlüğünün söz konusu Filistin olduğunda ne kadar sınırlı olduğunu gösteriyor.
Siyonist otoriterlik olarak tanımlanabilecek bu baskı mekanizması birçok akademisyenin fikirlerini açıkçayazmaktan ve hatta ifade etmekten bile kaçınmasına yol açıyor. George Washington Üniversitesi’nden siyaset bilimci Marc Lynch ile Maryland Üniversitesi’nden ShibleyTelhami’nin 2023-2024 yılları arasında yürüttüğü Ortadoğu Akademisyenleri Barometresi anketi, ABD’deki Ortadoğu ve uluslararası ilişkiler araştırmacıları arasında büyük bir çekimserliğin hâkim olduğunu ortaya koyuyor. Ankete katılanların %50’den fazlası, Filistin-İsrail meselesine ilişkin kamuya açık yorum yapmaktan, makale yayımlamaktan ya da medyada yer almaktan kaçındığını ifade ediyor.
Filistin’deki işgal, etnik temizlik ve soykırıma rağmen, kimileri istekli, kimileri ise baskı mekanizmalarıyla sessiz kalıp İsrail’in yanında duran akademisyenlerin bu tavırlarının arkasında birkaç sebep yatıyor. İlk olarak, her ne kadar bilimsel kurumlar olsa da, birçok akademik kurum (özellikle Batı’da) bağışlar ve fonlarla idare ediliyor. Finansal çevrelerde güçlü olan İsrail yanlısı para ağları, mezkûr akademik kurumlara şantaj ve baskı uygulayarak Filistin yanlısı seslerin bastırılmasını sağlıyor. İkinci olarak, İsrail’in Gazze’de soykırım işlediğini ifade etmek sosyal medyada linç edilme riskini beraberinde getiriyor. Büyük oranda gerçek olmayan hesaplar İsrail’i eleştiren isimler hakkında dezenformasyon yayarak linç edilmelerinin önünü açıyor. Üçüncüsü, İsrail’i eleştirenlerin fişlenmeleri ve bu süreçlerin profesyonel firmalar aracılığıyla yürütülmesi de akademik sessizliğin bir diğer sebebi. Diğer bir ifadeyle, kariyer kaygısından ötürü bazı akademisyenler soykırıma duyarsız kalmayı tercih ediyor.
Son olarak, çalıştıkları kurumların yaptırım tehditleri de söz konusu durumun bir diğer nedeni. Özellikle Ortadoğu’daki otoriter rejimler, Batı’daki Siyonist otoriter rejimler de akademisyenlerin statükoyu bozma potansiyeli taşıyan eylemlerde görünmelerini istemiyor; bu yönde direktif verip tehdit içeren resmi yazılar gönderebiliyor. Akademisyenlerin sessizliğindeki bu eğilimler özellikle genç araştırmacılar ve göçmen statüsündeki akademisyenler arasında çok daha belirgin. Diğer bir ifadeyle, sistematik olarak en fazla susturulanların soykırımı daha yakın hissedenler olduğu görülüyor. Bazı araştırmalar, görünür biçimde Müslüman ya da Arap kökenli akademisyenlerin kurumsal baskıyı nasıl içselleştirdiğini aktarıyor. Buna göre, birçok Batılı olmayan akademisyen soykırım kelimesini yazmadan önce her cümleyi üç kez düşündüğünü ifade ediyor. Buna temel olarak gösterilen gerekçe ise açıkça yaratılan bir baskı değil, soyut olsa da varlığı net biçimde hissedilen bir korku iklimi. Söz konusu durum nedeniyle İsrail’in soykırım işlediğini düşünen akademisyenler otosansür uygulayarak susuyor.
Sessizlik bir tercih
Birçok akademik kurum, Gazze’deki soykırıma dair “tarafsızlık” bahanesiyle açıklama yapmaktan kaçındı. Bu tutum ilk bakışta mantıklı görünüyor. Nitekim üniversiteler her jeopolitik krize dair resmi bir pozisyon almak zorunda değil. Fakat sorun bundan ibaret değil. Nitekim aynı ‘bilimsel’ kurumlar Filistin’e dair takip ettikleri tarafsızlık politikasını eşit biçimde uygulamıyor.
Örneğin, Ukrayna söz konusu olduğunda kurumlar hızla ve net bir tutum alarak Rusya’nın saldırılarını kınadı. Savaştanetkilenen öğrencilere özel destek programları açtı, Rus araştırmacılarla olan ortaklıklarını askıya aldı. Filistin söz konusu olduğunda ise aynı kurumlar “Ortadoğu’daki olaylar”gibi muğlak ifadelere sığındı ya da hiç konuşmadı. Böylelikle Batı’nın çifte standartları net bir biçimde ortaya kondu.
Judith Butler’ın Frames of War (2009) adlı kitabında, devam eden bir şiddet sürecinde (İsrail’in Gazze soykırımı gibi) sessizliğin tarafsız bir duruş olmadığını; hâkim jeopolitik çıkarlarla örtüşen bir siyasi pozisyon olduğunu belirtir. Batılı akademik kurumların soykırıma rağmen sessiz kalması, hangi hayatların kamuoyunda yasını tutmaya değer bulunduğunu gösterdiği gibi Filistin’e karşı ırkçı bir eğilimin de var olduğunu gösteriyor. Ayrıca Sara Ahmed, On Being Included: Racism and Diversity in Institutional Life (İçerilmek Üzerine: Kurumsal Yaşamda Irkçılık ve Çeşitlilik, 2012) adlı eserindezikrettiği üzere, mezkûr kurumlar, azınlık olarak Batı kurumlarında var olan akademisyenleri barındırarak çeşitlilik söylemini güçlendirirken aynı zamanda Filistin gibi hassas konularda ‘azınlıkların’ konuşmasını zorla ve/veya farklı yollarla kapatarak emeği tüketip kapitalizmi güçlendiriyor. Örneğin, Remi Joseph-Salisbury ve Laura Connelly, Anti-Racist Scholar-Activism (Irkçılık karşıtı akademik aktivistlik,2021) adlı kitaplarında, Filistin dahil ırk adaleti meselelerini araştıran akademisyenlerin terfilerinin geciktirilmesi, geri çekilen davetler ve kurumsal izlemeyle sistematik biçimde karşılaştığını ortaya koyuyor. Bu süreçlerin toplamında ortaya çıkan şey, bireysel bir mağduriyet değil; yapısal bir dışlama mimarisi.
Peki, ne yapılabilir?
Öncelikle kurumların hangi krizlerde ve nasıl tutum aldıklarını kamuoyuyla hesap verebilir biçimde açıklamaları gerekiyor. Bu şeffaflık, tarafsızlık iddiasının gerçekten tarafsızlığa mı yoksa seçici bir sessizliğe mi tekabül ettiğini sınamayı mümkün kılabilir. İkinci olarak, “soykırım”, “yerleşimci sömürgecilik” ve “apartheid” gibi kavramların epistemolojik olarak meşru akademik terimler olduğu ilkesinin kurumsal olarak güvence altına alınması gerekiyor. Bu kavramların kullanımı İsrail gibi aktörler tarafından siyasi bir saldırı gerekçesine dönüştürülüyor. Dolayısıyla, güçlü aktörlerin (ABD-İsrail gibi) akademiyi de işgal pratiğinin bir aracı hâline getirmesinin önüne geçecek adımların atılması gerekiyor. Üçüncüsü, Filistin’e destek vermelerinden ötürü haksız muamele ve soruşturmalara maruz kalan, sözleşmeleri yenilenmeyen ve vize tehditleriyle karşılaşan akademisyenlerin haklarını arayabilecekleri ve hukuk bağlamında başvuruda bulunabilecekleri somut koruma mekanizmaları hayata geçirilmeli.
Seviyesi, bulunduğu konumu ve diğer şartları fark etmeksizin akademik ve bilimsel ortamlarda bulunan herkesin İsrailsoykırımları karşısında boykot gibi güçlü bir silahı da benimsemesi gerekli. Nitekim scholasticide, yalnızca Gazze’nin bombalanan üniversitelerinde değil, bir akademisyenin sesini kısmak zorunda kaldığı her anda, bir makalenin “çok siyasi” diye reddedildiği her kararda, bir öğrencinin tezinde Filistin’e yer verip vermemek konusunda tereddüt ettiği her düşüncenin içinde de barınıyor. Ukrayna’daki işgalden ötürü Rusya’yı cezalandıran akademinin tarafsızlık masalını bırakıp İsrail’i ve İsrail’i destekleyenleri cezalandırması, sessiz kalmaması gerekiyor.
Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun en editöryel politikasını yansıtmayabilir.
Bu yazı ilk kez 7 Temmuz 2026’da yayımlanmıştır.



