Ortadoğu, çatışmalara yabancı değil. Ancak kendi standartlarına göre bile son altı ay olağanüstü derecede kaotik geçti. 28 Şubat’ta ABD ve İsrail’in İran’a saldırmasıyla başlayan savaşta bölgenin kritik altyapısı büyük zarar gördü. Havaalanları ve petrol rafinerileri defalarca faaliyetlerini durdurdu. İran’ın Hürmüz Boğazı’nı kapatması nedeniyle limanlar da zaman zaman atıl kaldı.
Aylar süren müzakerelere rağmen Tahran ve Washington, birbirlerini yıpratmak amacıyla aralıklı çatışmaya devam edecek gibi görünüyor. Peki, bölge bu çatışmayı nasıl aşacak? Gelecekteki savaşları durduracak bir mekanizma kurabilecek mi? Bloomberg Economics’ten Dina Esfandiary, Becca Wasser ve Ziad Daoud, Foreign Affairs dergisinde yayımlanan makalelerinde, bu soruya “çok zor” yanıtını veriyor ve nedenlerini sıralıyor.
Yazıdan öne çıkan bölümleri aktarıyoruz:
Savaş, bölgedeki eski ayrılıkları nasıl derinleştiriyor?
“Ortadoğu hükümetlerinin İran Savaşı’nın getirdiği sorunları hafifletmek için atabileceği adımlar var, ancak hiçbiri kolay değil ve her birinin farklı sonuçları bulunuyor. Bölge ülkeleri, artan kargaşayı atlatabilmek için hem dünyayla hem de birbirleriyle ilişkilerini yeniden düşünmek zorunda kalacak.
Ortadoğu ülkeleri arasında zaten uzun süredir anlaşmazlıklar var. İsrail, siyasal İslam ve petrol politikası bu başlıklardan yalnızca bazıları. Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin Libya, Sudan ve Yemen konusunda da farklı vizyonları bulunuyor.
Savaş ise bu ayrılıkları derinleştiriyor ve yenilerini yaratıyor. BAE, Umman, Katar ve Suudi Arabistan’ın İran’ın BAE altyapısına yönelik saldırılarını ılımlı biçimde kınamasından rahatsızlık duyuyor. Ülkeler, hem savaşla hem de öngörülemez Trump yönetimiyle nasıl başa çıkılacağı konusunda da ayrışıyor. Bu anlaşmazlıklar, mevcut ihtilafların üzerine eklenerek bölgesel işbirliğini daha da zorlaştırıyor.
Körfez ülkeleri Washington’a sırtını mı dönüyor?
Çatışma, Körfez ülkelerini ana güvenlik garantörü ABD’den de uzaklaştırmaya başladı. Donald Trump Beyaz Saray’a döndüğünde birçok Körfez hükümeti, Biden dönemindeki çalkantılı dört yılın ardından Washington’la ilişkilerin düzeleceğine inanıyordu. Trump’ın ilk dönemindeki çıkar odaklı yaklaşımı da bu beklentiyi güçlendirmişti.
Ortadoğulu yetkililer, ABD’de trilyonlarca dolarlık harcama, daha yüksek petrol üretimi ve yatırım anlaşmaları gibi vaatlerle Trump’ı kendi taraflarına çekmeye çalıştı. Katar ise ona özel bir jet hediye etti. Ancak Trump, Arap devletlerinin istikrar arzusundan çok İsrail’in İran’ı zayıflatma isteğine öncelik verdi ve İran’a karşı iki savaş başlattı. Bölge açısından bunun sonucu açık: Washington’a duyulan güven zedelendi.
Bölge yeni güvenlik ortakları ararken ne buluyor?
Ortadoğu, ABD’ye bağımlılığından uzun süredir endişe duyuyor. Bu nedenle 2011’deki Arap Baharı’ndan bu yana ortaklıklarını çeşitlendiriyor. Ancak geçmişte bu çabalar çoğunlukla Washington’u kendi lehlerine hareket etmeye zorlamayı amaçlıyordu. Artık yaklaşım daha ciddi.
Suudi Arabistan bu ay Pakistan ve Türkiye ile karşılıklı savunma anlaşması imzaladı. Bölge ülkeleri Avrupa, Güney Kore, Türkiye ve Ukrayna’daki tedarikçilerden daha fazla silah alıyor. Siyasi ve ekonomik ortaklıklar için Çin ve Rusya’ya da yöneliyorlar. Özellikle Çin’le ekonomik bağlarını güçlendirmek istiyorlar. Çin hâlihazırda bölgedeki ham petrolün en büyük alıcısı.
Ancak ABD’den uzaklaşma sınırlı kalacak. Şimdilik Washington’un yerini alabilecek alternatif bir güvenlik ortağı yok. Çin ekonomik gücünü askeri yardım için kullanmak konusunda isteksiz; Rusya kendi savaşında çıkmaza girmiş durumda; Avrupa ise savunma alanında koordinasyon sağlamakta zorlanıyor.
Körfez ülkeleri, Çin ve Rusya’nın İran’a savaşta destek vermesinden de memnun değil. Bu yüzden, Amerikan üslerinin kendilerini hedef hâline getirebilme riskine rağmen ABD’nin askeri varlığını ve korumasını hâlâ istiyor.
İran’la müzakere giderek kaçınılmaz hale geliyor
Bazı hükümetler Körfez’in güvenlik ihtiyaçlarını karşılamak için daha az tehditkâr bir davranış karşılığında Tahran’a bölgesel güvenlikte söz hakkı vermeyi düşünebilir. Washington güvenliği sağlayamıyorsa, yaptırım politikaları da başarısız olduğuna göre Tahran’la görüşmek elzem hale gelebilir.
İran’ın Körfez’i doğrudan hedef alması bu yaklaşımı kabul etmeyi zorlaştırıyor. Ancak aynı zamanda daha gerekli kılıyor. Tahran, Washington’la mücadelesinde geri adım atmazken Katar, Suudi Arabistan ve hatta BAE, kendilerini çatışmanın ortasından çıkarmak için İranlı yetkililerle daha fazla görüşmek zorunda kalabilir.
Bölge kendi savunmasını kurabilir mi?
Ortadoğu, uzun vadeli istikrarsızlıktan korunmak için yabancı güçlere güvenemez. Bölge ülkeleri hava ve füze savunmalarının yanı sıra insansız hava araçlarına karşı kapasitelerini güçlendirmek zorunda.
Ancak yerli savunma sanayileri henüz bölgenin yakın gelecekteki ihtiyaçlarını karşılayacak olgunlukta değil ve yabancı üreticilerle ortaklıklara büyük ölçüde bağımlılar. Yine de sektör büyüyor ve savaşın uzun sürmesi, bölgesel şirketlerin ihtiyaç duyulan silahları daha fazla üretmesine imkân sağlayabilir.
Sorun yalnızca kapasite değil, işbirliği. Artan siyasi bölünmeler, ülkelerin savunma alanında birlikte hareket etmesini zorlaştırabilir. Hava ve füze savunma ağlarının entegrasyonu istihbarat ve hassas bilgilerin paylaşılmasını gerektiriyor.
Ülkeler farklı askeri sistemlere yöneldikçe birbirleriyle uyumlu çalışmaları da zorlaşabilir. Dahası, hava savunma önleme füzeleri gibi kıt kaynaklar için rekabet, savunmayı yeni bir bölgesel rekabet alanına dönüştürebilir. Bu durum, Bahreyn ve Ürdün gibi daha az varlıklı ve komşularının yardımına ihtiyaç duyan ülkeler açısından özellikle yıkıcı olabilir.
Hürmüz Boğazı ebediyen kapanırsa ne olacak?
Bölge savunmaya ne kadar para harcarsa harcasın, İran’ın gelecekteki her saldırısını önleyemez. Milyonlarca kilometrekarelik alanı korumak ve yoğun İHA ve füze saldırılarını durdurmak gerektiğinde hiçbir savunma sistemi aşılmaz değildir. İran’ın askeri kapasitesini geliştirmeye devam etmesi de riski artırıyor.
Bu durum bölgenin ekonomik geleceği açısından özellikle önemli. Ortadoğu’nun büyük bölümü gelir açısından petrol ve doğalgaz ihracatına bağımlı. İran, altyapıya saldırı tehdidiyle bu ticareti yavaşlatabileceğini gösterdi.
Tahran, bölgenin petrol ve gazının büyük bölümünün geçtiği Hürmüz Boğazı’nı gemilere ateş açarak veya yalnızca bunu yapma tehdidinde bulunarak uzun süre işlevsiz bırakabilir. Bazı ülkeler ihracatı Süveyş Kanalı ile Bab el-Mandeb arasındaki Kızıldeniz güzergâhına kaydırabilir. Ancak bu rota da İran’la ittifak halindeki Yemenli Husilerin saldırılarına açık.
Umman ve BAE gibi doğrudan açık okyanusa çıkışı olan az sayıdaki ülke bile limanlarına yönelik İran saldırılarından endişe ediyor.
Petrol kesilirse Körfez’in siyasi dengesi bozulur mu?
Ortadoğu petrol ve gaz ihracatında kalıcı sorunlar yaşarsa, ekonomik sıkıntılar iç siyasi sorunlara da dönüşebilir.
Bu risk, petrole daha fazla bağımlı olan Irak için en açık biçimde görülüyor. Irak, hidrokarbon gelirleri olmadan memur maaşlarını karşılamakta zorlanabilir.
Daha zengin Körfez ülkeleri de bundan kaçınamayabilir. Son 25 yılda petrol ve gaz gelirleriyle dünyanın en büyük devlet varlık fonlarından bazılarını oluşturdular.
Petrol, uzun süredir Körfez’in sosyal sözleşmesinin temelini oluşturuyor: hükümetler, siyasi rıza karşılığında vatandaşlara rahat işler ve yüksek kaliteli kamu hizmetleri sunuyor. Su yollarının kapanması ve hidrokarbon ihracatının durması kalıcı hale gelirse bu düzen baskı altına girebilir.
Mekke Paktı kırılgan
Arap ülkeleri riskin farkında ve alternatifler arıyor. Bazıları bölgesel darboğazları aşabilecek boru hatlarına yatırım yapmayı planlıyor. Ancak boru hattı siyaseti geçmişte Irak ile Türkiye, Katar ile Suudi Arabistan gibi ülkelerin ilişkilerini karmaşıklaştırdı. Üstelik bu altyapı da saldırı ve sabotaja açık.
Bu nedenle daha uygulanabilir seçeneklerden biri yurtdışında petrol depolamak olabilir. Hürmüz Boğazı açıkken depolar doldurulabilir; güzergâh kapandığında ülkeler bu stokları kullanabilir. Yurtdışındaki depolar İran’ın saldırmasını da zorlaştırır.
Bazı ülkeler şimdiden bu yönde adım atıyor. Kuveyt’in Güney Kore ve Japonya’daki petrol depolama ağını genişletmesi, BAE’nin Hindistan’daki ham petrol depolama kapasitesini artırmayı değerlendirmesi ve başka Ortadoğu üreticilerinin Güney Kore’de petrol ve gaz depolamaya ilgi göstermesi bunun işaretleri.
Ancak bunun da bir bedeli var. Depolama kapasitesi sınırlı ve yeni stoklama imkânları OPEC+ içindeki üretim kotalarıyla ilgili anlaşmazlıkları artırabilir. Devletler yurtdışındaki depoları aşırı üretimi meşrulaştırmak için kullanırsa, kota ihlalleri ve bölünmeler daha da derinleşebilir.
Bölge bir sonraki savaşa nasıl hazırlanacak?
Tüm bu zorluklara rağmen tarih, bölgenin ABD-İran çatışmasını atlatabileceğini gösteriyor. Ortadoğu daha önce de uzun ve yıkıcı savaşların ardından toparlandı. 1980’lerdeki sekiz yıllık İran-Irak Savaşı, 1990’daki Irak’ın Kuveyt’i işgali ve 2003’teki ABD’nin Irak işgali bunlardan bazıları.
Bölge aktörleri geçmiş krizlerde baskı altında doğaçlama çözümler üretmeyi başardı. Mısır, 1990’da Irak’a karşı ABD’nin yanında yer alarak kamu borcunun yarısının silinmesini sağladı. Katar ise aynı on yıl içinde risk aldı ve doğal gazı sıvılaştırarak gemilerle ihraç etmeye başladı. Bu yatırımın karşılığını alması, Katar’ı dünyanın en zengin devletlerinden biri haline getirdi.
Bugün Ortadoğu’nun önünde yine benzer bir zorunluluk var. Bölge, servetini korumak, kendi kendine yeterliliğini artırmak ve güvenliğini çeşitlendirmek, hatta mümkün olduğunca kendi elinde tutmak için yeni yollar bulmak zorunda.
Daha da önemlisi, bölge ülkelerinin aralarındaki farklılıkları yönetmesine ve ortak tehditler karşısında birleşmesine yardımcı olacak yeni bir mekanizmaya ihtiyaç var. Bunu başarmak, Ortadoğu’nun bu çatışmadan sağ çıkmasının ve bir sonraki çatışmaya karşı koyabilmesinin tek yolu.”
Bu yazı ilk kez 2 Eylül 2026’da yayımlanmıştır.




