İsrail’in Ebu Zuhur saldırısı: Gerginliğin sadece bir adımı olabilir mi?

İsrail neden Suriye’de bir askerî üsse saldırdı? Saldırının zamanlaması sürpriz miydi? Türkiye’ye ne mesaj vermek istedi? Türkiye saldırı olasılığından bihaber miydi? Bundan sonra bölgede bizleri neler bekliyor? Prof. Dr. Serhat Erkmen yazdı.

18 Ağustos sabaha karşı İdlib’de savaş uçaklarının sesleriyle irkilen insanlar, 2 sene öncesine kadar sık duydukları bomba sesleriyle uyandılar. Bölgede yaşayan arkadaşlarımdan birisi bana zifirî karanlık içindeki uçak ve bomba görüntüsü içeren bir video gönderdiğinde saat 3.30 civarıydı. “Ne olabilir?” diye sorduğunda aklıma önce uyku sersemliğiyle ABD’nin silahlı insansız hava araçlarıyla (SİHA) İdlib’de zaman zaman yaptığı operasyonlar geldi.

2 ay kadar önce İdlib’de yaşayan eski El Kaide liderleri hedef alınmıştı. Bu örneği hatırlattım. “Yok, daha güneyden geldi sesler… Havaalanı vurulmuş diyorlar. Uçak bunlar, drone değil.” dedi. Maalesef, İdlib veya Halep’te yaşayan genç kuşak iç savaş boyunca bu tür olaylara birçok kez şahit oldu. Yer İdlib, hedef havaalanı, vuran da uçak olunca ne olduğunu anlamak çok zor olmadı. “Ölü-yaralı var mı?” diye sordum; “Bilmiyorum ama yok galiba” dedi. Sabaha konuşuruz dedik, kapattık.

Sabah olduğunda tablo netleşmişti. Ebu Zuhur Havaalanı, İsrail tarafından hedef alınmıştı. Gelen fotoğraflarda yıkılmış hangarlar ve çukur açılmış pistler görülüyordu. Fakat havaalanında ne radar ne başka bir elektronik araç yoktu. Ofis olarak kullanılabilecek birkaç binanın dışında uçak, helikopter veya zırhlı bir araç da seçilmiyordu. Henüz hizmete alınmamış, üs bölgesi niteliği kazanmaktan uzak, ancak hazırlıkların belli bir aşamaya ulaştığı her halinden belli olan Ebu Zuhur son 10 yılda olduğu gibi yine hedef oldu. Ancak bu sefer bu eski askerî hava üssünü vuran, Esad Rejimi’nin uçaklarının hedef aldığı muhalifler veya İdlib’i sabah akşam bombalamak için buraya ihtiyaç duyan eski Suriye Ordusu değildi. İsrail uçakları 350 km uzaktan gelip defalarca yıkılıp, tamir edilen bu eski hava üssünü bir kez daha yıktı.

Ebu Zuhur Havaalanı neye benziyor?

Esad güçlerinin İdlib’deki hava saldırılarında başta önemli rol oynayan bu havaalanı, 2013’te kuşatma altına alınınca işlevini yitirmişti. Fakat o dönemde Suriye ordusu 2 yıl daha bu üssü kontrol etmeyi sürdürebilmişti. 2015’te yoğun çatışmalardan sonra muhaliflerin eline geçen Ebu Zuhur, Esad güçleri tarafından 2.5 yıl sonra tekrar geri alındı. Sonrasında Esad Rejimi tarafından İdlib’e yönelik varil saldırılarının merkezi oldu. 2019 ve 20’de yaşanan yoğun çatışmalarda ve sivillere yönelik saldırılarda, buradan kalkan helikopterlerin taşıdığı varillerin neden olduğu yıkımın izleri bugünlerde siliniyor. Fakat Ebu Zuhur’un adı birden yine gündeme oturdu.

Ebu Zuhur, benzerleriyle karşılaştırıldığında üst düzey bir tesis değildi. Suriye’de bu hava alanından çok daha büyük ve halihazırda işler durumda olan bir sürü başka yer bulunuyor. İdlib’de Teftenaz, Halep’te Neyrab, Jirah ve Kuveyris, Humus’ta Şayrat, T4, Kusayr, Şam’da Mezze gibi yerlerin bir kısmı halen kullanılır durumda. Üstelik sadece pistler, tesisler veya eğitim alanlarının dışında gelişmiş araç gereçlere de sahipler.

O zaman İsrail, neden burayı seçti?

Çünkü daha tamamlanmamıştı; bir saldırı gerginliği tetikler ancak büyük bir tırmanma yaratmazdı. Belki bir süre sonra vurulamayacak kadar güçlü bir savunmaya sahip olabilirdi. Fakat şimdilerde tamamen savunmasızdı. Yine de bu söylediklerimin hepsi bize hikayenin çok küçük bir kısmını anlatıyor. Saldırının hedefi, saldırının nedenlerini ve bağlamını sadece kısmen açıklıyor. O halde birkaç adım geri çekilip, neler olduğunu öyle anlamaya çalışalım…

Saldırının zamanlaması: Önü, sırası, sonrası

Havaalanının mevcut askerî kapasitesinin İsrail açısından yakın vadede ciddi bir tehdit oluşturabilecek düzeyde olmadığı dikkate alındığında saldırının zamanlamasının ve gerçekleştiği siyasi ortamın daha önemli olduğunu söylememiz gerekiyor. Bu nedenle saldırı öncesinde ne olup bittiğini bir hatırlayalım. Merak etmeyin, size uzun bir kronolojik tur attırmayacağım. Sadece 2 hafta geriye gideceğiz.

“Saldırı neden şimdi yapıldı?” sorusunun açıklaması genellikle İsrail’in sıraladığı gerekçeler çerçevesinde sunuluyor. Buna göre Suriye Hava Kuvvetleri yeni mezunlar vermiş; Ebu Zuhur’da yeni bir havaalanı inşa edilmiş; Suriye burada SU-22 uçaklarını tamir etmiş ve uçurmaya başlamış, yani yeni bir hava gücü oluşturmaya hazırlanıyormuş; Türk askerî uzmanları bölgeyi ziyaret etmiş; bu hava üssüne Türkiye konuşlanacakmış… Bu nedenle İsrail, Suriye’de kendisine karşı olabilecek bir hava gücü ve onun alt yapısı inşa edilirken onu henüz başlangıç aşamasındayken engellemeyi hedeflemiş.

Aslında yukarıdaki gelişmelerden bazıları doğru… Suriye, 26 Temmuz’da, 1000 kadar hava kuvvetleri personelinin eğitimlerini tamamladığını açıkladı. Hatta törenler yapıldı. Fakat bu personelin eğitim yapabileceği uçakların çoğu ya aşırı derecede eski veya çalışmıyor. Pilot eğitimi, uçakların bakım altyapısı, yedek parça, mühimmat ve operasyonel kapasitesi gibi unsurlar dikkate alındığında Suriye’nin önünde kat etmesi gereken uzun bir mesafe bulunuyor.

Ağustos başlarında Suriye’nin 2 savaş uçağını deneme ve eğitim amaçlı uçurduğu da doğru. Zaten görüntüleri yayımlandı. Fakat uçakların durumu bırakın başka devletlere tehdit yaratmayı, en çok onu kullanan pilota tehlike yaratacak gibiydi. Yani Suriye’nin birkaç savaş uçağını havalandırmasının kendi başına İsrail’in bölgesel hava üstünlüğünü tehdit etmesi mümkün görünmüyor.

Üstelik Suriye uçaklarının yeniden havalanması Ebu Zuhur ile başlayan bir gelişme değil. Eylül 2025’in başlarında birkaç eğitim uçağı Halep’teki Kuveyris’ten ve 1 SU 22 uçağı da Humus’taki Şayrat Havalimanı’ndan havalanıp eğitim yapmıştı. Doğrusu, İsrail bu eğitimlerin ardından da Suriye’de hava saldırısı yaptı. Fakat nereye? Birisi Lazkiye’deki bir ordu tesisine diğeri Palmira civarındaki bir depoya… Yani o dönemde de Suriye uçaklarının eğitim amacıyla havalanmasını gerekçe olarak kullanmıştı ama olayla tamamen alakasız yerlere saldırmıştı. Şimdi de aynı şey oldu.

Diğer bir iddia da, Türkiye’nin bu üs bölgesine yerleşeceğine ilişkin alınan istihbarat nedeniyle İsrail’in saldırmış olduğu. Türkiye’nin Suriye’de askerî varlığı olduğu bir sır değil. 2016 Ağustos’unda başlayan Fırat Kalkanı Operasyonu’ndan sonra Türkiye terörle mücadele ve güvenliği sağlama amaçları çerçevesinde İdlib’den Rakka’ya kadar uzanan bir hatta onlarca üs bölgesi kurdu. Bu üs bölgelerinde sayısını tam olarak bilmediğimiz ancak binlerce olarak tahmin edebileceğimiz sayıda Türk askeri var.

Elbette, Suriye’de Esad Yönetimi’nin sona ermesinden sonra güvenlik ihtiyaçları farklılaştı ve terörle mücadele operasyonlarında da kapsam ve yöntem açısından değişiklikler oldu. Bu nedenle Türk Silahlı Kuvvetleri’nin bazı yerlerdeki varlığını artık gerekli görmediği için sona erdirdiği açık kaynaklara yansıyor. Yine de, halen, Türkiye’nin Suriye’de gerek ikili anlaşmalar kapsamındaki eğitim ve danışmanlık faaliyetleri gerekse güvenlik ihtiyaçları çerçevesinde dikkate değer bir gücü olduğunu herkes biliyor. İlginç olan, 10 yıldır Suriye’de var olan bu gücün İsrail için şimdilerde tehdit olduğunun ileri sürülmesi. Ayrıca bir hatırlatma daha yapmak lazım, İsrail, Suriye hükümetiyle hiçbir anlaşma yapmadan Suriye’nin güneyindeki Kuneytra vilayetinden başlayarak Daraa’ya doğru genişleyen bir yayılma halinde. Birkaç günde bir yerel halkı tutukluyor, saldırıyor veya köylerinden çıkarıyor. Bu olanların hiçbiri tehdit değil ancak Türkiye’nin Suriye hükümetiyle anlaşarak yaptığı askerî faaliyetler tehdit! Buna kimse inanmaz da, maalesef uluslararası ilişkilerde söylem üretmek böyle saçma gerekçelere de dayanabiliyor.

Neyse sözü uzattım ancak birkaç gündür İsrail’in saldırısına özellikle uluslararası alanda gerekçe üreten mekanizmaların nasıl gerçeği çarpıttığını hatırlatmadan geçemeyecektim. Gelelim asıl nedene…

Yeni denklem ağustos başında şekillenmeye başladı

Olup biteni, ağustos ayının ilk haftasından itibaren bir silsile içerisinde değerlendirmek gerekiyor. Bu açıdan ilk önemli gelişme Mekke Anlaşması.

Söz konusu anlaşma doğrudan İsrail’e karşı kurulmuş bir ittifak değil. Ancak Türkiye-Suudi Arabistan-Pakistan arasında sınırları belirlenme sürecinde olan güvenlik işbirliği, Orta Doğu’da yeni güvenlik ilişkilerinin doğacağı konusunda bölge ülkelerini harekete geçirdi. Buna olumlu yaklaşan da var, tehdit algılayan da…

İsrail açısından mesele de burada başlıyor. Bir anlaşmanın İsrail’i doğrudan hedef almaması, İsrail’in ortaya çıkabilecek sonuçlardan etkilenmeyeceği anlamına gelmez. İsrail, çevresindeki güvenlik ilişkilerini yalnızca o an ortaya çıkan askerî kapasiteye göre değil, gelecekte oluşabilecek ittifaklara ve güç dengelerine göre de okuma geleneğine sahip bir ülke. Dolayısıyla yeni güvenlik düzenlemeleri ortaya çıktığında İsrail’in bunlara karşı kendi pozisyonunu yeniden tanımlaması bekleniyordu. Bu nedenle İsrail’in yalnızca mevcut veya gerçek tehditleri ortadan kaldırmaya odaklanmıyor. Yeni denklemde kendisine alan açmaya ve mevcut hareket serbestisini korumaya çalışıyor.

Mekke Anlaşması’nın hemen ardından ortaya çıkan ikinci önemli gelişme, Rusya’nın Suriye’deki askerî varlığının geleceğine dair yaşananlardır. Rusya uzun yıllar boyunca Suriye’de yalnızca Esad Yönetimi’nin askerî destekçisi değildi. Aynı zamanda farklı bölgesel aktörlerin hareket alanını sınırlayan, birbirleriyle ilişkilerini şekillendiren temel güçlerden biriydi. Özellikle Suriye’nin kuzeyinde Lazkiye ve Tartus’taki Rusya’nın varlığı, Türkiye’nin bölgedeki hareket alanını belirleyen başlıca faktörlerden biriydi. Her iki devlet 2019’dan itibaren Suriye’de işbirliği ve rekabeti bir arada yürütüyordu. Bu durum Lazkiye, Halep ve İdlib başta olmak üzere Suriye’nin kuzeyindeki alanların tek bir aktörün tam etki sahasına dönüşmesini engelleyen unsurlardan biriydi. Fakat Rusya’nın Suriye’deki askerî varlığının niteliğinin değişmesiyle hatta büyük ölçüde sona ermesiyle birlikte yeni bir soru ortaya çıkıyor:

İsrail’in endişesi: Rusya’nın boşluğunu Türkiye doldurur mu?

Rusya’nın etkisinin azaldığı alanlarda oluşacak boşluğu kim dolduracak? İsrail’in endişesi boşluğu Türkiye’nin doldurması olasılığı.

Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyinde ekonomik ve kültürel etkisi zaten biliniyor. Son dönemde Türk Deniz Kuvvetleri’nin Suriye limanlarına yaptığı ziyaretler de dahil olmak üzere yaşanan gelişmeler, İsrail açısından Türkiye’nin Suriye’deki etkisinin daha da ilerleyeceği ve Doğu Akdeniz’deki güç mücadelesinde önemli bir avantaj elde edeceği şeklinde görülüyor. Bu nedenle İsrail’de son dönemde Türkiye’nin Suriye’de yeni askerî üsler oluşturduğu veya askerî varlığını genişlettiği yönündeki söylemlerin artmasını tek başına belirli tesisler üzerinden okumamak gerekir.

Sorun ne Ebu Zuhur, ne de diğer olası üs bölgeleri. Sorun, Türkiye’nin yeni Suriye düzeninde nasıl bir güvenlik aktörüne dönüşeceği ve bunun sadece Orta Doğu’da değil Akdeniz’de nasıl yansıyacağıdır.

İsrail yeni denklemde yerini korumaya çalışıyor

Özetle, İsrail’in son saldırısını bu çerçeve içerisinde değerlendirdiğimizde, operasyonun anlamı daha net hale geliyor. İsrail bir taraftan Suriye içerisindeki gelişmelere fiilî sınırlar çizmeye çalışırken, diğer taraftan bölgedeki aktörlere kendi güvenlik önceliklerini son derece agresif bir biçimde hatırlatıyor.

Başka bir ifadeyle İsrail, yeni güvenlik denkleminin dışında bırakılmayacağını ve onu dikkate almadan oluşturulacak bir bölgesel düzeni kabul etmeyeceğini göstermeye çalışıyor. Orta Doğu’dan Doğu Akdeniz’e ve oradan Avrupa’ya uzanan lojistik koridorlardan askerî ittifaklara kadar değişim yaşanma evresinde olduğumuz bir dönemde Rusya’nın, İran’ın, Suudi Arabistan’ın ve elbette Türkiye’nin rollerini yeniden tanımlamasının eşiğinde yaşanan bu saldırı tam da bu nedenlerle yalnızca askerî değil, aynı zamanda siyasi bir mesaj niteliğinde.

Nitekim saldırının hemen sonrasında Yunanistan ve İsrail Genelkurmay başkanlarının İsrail’de bir araya gelmesi; hemen ardından da İsrail Genelkurmay Başkanı’nın Suriye’nin güneyindeki İsrail birliklerini ziyaret etmesi herhalde tesadüf değil. İsrail yalnızca Suriye’de değil, yeni denklem içerisinde coğrafi alanı genişleterek bir karşı askerî ilişkiler bütünü, belli bir ittifak hamlesi başlatıyor. Saldırı bu yeni dönemin habercilerinden birisi olarak okunabilir.

Saldırının sonrası: Gerçekten Türkiye edilgen mi?

Saldırı sonrasında hızla başka bir tartışma gündeme oturdu. Türkiye’nin gelişmelerden ne ölçüde haberdar olduğuydu. Uluslararası basında Türk askerî veya teknik uzmanlarının bir süre bölgede bulunduğu, onların ayrılmasının ardından havaalanının vurulduğu ileri sürüldü. Hatta Suriye makamlarının bile bu bilgiyi desteklediği söylendi. Bu süreçte saldırının Türkiye ile İsrail arasında doğrudan askerî çatışmaya dönüşebileceği yönünde farklı anlatılar ortaya çıktı. Hatta ABD’nin Ankara Büyükelçisi Türkiye’nin haberdar edilmediğini ve kuzeyine doğru gelen bir uçak tespit edince farklı bir tepki verebileceğini açıkladı.

Bu noktada Türkiye’nin kapasitesini küçümseyen bir dış anlatının olayın olup bitişini değiştiren bir biçimde anlatıldığını düşünüyorum. Öncelikle Türkiye, olayın öncesinde veya esnasında bir Türk askeri heyetinin olmadığını resmi olarak açıkladı. Fakat nedense uluslararası alanda bu açıklamaya pek yer veren olmadı.

10 yılı aşkın süredir doğrudan Suriye sahasının içinde olan ve detaylı tehdit değerlendirmesi yapabilen Türk güvenlik kurumları olup biteni dışarıdan izlemiyor ki… Milli Savunma Bakanlığı, Türk Silahlı Kuvvetleri, Milli İstihbarat Teşkilatı ve Dışişleri Bakanlığı farklı kanallardan olup biteni öğrenip tedbir alabiliyor. İsrail’in Suriye’ye ilişkin politikalarının, İsrailli yetkililerin açıklamalarının, Suriye makamlarıyla yürüttüğü görüşmelerin, İsrail’in Suriye’deki askerî hareketliliğinin ve hangi bölgeleri hassas gördüğünün Ankara tarafından takip edilmediğini varsaymak bana biraz komik geliyor.

Burada bir saldırının tam saatini veya noktasal hedefini önceden bilmekle, böyle bir saldırı ihtimalinin bulunduğunu analiz etmek birbirinden ayrılmalıdır. Türkiye’nin saldırının gününü veya kesin hedefini önceden bilip bilmediğini ben bilemem. Fakat böyle bir gelişmenin yaşanabileceğini değerlendirebilecek askerî, diplomatik ve istihbari kapasiteye sahip olmadığını düşünmek epey safça bir analiz olurdu. Dolayısıyla mesele, İsrail saldırdığında Türkiye’nin hazırlıksız yakalanması değil; Türkiye’nin böyle bir saldırıya nasıl karşılık vermeyi tercih ettiğidir.

Türkiye’nin politikası: Kapasite ile tercihi birbirinden ayırmak

Saldırı ve sonrasındaki açıklama ve temasları izlediğimizde neleri görüyoruz?

Saldırı, Suriye toprakları içinde Suriyeli bir hedefe yönelik olarak yapılmış. Dolayısıyla Suriye’nin güvenliğini sağlamak doğrudan ve ilk elden Suriye makamlarının sorumluluğundadır. Fakat gerçekçi olalım, hedefin sadece Suriye olmadığı son derece açık. İsrail dar bir alanda bir manevra yapıp Türkiye’ye yönelik geniş perspektiften değerlendirilebilecek tehditkar bir siyasi mesaj veriyor.

Türkiye’nin saldırıya doğrudan askerî karşılık vermemesi ile karşılık verme kapasitesinin bulunmaması birbirinden çok farklı şeyler. Mevcut aşamada Türkiye, İsrail ile Suriye sahasında doğrudan bir askerî çatışma arayışında olmadığını gösteriyor. Görebildiğim kadarıyla Ankara kendi güvenlik çıkarlarını ve Suriye’deki konumunu korurken gerilimin kontrolsüz biçimde tırmanmasını önlemek üzerine bir yaklaşım kurmuş durumda.

Bir şeyin daha altını çizelim. 2025 başlarında Palmira civarında olduğu gibi Ebu Zuhur Havaalanı saldırısında da İsrail, Türkiye’yi doğrudan hedef almaktan kaçındı. Dolayısıyla bugün gördüğümüz şey Türkiye ile İsrail arasında kontrolsüz biçimde gelişen bir sıcak çatışma değil; iki tarafın da birbirinin kapasitesini ve kırmızı çizgilerini bildiği, mesajların doğrudan çatışma eşiğinin altında verildiği bir stratejik rekabete daha çok benziyor.

İsrail seçimleri ve Türkiye-İsrail ilişkilerindeki gerginlik

Son olarak iki ülke arasındaki rekabette yapısal faktörlerin dışında konjonktürel bazı gelişmelerin de etkili olduğunu hatırlamak gerekiyor.

Netanyahu hükümeti uzun süredir güvenlikçi söylemi, salt bir dış politika aracı olmaktan çıkardı ve iç politikayı şekillendirmek için kullanışlı hale getirdi. İsrail’de 27 Ekim’de yapılacak seçim yaklaşırken Netanyahu’nun ve Likud’un karşı karşıya bulunduğu siyasi güçlükler, güvenlik merkezli söylemin daha fazla öne çıkmasına neden oluyor.  Bu noktada Türkiye’nin İsrail kamuoyunun belirli kesimlerini konsolide etmek için kullanıldığını görüyoruz. Elbette bunu sadece Likud ve koalisyon ortakları yapmıyor. Fakat İsrail kamuoyundaki tüm paydaşlar Türkiye konusunda aynı görüşe sahip değiller.

Bu söylemin seçim sonuçlarını nasıl etkilediğini göreceğiz. Büyük olasılıkla İsrail güvenlik bürokrasisinin ve siyasi çevrelerinin bir kısmı Türkiye’yi İran’dan sonra yeni bir “düşman” olarak tanımlarken bir kısmı da bu tavrın aşırılıkçı ve gerçekçi olmadığını düşünüyor. Fakat seçime daha 2 ay var. Bu süre zarfında tekrar edebilecek krizler yaşanabilir. Türkiye’yi de içerebilecek ancak Türkiye ile sınırlı kalmayacak bu krizlerin Suriye’nin güneyine odaklanması ihtimali daha güçlü.

Yakın gelecek

Kuzeyde bir hamle geldi; tekrarı olabilir. Fakat bundan sonra dikkatle izlememiz gereken yer, Suriye’nin güneyi. Bu nedenle Kuneytra, Dera ve Süveyda hattındaki gelişmeler önümüzdeki dönemde daha fazla önem kazanabilir.

Unutmadan ve uzatmadan altını çizeyim. Ortadoğu’da değişen güvenlik denkleminin ürettiği gerilim sadece Suriye’de hissedilmeyecek. Evet bugün Suriye’yi tartışıyoruz, ancak Kıbrıs, Ege, Yemen ve Irak’ta bizi yeni gerginlikler bekliyor. Bu gerilimlerin farklı oyuncuları olacak. Bir yerde İsrail’i, bir yerde Yunanistan’ı, bir yerde İran’ı ve diğer ülkeleri göreceğiz. Ancak bir süre daha tansiyon yükselmeye devam edecek.

Bakalım kısa süre sonra hangi tesisi, üs bölgesini, şehri veya azınlık grubunu tartışıyor olacağız. Bu yıl daha çok gelişmeye gebe, çatışmasızlık mekanizmaları olası bir askerî çatışmayı önleyebilir ya da erteleyebilir. Ancak ufukta pek barışçıl günler görünmüyor.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun en editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 22 Ağustos 2026’da yayımlanmıştır.

Serhat Erkmen
Serhat Erkmen
Prof. Dr. Serhat Erkmen, Pros&Cons Güvenlik ve Risk Analizi Merkezi Direktörüi. Doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü'nde tamamladı. Çeşitli düşünce kuruluşlarında çalıştı. Terörizm ve Orta Doğu konularında yayımlanmış çok sayıda makalesi bulunuyor.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Son Eklenenler

İsrail’in Ebu Zuhur saldırısı: Gerginliğin sadece bir adımı olabilir mi?

İsrail neden Suriye’de bir askerî üsse saldırdı? Saldırının zamanlaması sürpriz miydi? Türkiye’ye ne mesaj vermek istedi? Türkiye saldırı olasılığından bihaber miydi? Bundan sonra bölgede bizleri neler bekliyor? Prof. Dr. Serhat Erkmen yazdı.

18 Ağustos sabaha karşı İdlib’de savaş uçaklarının sesleriyle irkilen insanlar, 2 sene öncesine kadar sık duydukları bomba sesleriyle uyandılar. Bölgede yaşayan arkadaşlarımdan birisi bana zifirî karanlık içindeki uçak ve bomba görüntüsü içeren bir video gönderdiğinde saat 3.30 civarıydı. “Ne olabilir?” diye sorduğunda aklıma önce uyku sersemliğiyle ABD’nin silahlı insansız hava araçlarıyla (SİHA) İdlib’de zaman zaman yaptığı operasyonlar geldi.

2 ay kadar önce İdlib’de yaşayan eski El Kaide liderleri hedef alınmıştı. Bu örneği hatırlattım. “Yok, daha güneyden geldi sesler… Havaalanı vurulmuş diyorlar. Uçak bunlar, drone değil.” dedi. Maalesef, İdlib veya Halep’te yaşayan genç kuşak iç savaş boyunca bu tür olaylara birçok kez şahit oldu. Yer İdlib, hedef havaalanı, vuran da uçak olunca ne olduğunu anlamak çok zor olmadı. “Ölü-yaralı var mı?” diye sordum; “Bilmiyorum ama yok galiba” dedi. Sabaha konuşuruz dedik, kapattık.

Sabah olduğunda tablo netleşmişti. Ebu Zuhur Havaalanı, İsrail tarafından hedef alınmıştı. Gelen fotoğraflarda yıkılmış hangarlar ve çukur açılmış pistler görülüyordu. Fakat havaalanında ne radar ne başka bir elektronik araç yoktu. Ofis olarak kullanılabilecek birkaç binanın dışında uçak, helikopter veya zırhlı bir araç da seçilmiyordu. Henüz hizmete alınmamış, üs bölgesi niteliği kazanmaktan uzak, ancak hazırlıkların belli bir aşamaya ulaştığı her halinden belli olan Ebu Zuhur son 10 yılda olduğu gibi yine hedef oldu. Ancak bu sefer bu eski askerî hava üssünü vuran, Esad Rejimi’nin uçaklarının hedef aldığı muhalifler veya İdlib’i sabah akşam bombalamak için buraya ihtiyaç duyan eski Suriye Ordusu değildi. İsrail uçakları 350 km uzaktan gelip defalarca yıkılıp, tamir edilen bu eski hava üssünü bir kez daha yıktı.

Ebu Zuhur Havaalanı neye benziyor?

Esad güçlerinin İdlib’deki hava saldırılarında başta önemli rol oynayan bu havaalanı, 2013’te kuşatma altına alınınca işlevini yitirmişti. Fakat o dönemde Suriye ordusu 2 yıl daha bu üssü kontrol etmeyi sürdürebilmişti. 2015’te yoğun çatışmalardan sonra muhaliflerin eline geçen Ebu Zuhur, Esad güçleri tarafından 2.5 yıl sonra tekrar geri alındı. Sonrasında Esad Rejimi tarafından İdlib’e yönelik varil saldırılarının merkezi oldu. 2019 ve 20’de yaşanan yoğun çatışmalarda ve sivillere yönelik saldırılarda, buradan kalkan helikopterlerin taşıdığı varillerin neden olduğu yıkımın izleri bugünlerde siliniyor. Fakat Ebu Zuhur’un adı birden yine gündeme oturdu.

Ebu Zuhur, benzerleriyle karşılaştırıldığında üst düzey bir tesis değildi. Suriye’de bu hava alanından çok daha büyük ve halihazırda işler durumda olan bir sürü başka yer bulunuyor. İdlib’de Teftenaz, Halep’te Neyrab, Jirah ve Kuveyris, Humus’ta Şayrat, T4, Kusayr, Şam’da Mezze gibi yerlerin bir kısmı halen kullanılır durumda. Üstelik sadece pistler, tesisler veya eğitim alanlarının dışında gelişmiş araç gereçlere de sahipler.

O zaman İsrail, neden burayı seçti?

Çünkü daha tamamlanmamıştı; bir saldırı gerginliği tetikler ancak büyük bir tırmanma yaratmazdı. Belki bir süre sonra vurulamayacak kadar güçlü bir savunmaya sahip olabilirdi. Fakat şimdilerde tamamen savunmasızdı. Yine de bu söylediklerimin hepsi bize hikayenin çok küçük bir kısmını anlatıyor. Saldırının hedefi, saldırının nedenlerini ve bağlamını sadece kısmen açıklıyor. O halde birkaç adım geri çekilip, neler olduğunu öyle anlamaya çalışalım…

Saldırının zamanlaması: Önü, sırası, sonrası

Havaalanının mevcut askerî kapasitesinin İsrail açısından yakın vadede ciddi bir tehdit oluşturabilecek düzeyde olmadığı dikkate alındığında saldırının zamanlamasının ve gerçekleştiği siyasi ortamın daha önemli olduğunu söylememiz gerekiyor. Bu nedenle saldırı öncesinde ne olup bittiğini bir hatırlayalım. Merak etmeyin, size uzun bir kronolojik tur attırmayacağım. Sadece 2 hafta geriye gideceğiz.

“Saldırı neden şimdi yapıldı?” sorusunun açıklaması genellikle İsrail’in sıraladığı gerekçeler çerçevesinde sunuluyor. Buna göre Suriye Hava Kuvvetleri yeni mezunlar vermiş; Ebu Zuhur’da yeni bir havaalanı inşa edilmiş; Suriye burada SU-22 uçaklarını tamir etmiş ve uçurmaya başlamış, yani yeni bir hava gücü oluşturmaya hazırlanıyormuş; Türk askerî uzmanları bölgeyi ziyaret etmiş; bu hava üssüne Türkiye konuşlanacakmış… Bu nedenle İsrail, Suriye’de kendisine karşı olabilecek bir hava gücü ve onun alt yapısı inşa edilirken onu henüz başlangıç aşamasındayken engellemeyi hedeflemiş.

Aslında yukarıdaki gelişmelerden bazıları doğru… Suriye, 26 Temmuz’da, 1000 kadar hava kuvvetleri personelinin eğitimlerini tamamladığını açıkladı. Hatta törenler yapıldı. Fakat bu personelin eğitim yapabileceği uçakların çoğu ya aşırı derecede eski veya çalışmıyor. Pilot eğitimi, uçakların bakım altyapısı, yedek parça, mühimmat ve operasyonel kapasitesi gibi unsurlar dikkate alındığında Suriye’nin önünde kat etmesi gereken uzun bir mesafe bulunuyor.

Ağustos başlarında Suriye’nin 2 savaş uçağını deneme ve eğitim amaçlı uçurduğu da doğru. Zaten görüntüleri yayımlandı. Fakat uçakların durumu bırakın başka devletlere tehdit yaratmayı, en çok onu kullanan pilota tehlike yaratacak gibiydi. Yani Suriye’nin birkaç savaş uçağını havalandırmasının kendi başına İsrail’in bölgesel hava üstünlüğünü tehdit etmesi mümkün görünmüyor.

Üstelik Suriye uçaklarının yeniden havalanması Ebu Zuhur ile başlayan bir gelişme değil. Eylül 2025’in başlarında birkaç eğitim uçağı Halep’teki Kuveyris’ten ve 1 SU 22 uçağı da Humus’taki Şayrat Havalimanı’ndan havalanıp eğitim yapmıştı. Doğrusu, İsrail bu eğitimlerin ardından da Suriye’de hava saldırısı yaptı. Fakat nereye? Birisi Lazkiye’deki bir ordu tesisine diğeri Palmira civarındaki bir depoya… Yani o dönemde de Suriye uçaklarının eğitim amacıyla havalanmasını gerekçe olarak kullanmıştı ama olayla tamamen alakasız yerlere saldırmıştı. Şimdi de aynı şey oldu.

Diğer bir iddia da, Türkiye’nin bu üs bölgesine yerleşeceğine ilişkin alınan istihbarat nedeniyle İsrail’in saldırmış olduğu. Türkiye’nin Suriye’de askerî varlığı olduğu bir sır değil. 2016 Ağustos’unda başlayan Fırat Kalkanı Operasyonu’ndan sonra Türkiye terörle mücadele ve güvenliği sağlama amaçları çerçevesinde İdlib’den Rakka’ya kadar uzanan bir hatta onlarca üs bölgesi kurdu. Bu üs bölgelerinde sayısını tam olarak bilmediğimiz ancak binlerce olarak tahmin edebileceğimiz sayıda Türk askeri var.

Elbette, Suriye’de Esad Yönetimi’nin sona ermesinden sonra güvenlik ihtiyaçları farklılaştı ve terörle mücadele operasyonlarında da kapsam ve yöntem açısından değişiklikler oldu. Bu nedenle Türk Silahlı Kuvvetleri’nin bazı yerlerdeki varlığını artık gerekli görmediği için sona erdirdiği açık kaynaklara yansıyor. Yine de, halen, Türkiye’nin Suriye’de gerek ikili anlaşmalar kapsamındaki eğitim ve danışmanlık faaliyetleri gerekse güvenlik ihtiyaçları çerçevesinde dikkate değer bir gücü olduğunu herkes biliyor. İlginç olan, 10 yıldır Suriye’de var olan bu gücün İsrail için şimdilerde tehdit olduğunun ileri sürülmesi. Ayrıca bir hatırlatma daha yapmak lazım, İsrail, Suriye hükümetiyle hiçbir anlaşma yapmadan Suriye’nin güneyindeki Kuneytra vilayetinden başlayarak Daraa’ya doğru genişleyen bir yayılma halinde. Birkaç günde bir yerel halkı tutukluyor, saldırıyor veya köylerinden çıkarıyor. Bu olanların hiçbiri tehdit değil ancak Türkiye’nin Suriye hükümetiyle anlaşarak yaptığı askerî faaliyetler tehdit! Buna kimse inanmaz da, maalesef uluslararası ilişkilerde söylem üretmek böyle saçma gerekçelere de dayanabiliyor.

Neyse sözü uzattım ancak birkaç gündür İsrail’in saldırısına özellikle uluslararası alanda gerekçe üreten mekanizmaların nasıl gerçeği çarpıttığını hatırlatmadan geçemeyecektim. Gelelim asıl nedene…

Yeni denklem ağustos başında şekillenmeye başladı

Olup biteni, ağustos ayının ilk haftasından itibaren bir silsile içerisinde değerlendirmek gerekiyor. Bu açıdan ilk önemli gelişme Mekke Anlaşması.

Söz konusu anlaşma doğrudan İsrail’e karşı kurulmuş bir ittifak değil. Ancak Türkiye-Suudi Arabistan-Pakistan arasında sınırları belirlenme sürecinde olan güvenlik işbirliği, Orta Doğu’da yeni güvenlik ilişkilerinin doğacağı konusunda bölge ülkelerini harekete geçirdi. Buna olumlu yaklaşan da var, tehdit algılayan da…

İsrail açısından mesele de burada başlıyor. Bir anlaşmanın İsrail’i doğrudan hedef almaması, İsrail’in ortaya çıkabilecek sonuçlardan etkilenmeyeceği anlamına gelmez. İsrail, çevresindeki güvenlik ilişkilerini yalnızca o an ortaya çıkan askerî kapasiteye göre değil, gelecekte oluşabilecek ittifaklara ve güç dengelerine göre de okuma geleneğine sahip bir ülke. Dolayısıyla yeni güvenlik düzenlemeleri ortaya çıktığında İsrail’in bunlara karşı kendi pozisyonunu yeniden tanımlaması bekleniyordu. Bu nedenle İsrail’in yalnızca mevcut veya gerçek tehditleri ortadan kaldırmaya odaklanmıyor. Yeni denklemde kendisine alan açmaya ve mevcut hareket serbestisini korumaya çalışıyor.

Mekke Anlaşması’nın hemen ardından ortaya çıkan ikinci önemli gelişme, Rusya’nın Suriye’deki askerî varlığının geleceğine dair yaşananlardır. Rusya uzun yıllar boyunca Suriye’de yalnızca Esad Yönetimi’nin askerî destekçisi değildi. Aynı zamanda farklı bölgesel aktörlerin hareket alanını sınırlayan, birbirleriyle ilişkilerini şekillendiren temel güçlerden biriydi. Özellikle Suriye’nin kuzeyinde Lazkiye ve Tartus’taki Rusya’nın varlığı, Türkiye’nin bölgedeki hareket alanını belirleyen başlıca faktörlerden biriydi. Her iki devlet 2019’dan itibaren Suriye’de işbirliği ve rekabeti bir arada yürütüyordu. Bu durum Lazkiye, Halep ve İdlib başta olmak üzere Suriye’nin kuzeyindeki alanların tek bir aktörün tam etki sahasına dönüşmesini engelleyen unsurlardan biriydi. Fakat Rusya’nın Suriye’deki askerî varlığının niteliğinin değişmesiyle hatta büyük ölçüde sona ermesiyle birlikte yeni bir soru ortaya çıkıyor:

İsrail’in endişesi: Rusya’nın boşluğunu Türkiye doldurur mu?

Rusya’nın etkisinin azaldığı alanlarda oluşacak boşluğu kim dolduracak? İsrail’in endişesi boşluğu Türkiye’nin doldurması olasılığı.

Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyinde ekonomik ve kültürel etkisi zaten biliniyor. Son dönemde Türk Deniz Kuvvetleri’nin Suriye limanlarına yaptığı ziyaretler de dahil olmak üzere yaşanan gelişmeler, İsrail açısından Türkiye’nin Suriye’deki etkisinin daha da ilerleyeceği ve Doğu Akdeniz’deki güç mücadelesinde önemli bir avantaj elde edeceği şeklinde görülüyor. Bu nedenle İsrail’de son dönemde Türkiye’nin Suriye’de yeni askerî üsler oluşturduğu veya askerî varlığını genişlettiği yönündeki söylemlerin artmasını tek başına belirli tesisler üzerinden okumamak gerekir.

Sorun ne Ebu Zuhur, ne de diğer olası üs bölgeleri. Sorun, Türkiye’nin yeni Suriye düzeninde nasıl bir güvenlik aktörüne dönüşeceği ve bunun sadece Orta Doğu’da değil Akdeniz’de nasıl yansıyacağıdır.

İsrail yeni denklemde yerini korumaya çalışıyor

Özetle, İsrail’in son saldırısını bu çerçeve içerisinde değerlendirdiğimizde, operasyonun anlamı daha net hale geliyor. İsrail bir taraftan Suriye içerisindeki gelişmelere fiilî sınırlar çizmeye çalışırken, diğer taraftan bölgedeki aktörlere kendi güvenlik önceliklerini son derece agresif bir biçimde hatırlatıyor.

Başka bir ifadeyle İsrail, yeni güvenlik denkleminin dışında bırakılmayacağını ve onu dikkate almadan oluşturulacak bir bölgesel düzeni kabul etmeyeceğini göstermeye çalışıyor. Orta Doğu’dan Doğu Akdeniz’e ve oradan Avrupa’ya uzanan lojistik koridorlardan askerî ittifaklara kadar değişim yaşanma evresinde olduğumuz bir dönemde Rusya’nın, İran’ın, Suudi Arabistan’ın ve elbette Türkiye’nin rollerini yeniden tanımlamasının eşiğinde yaşanan bu saldırı tam da bu nedenlerle yalnızca askerî değil, aynı zamanda siyasi bir mesaj niteliğinde.

Nitekim saldırının hemen sonrasında Yunanistan ve İsrail Genelkurmay başkanlarının İsrail’de bir araya gelmesi; hemen ardından da İsrail Genelkurmay Başkanı’nın Suriye’nin güneyindeki İsrail birliklerini ziyaret etmesi herhalde tesadüf değil. İsrail yalnızca Suriye’de değil, yeni denklem içerisinde coğrafi alanı genişleterek bir karşı askerî ilişkiler bütünü, belli bir ittifak hamlesi başlatıyor. Saldırı bu yeni dönemin habercilerinden birisi olarak okunabilir.

Saldırının sonrası: Gerçekten Türkiye edilgen mi?

Saldırı sonrasında hızla başka bir tartışma gündeme oturdu. Türkiye’nin gelişmelerden ne ölçüde haberdar olduğuydu. Uluslararası basında Türk askerî veya teknik uzmanlarının bir süre bölgede bulunduğu, onların ayrılmasının ardından havaalanının vurulduğu ileri sürüldü. Hatta Suriye makamlarının bile bu bilgiyi desteklediği söylendi. Bu süreçte saldırının Türkiye ile İsrail arasında doğrudan askerî çatışmaya dönüşebileceği yönünde farklı anlatılar ortaya çıktı. Hatta ABD’nin Ankara Büyükelçisi Türkiye’nin haberdar edilmediğini ve kuzeyine doğru gelen bir uçak tespit edince farklı bir tepki verebileceğini açıkladı.

Bu noktada Türkiye’nin kapasitesini küçümseyen bir dış anlatının olayın olup bitişini değiştiren bir biçimde anlatıldığını düşünüyorum. Öncelikle Türkiye, olayın öncesinde veya esnasında bir Türk askeri heyetinin olmadığını resmi olarak açıkladı. Fakat nedense uluslararası alanda bu açıklamaya pek yer veren olmadı.

10 yılı aşkın süredir doğrudan Suriye sahasının içinde olan ve detaylı tehdit değerlendirmesi yapabilen Türk güvenlik kurumları olup biteni dışarıdan izlemiyor ki… Milli Savunma Bakanlığı, Türk Silahlı Kuvvetleri, Milli İstihbarat Teşkilatı ve Dışişleri Bakanlığı farklı kanallardan olup biteni öğrenip tedbir alabiliyor. İsrail’in Suriye’ye ilişkin politikalarının, İsrailli yetkililerin açıklamalarının, Suriye makamlarıyla yürüttüğü görüşmelerin, İsrail’in Suriye’deki askerî hareketliliğinin ve hangi bölgeleri hassas gördüğünün Ankara tarafından takip edilmediğini varsaymak bana biraz komik geliyor.

Burada bir saldırının tam saatini veya noktasal hedefini önceden bilmekle, böyle bir saldırı ihtimalinin bulunduğunu analiz etmek birbirinden ayrılmalıdır. Türkiye’nin saldırının gününü veya kesin hedefini önceden bilip bilmediğini ben bilemem. Fakat böyle bir gelişmenin yaşanabileceğini değerlendirebilecek askerî, diplomatik ve istihbari kapasiteye sahip olmadığını düşünmek epey safça bir analiz olurdu. Dolayısıyla mesele, İsrail saldırdığında Türkiye’nin hazırlıksız yakalanması değil; Türkiye’nin böyle bir saldırıya nasıl karşılık vermeyi tercih ettiğidir.

Türkiye’nin politikası: Kapasite ile tercihi birbirinden ayırmak

Saldırı ve sonrasındaki açıklama ve temasları izlediğimizde neleri görüyoruz?

Saldırı, Suriye toprakları içinde Suriyeli bir hedefe yönelik olarak yapılmış. Dolayısıyla Suriye’nin güvenliğini sağlamak doğrudan ve ilk elden Suriye makamlarının sorumluluğundadır. Fakat gerçekçi olalım, hedefin sadece Suriye olmadığı son derece açık. İsrail dar bir alanda bir manevra yapıp Türkiye’ye yönelik geniş perspektiften değerlendirilebilecek tehditkar bir siyasi mesaj veriyor.

Türkiye’nin saldırıya doğrudan askerî karşılık vermemesi ile karşılık verme kapasitesinin bulunmaması birbirinden çok farklı şeyler. Mevcut aşamada Türkiye, İsrail ile Suriye sahasında doğrudan bir askerî çatışma arayışında olmadığını gösteriyor. Görebildiğim kadarıyla Ankara kendi güvenlik çıkarlarını ve Suriye’deki konumunu korurken gerilimin kontrolsüz biçimde tırmanmasını önlemek üzerine bir yaklaşım kurmuş durumda.

Bir şeyin daha altını çizelim. 2025 başlarında Palmira civarında olduğu gibi Ebu Zuhur Havaalanı saldırısında da İsrail, Türkiye’yi doğrudan hedef almaktan kaçındı. Dolayısıyla bugün gördüğümüz şey Türkiye ile İsrail arasında kontrolsüz biçimde gelişen bir sıcak çatışma değil; iki tarafın da birbirinin kapasitesini ve kırmızı çizgilerini bildiği, mesajların doğrudan çatışma eşiğinin altında verildiği bir stratejik rekabete daha çok benziyor.

İsrail seçimleri ve Türkiye-İsrail ilişkilerindeki gerginlik

Son olarak iki ülke arasındaki rekabette yapısal faktörlerin dışında konjonktürel bazı gelişmelerin de etkili olduğunu hatırlamak gerekiyor.

Netanyahu hükümeti uzun süredir güvenlikçi söylemi, salt bir dış politika aracı olmaktan çıkardı ve iç politikayı şekillendirmek için kullanışlı hale getirdi. İsrail’de 27 Ekim’de yapılacak seçim yaklaşırken Netanyahu’nun ve Likud’un karşı karşıya bulunduğu siyasi güçlükler, güvenlik merkezli söylemin daha fazla öne çıkmasına neden oluyor.  Bu noktada Türkiye’nin İsrail kamuoyunun belirli kesimlerini konsolide etmek için kullanıldığını görüyoruz. Elbette bunu sadece Likud ve koalisyon ortakları yapmıyor. Fakat İsrail kamuoyundaki tüm paydaşlar Türkiye konusunda aynı görüşe sahip değiller.

Bu söylemin seçim sonuçlarını nasıl etkilediğini göreceğiz. Büyük olasılıkla İsrail güvenlik bürokrasisinin ve siyasi çevrelerinin bir kısmı Türkiye’yi İran’dan sonra yeni bir “düşman” olarak tanımlarken bir kısmı da bu tavrın aşırılıkçı ve gerçekçi olmadığını düşünüyor. Fakat seçime daha 2 ay var. Bu süre zarfında tekrar edebilecek krizler yaşanabilir. Türkiye’yi de içerebilecek ancak Türkiye ile sınırlı kalmayacak bu krizlerin Suriye’nin güneyine odaklanması ihtimali daha güçlü.

Yakın gelecek

Kuzeyde bir hamle geldi; tekrarı olabilir. Fakat bundan sonra dikkatle izlememiz gereken yer, Suriye’nin güneyi. Bu nedenle Kuneytra, Dera ve Süveyda hattındaki gelişmeler önümüzdeki dönemde daha fazla önem kazanabilir.

Unutmadan ve uzatmadan altını çizeyim. Ortadoğu’da değişen güvenlik denkleminin ürettiği gerilim sadece Suriye’de hissedilmeyecek. Evet bugün Suriye’yi tartışıyoruz, ancak Kıbrıs, Ege, Yemen ve Irak’ta bizi yeni gerginlikler bekliyor. Bu gerilimlerin farklı oyuncuları olacak. Bir yerde İsrail’i, bir yerde Yunanistan’ı, bir yerde İran’ı ve diğer ülkeleri göreceğiz. Ancak bir süre daha tansiyon yükselmeye devam edecek.

Bakalım kısa süre sonra hangi tesisi, üs bölgesini, şehri veya azınlık grubunu tartışıyor olacağız. Bu yıl daha çok gelişmeye gebe, çatışmasızlık mekanizmaları olası bir askerî çatışmayı önleyebilir ya da erteleyebilir. Ancak ufukta pek barışçıl günler görünmüyor.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun en editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 22 Ağustos 2026’da yayımlanmıştır.

Serhat Erkmen
Serhat Erkmen
Prof. Dr. Serhat Erkmen, Pros&Cons Güvenlik ve Risk Analizi Merkezi Direktörüi. Doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü'nde tamamladı. Çeşitli düşünce kuruluşlarında çalıştı. Terörizm ve Orta Doğu konularında yayımlanmış çok sayıda makalesi bulunuyor.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Son Eklenenler

0
Would love your thoughts, please comment.x