Kıbrıs’ta yeni müzakere penceresi: 2026 süreci neden önemli?

Bölgesel koşullar Kıbrıs meselesini nasıl etkiliyor? 2026 başında Kıbrıs’ta yeniden hız kazanan diplomatik hareketlilik, statükodan çıkmak için yeni bir fırsat mı? BM Genel Sekreteri’nin bu seferki girişimi neden görece daha umut verici ama aynı zamanda neden beklentileri sınırlı tutmak gerekiyor? Dr. Esra Dilek yazdı.

Kıbrıs meselesini tanımlamak için zaman zaman kullanılan kavramlardan biri “konforlu çatışma”dır. Aktif şiddetin büyük ölçüde sona ermiş olması, gündelik hayatın devam etmesi, göreli refah ve demokratik süreçlerin işlemesi çatışmanın maliyetlerini daha az görünür hale getirebilir. Tam da bu nedenle statüko zaman içinde taraflar açısından katlanılabilir hale gelirken, çözüm yönündeki aciliyet ve siyasi irade zayıflayabilir.

2026 başında Kıbrıs’ta yeniden hız kazanan diplomatik hareketlilik, bu “konforlu çatışma” durumundan çıkılması yönünde yeni bir fırsat yaratabilir mi?

Henüz resmî bir müzakere sürecinden söz etmek mümkün olmasa da mevcut gelişmeleri bir ön-müzakere süreci olarak değerlendirmek mümkün. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri António Guterres’in girişimi, Kıbrıs’taki iki taraf ile garantör ülkeler Türkiye, Yunanistan ve Birleşik Krallık’ı kapsayacak yeni bir 5+1 toplantısının hazırlanmasını amaçlıyor.

Benzer bir girişim 2021 yılında da yaşanmıştı. Ancak 2021 ve 2026 süreçleri arasında önemli farklar var. Bu farklar, 2026’daki girişimin neden görece daha umut verici olduğunu, ancak aynı zamanda neden beklentilerin sınırlı tutulması gerektiğini de açıklıyor.

2026’ya giden yol

2026’daki diplomatik hareketlilik tamamen sürpriz değildi. Yeni bir girişimin mümkün olabileceğini gösteren önemli işaretler 2025 yılından itibaren ortaya çıkmaya başlamıştı.

Bunların ilki ve en önemlisi, Tufan Erhürman’ın 19 Ekim 2025’te Cumhuriyetçi Türk Partisi’nin adayı olarak Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı seçilmesiydi. Erhürman’ın mağlup ettiği Ersin Tatar, federal çözüm modelinin tükendiğini savunuyor; Türk Kıbrıs tarafının egemen eşitliği ve eşit uluslararası statüsünün tanınmasını yeni bir müzakere sürecinin önkoşulu olarak öne çıkarıyordu. Bu yaklaşım, iki ayrı devletin iş birliğine dayanan “iki devletli çözüm” önerisine dayanıyordu.

Erhürman ise BM himayesindeki müzakerelerin yeniden başlamasına ve federal çözüm temelindeki seçeneklerin değerlendirilmesine Tatar’dan daha açık bir tutum benimsedi. Yüksek bir oy oranıyla seçilmesi, Türk Kıbrıs toplumunda müzakerelerin yeniden canlandırılmasına yönelik güçlü bir siyasi talebin bulunduğu şeklinde yorumlandı. Bununla birlikte bu sonucu federal çözüm lehine verilmiş doğrudan bir toplumsal referandum olarak görmek doğru olmaz.

İkinci önemli gösterge, Erhürman ile Rum lider Nikos Christodoulides’in 20 Kasım 2025’teki ilk görüşmelerinde daha geniş formatlı gayriresmi bir toplantı yönünde çalışmaya hazır olduklarını açıklamalarıydı.

Üçüncü olarak, BM süreci zaten 2025 yılında yeniden hareketlendirmişti. Mart ayında Cenevre’de ve temmuz ayında New York’ta yapılan genişletilmiş gayriresmi toplantılarda kapsamlı çözüm müzakereleri başlamadı; ancak yeni geçiş noktaları, mayın temizleme, çevre, enerji, gençlik ve mezarlıkların restorasyonu gibi güven artırıcı önlemler üzerinde çalışılması kararlaştırıldı.

BM Genel Sekreteri’nin Kıbrıs Kişisel Temsilcisi María Ángela Holguín de 2025 sonundan itibaren iki tarafla yoğun temas yürüttü. Erhürman ile Christodoulides, 28 Ocak 2026’da Holguín’in ev sahipliğinde yılın ilk ortak görüşmesini gerçekleştirdi. BM bu dönemi açık biçimde bir ön-müzakere aşaması olarak değerlendirmeye başladı.

Bu nedenle Guterres’in Temmuz 2026’da Kıbrıs’a gitmesi diplomatik olarak önemli olsa da tamamen beklenmedik değildi. Burada önemli bir ayrım yapmak gerekiyor: Temmuz görüşmeleri henüz bir 5+1 toplantısı değil. Guterres iki liderle ayrı ayrı ve birlikte görüştü ve ardından yeterli hazırlık yapılması halinde yeni bir 5+1 toplantısının düzenlenebileceğini açıkladı.

Guterres’in görev süresinin 2026 sonunda sona erecek olması da bu diplomatik hareketliliği teşvik eden bir diğer unsur. Sonuçsuz kalan 2017’deki Crans-Montana sürecini bizzat yönetmiş ve Kıbrıs dosyasını yakından tanıyan bir Genel Sekreter olarak, görevini tamamlamadan önce yeni bir girişimde bulunması şaşırtıcı değil.

Bununla birlikte sürecin önündeki engeller devam ediyor. Güven artırıcı önlemlerde ilerleme sınırlı kaldı. Daha önemlisi, çözümün temel modeli üzerindeki görüş ayrılığı ortadan kalkmış değil. Erhürman’ın seçilmesi iki Kıbrıslı lider arasındaki mesafeyi azaltmış olsa da Türkiye’nin egemen eşitlik ve iki devlet yaklaşımı ile Rum tarafının iki bölgeli, iki toplumlu federasyon yaklaşımı arasındaki fark devam ediyor.

2021 Süreci neden farklıydı?

2026’nın önemini anlayabilmek için 2021 Cenevre 5+1 toplantısına giden sürece bakmak yararlı.

Bu sürecin önemli başlangıç noktalarından biri, Guterres’in 25 Kasım 2019’da Berlin’de dönemin Kıbrıslı Rum lider Nicos Anastasiades ve Kıbrıslı Türk lider Mustafa Akıncı ile yaptığı üçlü görüşmeydi. İki lider burada iki bölgeli, iki toplumlu federasyona, siyasi eşitliğe, daha önce sağlanan yakınlaşmalara ve 2017 Guterres çerçevesine bağlılıklarını yeniden teyit etmişti. Dolayısıyla 2019 sonunda beklenti, Crans-Montana sonrasında federal çözüm müzakerelerinin ortak bir referans çerçevesi üzerinden yeniden başlatılmasıydı.

Ancak 2020’de iki önemli gelişme yaşandı. Covid-19 pandemisi diplomatik temasları yavaşlatırken, Ekim 2020’de Ersin Tatar’ın Cumhurbaşkanı seçilmesi Türk Kıbrıs tarafının pozisyonunu değiştirdi. Akıncı federal çözüm temelindeki müzakerelere bağlıyken, Tatar federal modelin tükendiğini ve iki devletli bir çözüm aranması gerektiğini savundu.

Aynı dönemde, BMGK kararıyla kapatılmış olan Maraş sahilinin bir bölümünün Kıbrıs Türk tarafınca açılması da güven ortamını zedeledi. Böylece Nisan 2021’de Cenevre’deki 5+1 toplantısına gidildiğinde taraflar yalnızca toprak, mülkiyet, güç paylaşımı veya güvenlik gibi başlıklarda değil, müzakerelerin nihai hedefi konusunda da anlaşmazlık içindeydi.

Bu nedenle 2021 toplantısının amacı kapsamlı müzakereleri başlatmaktan çok, resmî müzakerelere imkân verecek asgari bir ortak zemin bulunup bulunmadığını test etmekti. Bu ortak zemin bulunamadı.

2026’daki temel fark burada ortaya çıkıyor. 2020’deki lider değişimi tarafların pozisyonlarını birbirinden uzaklaştırmıştı. 2025’teki lider değişimi ise, en azından Kıbrıslı liderler düzeyinde, müzakere alanını yeniden genişletme potansiyeli yarattı.

Bölgesel jeopolitik ortam

2021 ile 2026 arasındaki bir diğer önemli fark, Doğu Akdeniz ve Orta Doğu’daki jeopolitik ortamın çok daha kırılgan hale gelmiş olması.

Bölgedeki savaşlar ve krizler Kıbrıs’ın stratejik önemini artırdı. Ada tahliye operasyonları, insani yardım faaliyetleri, istihbarat ve askerî lojistik açısından Batılı ülkeler için daha önemli bir merkez haline geldi. Birleşik Krallık’ın Kıbrıs’taki üslerinin bölgesel operasyonlardaki rolü de adanın çevresindeki çatışmalardan tamamen ayrı tutulamayacağını gösteriyor.

Bu gelişmeler Kıbrıs sorununu iki farklı yönde etkiliyor. Bir taraftan, çözülmüş ve iş birliği yapabilen bir Kıbrıs’ın Doğu Akdeniz’de istikrara katkıda bulunacağı düşüncesi güçleniyor. Bu da BM ve diğer aktörlerin çözüm arayışına daha fazla önem vermesine yol açabilir.

Diğer taraftan, artan güvenlik tehditleri tarafların pozisyonlarını sertleştirebilir. Türkiye ve Türk Kıbrıs tarafı açısından bölgesel istikrarsızlık Türkiye’nin güvenlik garantilerinin önemini artırabilir. Rum tarafı açısından ise aynı ortam, güvenliğin AB ve daha geniş uluslararası mekanizmalar üzerinden sağlanması gerektiği görüşünü güçlendirebilir.

Dolayısıyla bölgesel krizler çözüm ihtiyacını artırırken çözümün koşulları üzerinde uzlaşmayı zorlaştırabilir.

2026 sürecinden ne beklenilebilir?

Mevcut sürecin olumlu ilerlemesi birkaç temel faktöre bağlı.

Bunlardan ilki Erhürman ile Christodoulides’in müzakere metodolojisi konusunda uzlaşabilmesi. Erhürman, siyasi eşitliğin yeniden tartışmaya açılmaması, geçmiş yakınlaşmaların korunması ve yeni sürecin açık uçlu olmaması gerektiğini vurguluyor. Bu taleplerin Christodoulides’in Crans-Montana’da kalınan yerden devam etme yaklaşımıyla ne ölçüde bağdaştırılabileceği önemli olacak. 2017’deki Crans-Montana’daki görüşmelerinde taraflar yönetim ve güç paylaşımı, toprak ve mülkiyet gibi başlıklarda önemli ölçüde ilerlemiş, ancak özellikle güvenlik ve garantiler ile siyasi eşitliğin bazı unsurlarında nihai uzlaşmaya varamamıştı. Dolayısıyla bugün temel mesele, bu geçmiş yakınlaşmaların ne ölçüde korunacağı ve çözülmemiş başlıkların hangi yöntemle yeniden ele alınacağı konusunda iki liderin ortak bir çerçeve oluşturup oluşturamayacağı.

İkinci mesele siyasi eşitlik. Türk Kıbrıs tarafı bunu federal karar alma mekanizmalarına etkin katılım sağlayan somut bir ilke olarak görüyor. Rum tarafı ise siyasi eşitliği kabul etmekle birlikte bunun her konuda veto veya iki egemen devletin konfederal ilişkisi biçiminde yorumlanmasına karşı çıkıyor.

Üçüncü ve belki de en önemli faktör Türkiye’nin tutumu. Erhürman müzakerelere daha açık bir yaklaşım sergilerken Ankara iki devletli çözüm ve egemen eşitlik söylemini sürdürüyor. Bu nedenle sürecin geleceği büyük ölçüde Türkiye’nin Erhürman’a ne kadar hareket alanı tanıyacağına ve iki devletli çözümü bir önkoşul olarak sürdürüp sürdürmeyeceğine bağlı.

Türkiye-Yunanistan ilişkilerinin görece sakin seyretmesi de sürece yardımcı olabilir. Buna karşılık Ege veya Doğu Akdeniz’de ortaya çıkabilecek yeni bir kriz, mevcut olumlu atmosferi hızla tersine çevirebilir.

Çözümden önce müzakere zemini

Bütün bunlar dikkate alındığında, 2026 sürecinden kısa vadede kapsamlı bir çözüm beklemek gerçekçi görünmüyor. Buna karşılık resmî müzakerelerin yeniden başlaması bakımından son yılların en önemli fırsatlarından biri ortaya çıkmış durumda. Bu nedenle mevcut dönemi “çözüme yaklaşma” olarak değil, tarafların yeniden müzakere edilebilir bir zemine dönme ihtimalinin güçlenmesi olarak tanımlamak daha doğru olacaktır.

Önümüzdeki dönemde asıl izlenmesi gereken, kapsamlı bir anlaşmanın hemen ortaya çıkıp çıkmayacağı değil, tarafların resmi müzakerelere hangi koşullar altında dönebilecekleri konusunda ortak bir zemin oluşturup oluşturamayacağıdır. 2026 sürecinin önemi de tam olarak burada yatıyor: uzun süredir normalleşmiş olan Kıbrıs statükosunu hemen değiştirmese bile, çözüm arayışını yeniden siyasi gündemin merkezine taşıma ihtimalinde.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun en editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 18 Ağustos 2026’da yayımlanmıştır.

Esra Dilek
Esra Dilek
Dr. Esra Dilek - Kadir Has Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde görev yapıyor. Araştırmaları barış müzakeresi süreçleri, ikinci kulvardiplomasi ve dış politika çalışmalarına odaklanıyor. 2022–2023 yıllarında SabancıÜniversitesi İstanbul Politikalar Merkezi’nde Mercator-IPC Araştırmacısı olarak bulundu. 2021–2022 döneminde ise ABD’nin Virginia eyaletindeki George Mason Üniversitesi Çatışma Analizi ve Çözümü Okulu’nda Fulbright doktora sonrası araştırmacısı olarak görev yaptı ve barış müzakereleri üzerine karşılaştırmalı araştırmalar yürüttü. Çalışmaları Southeast European and Black Sea Studies, Middle Eastern Studies, Journal of Balkan and Near Eastern Studies, Peacebuilding ve International Negotiation gibi çeşitliakademik dergilerde yayımlandı. Doktora derecesini 2019 yılında Bilkent Üniversitesi Siyaset Bilimi Bölümü’nden aldı.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Son Eklenenler

Kıbrıs’ta yeni müzakere penceresi: 2026 süreci neden önemli?

Bölgesel koşullar Kıbrıs meselesini nasıl etkiliyor? 2026 başında Kıbrıs’ta yeniden hız kazanan diplomatik hareketlilik, statükodan çıkmak için yeni bir fırsat mı? BM Genel Sekreteri’nin bu seferki girişimi neden görece daha umut verici ama aynı zamanda neden beklentileri sınırlı tutmak gerekiyor? Dr. Esra Dilek yazdı.

Kıbrıs meselesini tanımlamak için zaman zaman kullanılan kavramlardan biri “konforlu çatışma”dır. Aktif şiddetin büyük ölçüde sona ermiş olması, gündelik hayatın devam etmesi, göreli refah ve demokratik süreçlerin işlemesi çatışmanın maliyetlerini daha az görünür hale getirebilir. Tam da bu nedenle statüko zaman içinde taraflar açısından katlanılabilir hale gelirken, çözüm yönündeki aciliyet ve siyasi irade zayıflayabilir.

2026 başında Kıbrıs’ta yeniden hız kazanan diplomatik hareketlilik, bu “konforlu çatışma” durumundan çıkılması yönünde yeni bir fırsat yaratabilir mi?

Henüz resmî bir müzakere sürecinden söz etmek mümkün olmasa da mevcut gelişmeleri bir ön-müzakere süreci olarak değerlendirmek mümkün. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri António Guterres’in girişimi, Kıbrıs’taki iki taraf ile garantör ülkeler Türkiye, Yunanistan ve Birleşik Krallık’ı kapsayacak yeni bir 5+1 toplantısının hazırlanmasını amaçlıyor.

Benzer bir girişim 2021 yılında da yaşanmıştı. Ancak 2021 ve 2026 süreçleri arasında önemli farklar var. Bu farklar, 2026’daki girişimin neden görece daha umut verici olduğunu, ancak aynı zamanda neden beklentilerin sınırlı tutulması gerektiğini de açıklıyor.

2026’ya giden yol

2026’daki diplomatik hareketlilik tamamen sürpriz değildi. Yeni bir girişimin mümkün olabileceğini gösteren önemli işaretler 2025 yılından itibaren ortaya çıkmaya başlamıştı.

Bunların ilki ve en önemlisi, Tufan Erhürman’ın 19 Ekim 2025’te Cumhuriyetçi Türk Partisi’nin adayı olarak Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı seçilmesiydi. Erhürman’ın mağlup ettiği Ersin Tatar, federal çözüm modelinin tükendiğini savunuyor; Türk Kıbrıs tarafının egemen eşitliği ve eşit uluslararası statüsünün tanınmasını yeni bir müzakere sürecinin önkoşulu olarak öne çıkarıyordu. Bu yaklaşım, iki ayrı devletin iş birliğine dayanan “iki devletli çözüm” önerisine dayanıyordu.

Erhürman ise BM himayesindeki müzakerelerin yeniden başlamasına ve federal çözüm temelindeki seçeneklerin değerlendirilmesine Tatar’dan daha açık bir tutum benimsedi. Yüksek bir oy oranıyla seçilmesi, Türk Kıbrıs toplumunda müzakerelerin yeniden canlandırılmasına yönelik güçlü bir siyasi talebin bulunduğu şeklinde yorumlandı. Bununla birlikte bu sonucu federal çözüm lehine verilmiş doğrudan bir toplumsal referandum olarak görmek doğru olmaz.

İkinci önemli gösterge, Erhürman ile Rum lider Nikos Christodoulides’in 20 Kasım 2025’teki ilk görüşmelerinde daha geniş formatlı gayriresmi bir toplantı yönünde çalışmaya hazır olduklarını açıklamalarıydı.

Üçüncü olarak, BM süreci zaten 2025 yılında yeniden hareketlendirmişti. Mart ayında Cenevre’de ve temmuz ayında New York’ta yapılan genişletilmiş gayriresmi toplantılarda kapsamlı çözüm müzakereleri başlamadı; ancak yeni geçiş noktaları, mayın temizleme, çevre, enerji, gençlik ve mezarlıkların restorasyonu gibi güven artırıcı önlemler üzerinde çalışılması kararlaştırıldı.

BM Genel Sekreteri’nin Kıbrıs Kişisel Temsilcisi María Ángela Holguín de 2025 sonundan itibaren iki tarafla yoğun temas yürüttü. Erhürman ile Christodoulides, 28 Ocak 2026’da Holguín’in ev sahipliğinde yılın ilk ortak görüşmesini gerçekleştirdi. BM bu dönemi açık biçimde bir ön-müzakere aşaması olarak değerlendirmeye başladı.

Bu nedenle Guterres’in Temmuz 2026’da Kıbrıs’a gitmesi diplomatik olarak önemli olsa da tamamen beklenmedik değildi. Burada önemli bir ayrım yapmak gerekiyor: Temmuz görüşmeleri henüz bir 5+1 toplantısı değil. Guterres iki liderle ayrı ayrı ve birlikte görüştü ve ardından yeterli hazırlık yapılması halinde yeni bir 5+1 toplantısının düzenlenebileceğini açıkladı.

Guterres’in görev süresinin 2026 sonunda sona erecek olması da bu diplomatik hareketliliği teşvik eden bir diğer unsur. Sonuçsuz kalan 2017’deki Crans-Montana sürecini bizzat yönetmiş ve Kıbrıs dosyasını yakından tanıyan bir Genel Sekreter olarak, görevini tamamlamadan önce yeni bir girişimde bulunması şaşırtıcı değil.

Bununla birlikte sürecin önündeki engeller devam ediyor. Güven artırıcı önlemlerde ilerleme sınırlı kaldı. Daha önemlisi, çözümün temel modeli üzerindeki görüş ayrılığı ortadan kalkmış değil. Erhürman’ın seçilmesi iki Kıbrıslı lider arasındaki mesafeyi azaltmış olsa da Türkiye’nin egemen eşitlik ve iki devlet yaklaşımı ile Rum tarafının iki bölgeli, iki toplumlu federasyon yaklaşımı arasındaki fark devam ediyor.

2021 Süreci neden farklıydı?

2026’nın önemini anlayabilmek için 2021 Cenevre 5+1 toplantısına giden sürece bakmak yararlı.

Bu sürecin önemli başlangıç noktalarından biri, Guterres’in 25 Kasım 2019’da Berlin’de dönemin Kıbrıslı Rum lider Nicos Anastasiades ve Kıbrıslı Türk lider Mustafa Akıncı ile yaptığı üçlü görüşmeydi. İki lider burada iki bölgeli, iki toplumlu federasyona, siyasi eşitliğe, daha önce sağlanan yakınlaşmalara ve 2017 Guterres çerçevesine bağlılıklarını yeniden teyit etmişti. Dolayısıyla 2019 sonunda beklenti, Crans-Montana sonrasında federal çözüm müzakerelerinin ortak bir referans çerçevesi üzerinden yeniden başlatılmasıydı.

Ancak 2020’de iki önemli gelişme yaşandı. Covid-19 pandemisi diplomatik temasları yavaşlatırken, Ekim 2020’de Ersin Tatar’ın Cumhurbaşkanı seçilmesi Türk Kıbrıs tarafının pozisyonunu değiştirdi. Akıncı federal çözüm temelindeki müzakerelere bağlıyken, Tatar federal modelin tükendiğini ve iki devletli bir çözüm aranması gerektiğini savundu.

Aynı dönemde, BMGK kararıyla kapatılmış olan Maraş sahilinin bir bölümünün Kıbrıs Türk tarafınca açılması da güven ortamını zedeledi. Böylece Nisan 2021’de Cenevre’deki 5+1 toplantısına gidildiğinde taraflar yalnızca toprak, mülkiyet, güç paylaşımı veya güvenlik gibi başlıklarda değil, müzakerelerin nihai hedefi konusunda da anlaşmazlık içindeydi.

Bu nedenle 2021 toplantısının amacı kapsamlı müzakereleri başlatmaktan çok, resmî müzakerelere imkân verecek asgari bir ortak zemin bulunup bulunmadığını test etmekti. Bu ortak zemin bulunamadı.

2026’daki temel fark burada ortaya çıkıyor. 2020’deki lider değişimi tarafların pozisyonlarını birbirinden uzaklaştırmıştı. 2025’teki lider değişimi ise, en azından Kıbrıslı liderler düzeyinde, müzakere alanını yeniden genişletme potansiyeli yarattı.

Bölgesel jeopolitik ortam

2021 ile 2026 arasındaki bir diğer önemli fark, Doğu Akdeniz ve Orta Doğu’daki jeopolitik ortamın çok daha kırılgan hale gelmiş olması.

Bölgedeki savaşlar ve krizler Kıbrıs’ın stratejik önemini artırdı. Ada tahliye operasyonları, insani yardım faaliyetleri, istihbarat ve askerî lojistik açısından Batılı ülkeler için daha önemli bir merkez haline geldi. Birleşik Krallık’ın Kıbrıs’taki üslerinin bölgesel operasyonlardaki rolü de adanın çevresindeki çatışmalardan tamamen ayrı tutulamayacağını gösteriyor.

Bu gelişmeler Kıbrıs sorununu iki farklı yönde etkiliyor. Bir taraftan, çözülmüş ve iş birliği yapabilen bir Kıbrıs’ın Doğu Akdeniz’de istikrara katkıda bulunacağı düşüncesi güçleniyor. Bu da BM ve diğer aktörlerin çözüm arayışına daha fazla önem vermesine yol açabilir.

Diğer taraftan, artan güvenlik tehditleri tarafların pozisyonlarını sertleştirebilir. Türkiye ve Türk Kıbrıs tarafı açısından bölgesel istikrarsızlık Türkiye’nin güvenlik garantilerinin önemini artırabilir. Rum tarafı açısından ise aynı ortam, güvenliğin AB ve daha geniş uluslararası mekanizmalar üzerinden sağlanması gerektiği görüşünü güçlendirebilir.

Dolayısıyla bölgesel krizler çözüm ihtiyacını artırırken çözümün koşulları üzerinde uzlaşmayı zorlaştırabilir.

2026 sürecinden ne beklenilebilir?

Mevcut sürecin olumlu ilerlemesi birkaç temel faktöre bağlı.

Bunlardan ilki Erhürman ile Christodoulides’in müzakere metodolojisi konusunda uzlaşabilmesi. Erhürman, siyasi eşitliğin yeniden tartışmaya açılmaması, geçmiş yakınlaşmaların korunması ve yeni sürecin açık uçlu olmaması gerektiğini vurguluyor. Bu taleplerin Christodoulides’in Crans-Montana’da kalınan yerden devam etme yaklaşımıyla ne ölçüde bağdaştırılabileceği önemli olacak. 2017’deki Crans-Montana’daki görüşmelerinde taraflar yönetim ve güç paylaşımı, toprak ve mülkiyet gibi başlıklarda önemli ölçüde ilerlemiş, ancak özellikle güvenlik ve garantiler ile siyasi eşitliğin bazı unsurlarında nihai uzlaşmaya varamamıştı. Dolayısıyla bugün temel mesele, bu geçmiş yakınlaşmaların ne ölçüde korunacağı ve çözülmemiş başlıkların hangi yöntemle yeniden ele alınacağı konusunda iki liderin ortak bir çerçeve oluşturup oluşturamayacağı.

İkinci mesele siyasi eşitlik. Türk Kıbrıs tarafı bunu federal karar alma mekanizmalarına etkin katılım sağlayan somut bir ilke olarak görüyor. Rum tarafı ise siyasi eşitliği kabul etmekle birlikte bunun her konuda veto veya iki egemen devletin konfederal ilişkisi biçiminde yorumlanmasına karşı çıkıyor.

Üçüncü ve belki de en önemli faktör Türkiye’nin tutumu. Erhürman müzakerelere daha açık bir yaklaşım sergilerken Ankara iki devletli çözüm ve egemen eşitlik söylemini sürdürüyor. Bu nedenle sürecin geleceği büyük ölçüde Türkiye’nin Erhürman’a ne kadar hareket alanı tanıyacağına ve iki devletli çözümü bir önkoşul olarak sürdürüp sürdürmeyeceğine bağlı.

Türkiye-Yunanistan ilişkilerinin görece sakin seyretmesi de sürece yardımcı olabilir. Buna karşılık Ege veya Doğu Akdeniz’de ortaya çıkabilecek yeni bir kriz, mevcut olumlu atmosferi hızla tersine çevirebilir.

Çözümden önce müzakere zemini

Bütün bunlar dikkate alındığında, 2026 sürecinden kısa vadede kapsamlı bir çözüm beklemek gerçekçi görünmüyor. Buna karşılık resmî müzakerelerin yeniden başlaması bakımından son yılların en önemli fırsatlarından biri ortaya çıkmış durumda. Bu nedenle mevcut dönemi “çözüme yaklaşma” olarak değil, tarafların yeniden müzakere edilebilir bir zemine dönme ihtimalinin güçlenmesi olarak tanımlamak daha doğru olacaktır.

Önümüzdeki dönemde asıl izlenmesi gereken, kapsamlı bir anlaşmanın hemen ortaya çıkıp çıkmayacağı değil, tarafların resmi müzakerelere hangi koşullar altında dönebilecekleri konusunda ortak bir zemin oluşturup oluşturamayacağıdır. 2026 sürecinin önemi de tam olarak burada yatıyor: uzun süredir normalleşmiş olan Kıbrıs statükosunu hemen değiştirmese bile, çözüm arayışını yeniden siyasi gündemin merkezine taşıma ihtimalinde.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun en editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 18 Ağustos 2026’da yayımlanmıştır.

Esra Dilek
Esra Dilek
Dr. Esra Dilek - Kadir Has Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde görev yapıyor. Araştırmaları barış müzakeresi süreçleri, ikinci kulvardiplomasi ve dış politika çalışmalarına odaklanıyor. 2022–2023 yıllarında SabancıÜniversitesi İstanbul Politikalar Merkezi’nde Mercator-IPC Araştırmacısı olarak bulundu. 2021–2022 döneminde ise ABD’nin Virginia eyaletindeki George Mason Üniversitesi Çatışma Analizi ve Çözümü Okulu’nda Fulbright doktora sonrası araştırmacısı olarak görev yaptı ve barış müzakereleri üzerine karşılaştırmalı araştırmalar yürüttü. Çalışmaları Southeast European and Black Sea Studies, Middle Eastern Studies, Journal of Balkan and Near Eastern Studies, Peacebuilding ve International Negotiation gibi çeşitliakademik dergilerde yayımlandı. Doktora derecesini 2019 yılında Bilkent Üniversitesi Siyaset Bilimi Bölümü’nden aldı.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Son Eklenenler

0
Would love your thoughts, please comment.x