Türkiye, Orta Doğu’da ağırlığı giderek artan bir bölgesel güç olarak yeni denklem arayışlarının merkezine yerleşiyor. ABD ise bölgedeki nüfuzunu koruyacak, fakat geçmiş dönemin askerî ve siyasi maliyetlerini azaltacak yeni bir mimari kurmaya çalışıyor.
Washington, İsrail’le stratejik bağlarından vazgeçmiş değil. Buna karşın İsrail’in giderek büyüyen jeopolitik yükünün, Arap ülkeleriyle ilişkileri zorlaştırdığının ve ABD’nin bölgedeki hareket alanını daralttığının da farkında. Bu nedenle İsrail merkezli düzenin yanında, daha geniş bir iş birliği alanı oluşturma arayışında.
Tam da bu noktada Türkiye ile ABD’nin bölge politikaları, İsrail dışındaki başlıklarda önemli ölçüde örtüşüyor. İki ülke arasındaki anlaşmazlıklara rağmen ilişkilerin stratejik niteliği devam ediyor ve Washington, Türkiye’nin bölgesel denklemdeki yerini göz ardı edemiyor.
Türkiye’nin Irak ve Suriye üzerinden bağlantısallığı artırma, bölgesel sahiplenmeyi güçlendirme ve ekonomik koridorlar oluşturma hedefi ile ABD’nin enerji, ticaret ve altyapı merkezli yeni Orta Doğu mimarisi aynı zeminde buluşuyor. Böylece Washington açısından sürekli kriz üreten İsrail’in yanında, daha geniş bir bölgesel uyum sağlayabileceği Türkiye öne çıkıyor. Son dönemde Irak, Suriye ve enerji hatları üzerinden yaşanan gelişmeler de bu yeni yakınlaşmanın işaretlerini veriyor.
ABD’nin değişen Irak tavrı
Donald Trump’ın ikinci döneminde Irak’a yönelik Amerikan politikasında dikkat çekici bir değişim yaşanıyor. Washington, Irak’taki varlığını asker sayısı ve askerî üsler üzerinden tarif etmekten giderek uzaklaşıyor. Bunun yerine Amerikan şirketlerinin Irak’ta elde edeceği ekonomik ağırlık, enerji sahalarına yapacağı yatırımlar ve bölgesel altyapı projelerinde üstleneceği rol öne çıkıyor.
Trump’ın Irak Başbakanı Ali Zeydi ile 15 Temmuz’daki görüşmesi öncesinde Irak’ın büyük bir petrol potansiyeline sahip olduğunu, iki ülkenin çok sayıda anlaşma yapacağını ve Irak’tan daha fazla petrol çıkarılacağını söylemesi bu yaklaşımın açık bir ifadesiydi. Nitekim Zeydi’nin ABD ziyareti sırasında Irak ile Amerikan şirketleri arasında enerji, sağlık, iletişim, finans ve altyapı gibi alanlarda 48 anlaşma ve mutabakat zaptı imzalandı. Enerji sektöründeki anlaşmaların büyüklüğünün 60 milyar doları geçtiği açıklandı.
Bu nokta Washington’ın Irak’taki etkisini yeni araçlarla yeniden kalibre ediyor. Irak uzun yıllar IŞİD’le mücadele edilen bir güvenlik sahası, İran’ın bölgesel nüfuzunun sınırlandırılacağı bir cephe ve Amerikan askerî varlığının önemli merkezlerinden biri olarak görüldü. Yeni yaklaşımda ise enerji şirketleri, yatırım fonları, altyapı projeleri ve ticaret anlaşmaları askerî gücün yanına yerleştiriliyor. Trump açısından Irak’taki Amerikan askerlerinin sayısından çok, Chevron ve ConocoPhillips gibi Amerikan şirketlerinin yapacağı anlaşmalar önem kazanıyor. Nitekim ABD askerlerinin tamamının da 30 Eylül 2026’da Irak’tan çıkarılacağı açıklandı.
Zeydi’nin Washington temaslarından sonra Texas’a gitmesi bu açıdan tesadüf değildi. Chevron, Rus Lukoil’in faaliyetlerinin sekteye uğradığı Batı Kurna-2 sahası ile Nasıriye sahasına ilişkin Irak yönetimiyle mutabakatlar imzaladı. ConocoPhillips ise BP’nin Kerkük çevresindeki faaliyetlerine ortak olmak üzere adım attı. Amerikan şirketlerinin ilgisi petrol üretimiyle sınırlı kalmıyor.
Irak petrolünü Hürmüz’e ihtiyaç duymadan dünya piyasalarına çıkaracak yeni güzergâhlar da gündemde. Bu noktada ABD’nin Körfez rotasındaki denklemi de değiştirmeye çalıştığını söylemek mümkün. Zira Körfez enerjisi Çin başta olmak üzere Güney Asya pazarına odaklı. ABD böylece sadece Batı enerji pazarını değil, Asya enerji pazarında da etki kapasitesini arttırmak istiyor.
Dört Deniz Girişimi
Tam da bu noktada ABD’nin Suriye ve Irak Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın yeniden gündeme getirdiği “Dört Deniz Girişimi” önem kazanıyor. Basra Körfezi, Akdeniz, Karadeniz ve Hazar havzasını enerji, ulaştırma ve ticaret ağlarıyla birbirine bağlama düşüncesi, yeni bölgesel mimarinin ekonomik çerçevesini ortaya koyuyor. Bu haritada Irak bir uç ülke olarak görülmüyor. Hatların kesiştiği merkez ülke olarak konumlandırılıyor. Türkiye ve Suriye ise Irak’ın dünyaya açılan iki ana kapısı haline geliyor.
Hürmüz krizi enerji coğrafyasını değiştiriyor
Nitekim ABD-İsrail ile İran arasındaki savaş sırasında Hürmüz Boğazı’nda yaşanan kilitlenme, alternatif güzergâh arayışlarını hızlandırdı. Hürmüz’e bağımlı petrol üreten ülkeler açısından tersine bir denklem ortaya çıkardı. Bu durum Irak açısından da yeni bir denklem ve konumlanma ortaya çıkarıyor.
Irak’ın petrol ihracatının büyük bölümü Basra’daki terminaller üzerinden gerçekleştiriliyor. Bu durum ülkeyi Hürmüz Boğazı’na bağımlı hale getiriyor. Devlet bütçesinin temel dayanağı petrol gelirleri olan Irak için Hürmüz Boğazı’ndan geçişlerin aylar boyunca büyük ölçüde aksaması, ekonomik bir güvenlik sorununa dönüştü. Bağdat yönetimi de çözümü kuzey ve batı hatlarını geliştirmekte buldu.
Bu durum Irak’ın bir süredir bölgede sağlamaya çalıştığı entegre rolünü de güçlendirecek bir araca dönüşüyor. Dolayısıyla Irak’ın Türkiye ve Suriye üzerinden yeni çıkışlar aramasını geçici bir kriz önlemi olarak değerlendirmemek gerekiyor. Irak, petrol coğrafyasını yeniden düzenlemeye çalışıyor.
Irak’ın yeni hatları
Birinci hat, Kerkük ve IKBY’nin kontrolündeki sahalardan Türkiye’ye, buradan Ceyhan Limanı’na uzanıyor. İkinci hat, Irak’ın güneyindeki sahalardan başlayarak Kerkük veya Hadise üzerinden Suriye’nin Baniyas Limanı’na ulaşmayı hedefliyor. Ürdün’ün Akabe Limanı da uzun vadeli seçenekler arasında tutuluyor.
Irak ile Suriye, Zeydi’nin ABD ziyareti sırasında uzun yıllardır kullanılamayan Kerkük-Baniyas boru hattının yeniden inşası için bir iş birliği anlaşması imzaladı. ABD yönetimi projeye siyasi destek verirken, teknik ve mali çalışmaların Amerikan şirketlerinin öncülük edeceği bir konsorsiyum tarafından yürütülmesi gündeme geldi. Chevron da Irak’ın güneyinden Türkiye ve Suriye yönüne uzanabilecek alternatif boru hatlarına ilişkin teknik çalışmalarda yer alıyor.
Öte yandan Irak’ın Rabia, Suriye’nin ise Yarubiye olarak adlandırdığı sınır kapısı nisan ayında on yılı aşkın bir aradan sonra yeniden açıldı. Irak petrol ürünleri tankerlerle Baniyas’a taşınıyor. Temmuz ayında Irak menşeli yakıtın Baniyas üzerinden ABD’ye gönderilmesi, bu güzergâhın geçici bir çözüm olmaktan çıkabileceğini gösterdi. Irak ve Suriye, Hürmüz’de geçişler normale dönse bile bu hattı kullanmayı planlıyor. Yani yeni mimari henüz boru hatları tamamlanmadan sahada işlemeye başlamış durumda.
Türkiye ve Irak arasında yeni enerji evresi
Irak’ın kuzeye yönelmesi Türkiye’yi de doğal olarak denklemin merkezine taşıyor. Ancak Ankara’nın rolü Irak petrolüne geçiş imkânı sağlamaktan ibaret değil. Türkiye, enerji, ulaştırma ve dijital altyapıyı aynı koridor üzerinde birleştirmeye çalışıyor.
Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Alparslan Bayraktar ile Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Abdulkadir Uraloğlu’nun kısa aralıklarla Bağdat’a gitmesi bu nedenle birlikte okunmalı. Bayraktar petrol, doğal gaz ve elektrik hatlarını görüştü. Uraloğlu ise Kalkınma Yolu’nun kara yolu, demir yolu, finansman ve fiber optik altyapı boyutlarını ele aldı. Yani iki bakan aynı dosyanın farklı sayfaları üzerinde çalıştı.
Üstelik bu ziyaretler, Irak Başbakanı Zeydi’nin Türkiye’ye yapması planlanan ziyaret öncesinde gerçekleşti. Bu zamanlama, Zeydi’nin Ankara temaslarının ağırlık merkezine ilişkin önemli işaretler taşıyor. Irak-Türkiye Ham Petrol Boru Hattı için geçiş düzenlemesi, yeni ve kapsamlı enerji anlaşması, Kalkınma Yolu’nun finansmanı, Basra-Ceyhan bağlantısı, doğal gaz hattı, elektrik ticareti ve dijital altyapının liderler düzeyinde ele alınması bekleniyor. Zeydi de Uraloğlu ile görüşmesinde Türkiye ziyareti sırasında stratejik alanlarda çok sayıda mutabakat zaptı imzalanacağını açıkladı. Nitekim Ankara mevcut anlaşmayı aynı haliyle uzatmak istemiyor. Daha geniş bir hukuki ve ekonomik çerçeve kurulmaya çalışılıyor. Petrol, doğal gaz ve elektrik ilişkilerinin ortak bir anlaşma içine alınması, hattın Basra’ya kadar uzatılması ve Körfez ülkelerinin de sisteme dahil edilmesi hedefleniyor.
Petrol akışının kesilmemesi amacıyla BOTAŞ üzerinden 12 aylık geçici bir taşıma anlaşması hazırlanıyor. Irak bu dönem için günlük 750 bin varillik kapasite talep etti. Türkiye ise Silopi-Ceyhan arasındaki yaklaşık 1,5 milyon varillik kapasiteyi tam olarak kullanmayı, ilerleyen aşamada toplam kapasiteyi 2,5 milyon varile kadar çıkarmayı önerdi. Kuveyt ve diğer Körfez üreticilerinin petrolünün bu hat üzerinden Ceyhan’a taşınması da masada. Doğal gaz planı daha uzun vadeli bir dönüşüme işaret ediyor. İlk aşamada Türkiye üzerinden Irak’a gaz taşınması ve yakıt yetersizliği nedeniyle çalışamayan elektrik santrallerinin devreye alınması düşünülüyor. Sonraki aşamada ise Irak ve Körfez’de üretilen doğal gazın ters akışla Türkiye’ye, buradan Avrupa’ya ulaştırılması hedefleniyor.
Türkiye-Irak doğal gaz hattının kurulması halinde Süleymaniye çevresindeki rezervlerin de uzun vadede denkleme girmesi mümkün. Bunun gerçekleşmesi Bağdat-Erbil arasındaki yetki sorunlarının çözülmesine, yatırım şartlarının netleşmesine ve güvenlik ortamının iyileşmesine bağlı. Yine de Ankara ile KYB arasında yeniden başlayan diyalog, enerji iş birliğinin önündeki siyasi engellerden birini azaltabilir.
Bu noktada Türkiye ile KYB arasında başlayan normalleşme önem taşıyor. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın 3 Temmuz’da IKBY Başbakan Yardımcısı Kubat Talabani’yi Ankara’da kabul etmesi, Milli İstihbarat Teşkilatı Başkanı İbrahim Kalın’ın Süleymaniye’de KYB lideri Bafel Talabani ile görüşmesi uzun süre gergin seyreden ilişkilerde yeni bir siyasi kanalın açıldığını gösterdi.
Normalleşmenin güvenlik boyutu açık. Türkiye, PKK’nın Süleymaniye çevresindeki varlığına ve hareket alanına ilişkin kaygılarını koruyor. Ancak bu ilişkinin enerji tarafı da var. KYB’nin etkili olduğu Süleymaniye ve Çemçemal çevresi Irak’ın önemli doğal gaz alanlarını barındırıyor. Bayraktar’ın “Bir kere kazalım, iki boru hattı koyalım” sözleri aslında planın özünü ortaya koyuyor. Ankara, Basra’dan Türkiye’ye uzanacak koridoru baştan petrol ve doğal gazı kapsayacak biçimde tasarlamak istiyor. Fakat Türkiye ve Irak’ın önünde geçmişten kalan ciddi bir sorun bulunuyor. Bağdat’ın, IKBY’nin çıkarttığı petrolü merkezi hükümetin onayı olmadan Ceyhan üzerinden ihraç edildiği gerekçesiyle açtığı tahkim davasında Türkiye aleyhine yaklaşık 1,5 milyar dolarlık karar çıktı. Ankara kararın iptali için Paris’te hukuki süreç yürüttü. Washington’daki tenfiz davası ise devam ediyor.
Enerji Bakanı Bayraktar’a göre Türkiye’nin geçmişten gelen alacakları, Irak lehine belirlenen tutarlar ve faizler birlikte hesaplanacak. Bu nedenle nihai mali tablonun hangi tarafı alacaklı çıkaracağı henüz belli değil. Ayrıca 2018 sonrasındaki döneme ilişkin ikinci tahkim dosyası da sonuçlanmış değil. Türkiye’nin mevcut anlaşmayı uzatmak istememesinin temel nedenlerinden biri de bu hukuki belirsizlik. Ankara, Bağdat ile Erbil arasındaki petrol ve gelir paylaşımı anlaşmazlığının yeniden Türkiye’nin üzerine kalmasını istemiyor. Yani sütten ağzı yanan Türkiye, bu kez yoğurdu üfleyerek yiyor. Yeni anlaşmayla petrolün kimin yetkisi altında, hangi miktarda ve hangi şartlarda taşınacağı daha açık biçimde düzenlenebilir. Tahkim dosyalarının müzakereye dahil edilmesi de iki ülkenin geçmişin yükünü kontrol altına alarak yeni bir enerji ilişkisi kurmasını sağlayabilir.
Kalkınma Yolu yeni mimarinin omurgası
Öte yandan Türkiye ile Irak arasındaki enerji planlarını Kalkınma Yolu’ndan ayrı düşünmek mümkün değil. Uraloğlu’nun Bağdat ziyaretinde projenin teknik hazırlıklarının bitme noktasına geldiğini ve 2026 içinde inşaata başlanmasının hedeflendiğini açıklaması, Kalkınma Yolu’nun niyet beyanı aşamasını geride bırakmaya başladığını gösteriyor. Finansman modeline ilişkin Irak tarafının önerilerinin Zeydi’nin Türkiye ziyaretinde karara bağlanması bekleniyor. Fiber optik altyapının projeye dahil edilmesi de görüşülen başlıklar arasında. Böylece Basra’daki Büyük Fav Limanı’ndan Türkiye’ye uzanacak koridor kara yolu ve demir yoluyla sınırlı kalmayacak. Petrol, doğal gaz, elektrik ve veri hatları da aynı güzergâha yerleşecek.
Kalkınma Yolu’nun anlamı tam olarak burada ortaya çıkıyor. Proje ilk gündeme geldiğinde Asya ile Avrupa arasındaki taşıma süresini kısaltacak ticari bir güzergâh olarak değerlendirildi. Rusya-Ukrayna savaşı, Hürmüz’deki kilitlenme ve Orta Doğu’daki çatışmalar ise ulaştırma koridorlarının güvenlik değerini artırdı. Artık bir hattın maliyetinden önce kriz sırasında açık kalıp kalamayacağına bakılıyor.
Bu noktada ABD’nin Dört Deniz Girişimi ile Türkiye’nin bağlantısallık yaklaşımı arasında belirli bir uyum oluşuyor. Ancak iki yaklaşımın çıkış noktaları aynı değil. Washington, Irak ve Suriye’de Amerikan şirketlerinin önünü açmak, enerji güzergâhlarını çeşitlendirmek ve İran’ın Hürmüz üzerindeki baskı kapasitesini azaltmak istiyor. Ankara ise kurulacak yapının bölge ülkeleri tarafından sahiplenilmesine önem veriyor. Türkiye’nin “bölgesel sahiplenme” yaklaşımı, dışarıdan çizilen bir projenin bölgeye uygulanmasından çok, ülkelerin kendi çıkarları üzerinden ortak bir düzen kurmasını öngörüyor.
Buna rağmen tek bir gerçeklik var ki; Türkiye-Irak-Suriye iş birliğinin yeni mimarinin temel ekseni haline gelmesi. Irak, petrol ve doğal gaz kaynaklarıyla bu yapının üretim merkezi. Ülkenin coğrafi konumu Basra Körfezi’ni kuzeye ve batıya bağlama imkânı veriyor. Suriye, Baniyas ve diğer Akdeniz limanlarıyla batı kapısını oluşturuyor. Rabia sınır kapısının açılması ve Kerkük-Baniyas hattının yeniden gündeme gelmesi, Şam’ın bölgesel ticaret ve enerji ağlarına dönmeye başladığını gösteriyor.
Türkiye ise bütün parçaların birleştiği ülke. Ankara’nın Irak’la güçlü siyasi ilişkileri, Suriye üzerindeki etkisi, Ceyhan’daki enerji altyapısı, Avrupa’ya uzanan doğal gaz şebekesi ve gelişmiş kara-demir yolu bağlantıları bulunuyor. Türkiye aynı anda Basra Körfezi’ne, Akdeniz’e, Karadeniz’e, Kafkasya’ya ve Avrupa’ya açılabilen tek aktör konumunda. Bu coğrafi avantaj tek başına yeterli değil. Türkiye’yi öne çıkaran esas unsur, coğrafyasını siyasi ve ekonomik bir stratejiyle birleştirebilmesi. Enerji anlaşmaları, Kalkınma Yolu, Suriye’nin bölge ülkeleriyle normalleşmesi, Irak’ın iç dengeleri ve terörle mücadele aynı politika çerçevesinde ele alınıyor. Elbette önümüzde kolay bir süreç yok. Tahkim dosyaları, Bağdat-Erbil çekişmesi, Suriye’deki güvenlik sorunları, terörsüz Türkiye süreci, İran’ın tepkisi ve projelerin yüksek finansman ihtiyacı yeni mimarinin kırılgan noktaları olmaya devam edecek. Fakat yön belli. Orta Doğu’nun yeni düzeni askerî üsler ve güvenlik ittifaklarının yanında limanlar, boru hatları, sınır kapıları, demir yolları ve fiber optik ağlar üzerinden şekilleniyor. Irak bu düzenin merkez ülkesi, Suriye Akdeniz’e açılan kapısı olarak konumlanıyor. Türkiye ise üretim sahalarını pazarlara, bölge ülkelerini birbirine ve yeni koridorları Avrupa’ya bağlayabilecek bir aktör. Bu nedenle Türkiye, kurulmakta olan yeni Orta Doğu mimarisinin en güçlü taşıyıcı kolonu olarak öne çıkıyor.
Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun en editöryel politikasını yansıtmayabilir.
Bu yazı ilk kez 27 Temmuz 2026’da yayımlanmıştır.



