Yeni bir gıda krizi kapıda: Savaş-felaket-gıda krizi döngüsünden çıkmak için ne yapmalı?

Pandemi, Rusya-Ukrayna Savaşı, şimdi de İran Savaşı… Her birinde aynı şekilde gıda krizi, milyonların açlıkla karşı karşıya kalması… Neden hep aynı döngüyü yaşıyoruz? Bundan çıkışın, gıda krizini önlemenin yolu ne? Prof. Dr. Hilal Elver yazdı.

Küreselleşme ile iç içe yaşadığımız bu devirde, her on yılda bir küresel gıda krizi ile karşı karşıya kalmamız pek de beklenmedik bir durum değil. Ancak bu krizlerin derinliği yaşadığımız coğrafyaya, milli ekonomimizin gücüne, gıdada dışa ne kadar bağımlı olduğumuza, jeopolitik kırılmalar ve savaşlarla yakınlığımıza bağlı olarak değişiyor.

Covid-19 pandemi günlerinde dünyanın en güçlü ekonomilerinde bile oldukça iyi çalıştığı düşünülen küresel gıda zincirlerinin nasıl birdenbire tepetaklak olduğunu hatırlayalım. Ürünlerin tarlalarda çürüdüğü, süpermarket zincirlerinin raflarının boşaldığı, sınırların kapandığı, ulaşımın durduğu, gıda güvencesinde ithalata bağımlı ülkelerde ne kadar zengin olurlarsa olsunlar pazarın çöktüğü günleri hatırlayalım. Covid krizi bize kendi kendine yetmenin önemini, gıda güvencesinin ise sadece bir iç politika değil, bir milli güvenlik politikası olduğunu öğretmesi bakımından önemliydi.

Henüz dünya bu krizin etkilerinden kurtulmadan, 2022’de Rusya-Ukrayna Savaşı’nın başlaması ile yeni bir gıda krizinin kapıyı çaldığını Türkiye coğrafyasına yakınlığı nedeniyle hepimiz hatırlıyoruz. Her ne kadar Rusya ile Ukrayna savaşı bölgesel bir savaş olsa bile, Avrupa’nın tahıl ambarı olarak bilinen Ukrayna hem ekonomik hem de politik bakımdan Avrupa’da hissedildiyse de, Karadeniz’in de içinde bulunduğu bu bölge tahıl ve gübre üretimi ve ticareti açısından Orta Doğu’dan Afrika’ya kadar varan geniş bir coğrafyada gıda güvencesi olmayan ülkeleri olumsuz yönde etkiledi. Türkiye’nin arabuluculuğu ile Ukrayna ve Rusya’nın Boğazlardan geçen tahıl trafiğini belli bir süre de olsa açması, Orta Doğu ve Afrika’da gıda yardımları ile yaşayan nüfusun bir nebze de olsa rahatlaması açısından önemli bir diplomatik başarı idi.

Savaş gıda fiyatlarını yükseltecek

Bütün bunlar unutulmakta iken, ABD ve İsrail’in 28 Şubat 2026’da İran’a saldırması ile şimdilerde bütün gözler Hürmüz Boğazı’na çevrildi. Dünya petrol ve doğal (likit) gaz trafiğinin 1/5’inin geçtiği bu dar koridor enerji sektörünün önemli damarlarından birisi olarak biliniyor.

Ne var ki, gıda-tarım sektörünün en önemli girdisi gübre trafiğinin 1/3’ünün deniz yoluyla Hürmüz Boğazı’ndan geçtiğini yeni öğreniyoruz. Bu da Hürmüz Boğazı’nın enerji ve gıda üretimini bir arada kontrol etmesini sağlıyor. Doğal gaz, gübre üretiminde anahtar bir öneme sahip olduğu için, savaşın ilk haftasında Katar’ın doğal gaz üretimini durdurması ile nitrojen kökenli (amonyak) gübre üretimi %40 azaldı.

Enerji ve doğal gazın (LPG) da tamamen Hürmüz trafiğine bağlı olduğu ülkelerde, örneğin Bangladeş’te yetersiz rezervler nedeniyle hayatın tamamen durmaması için çeşitli önlemler alınmaya başlandı.

BM Gıda ve Tarım Organizasyonu’nun (FAO) tahminlerine göre kriz devam ederse küresel gübre fiyatlarında 2026’nın ilk yarısında ortalama %15-20 artış beklenmekte. Bu da uzak ve yakın her yerde yüksek gıda fiyatlarını yükseltecek.

Körfez ülkelerinin gıda-tarım sistemindeki kritik pozisyonu

Körfez ülkelerinin bugünkü durumuna bakarsak, gıda ve tarımda neredeyse tamamen dışa bağımlı olan bu ülkelerin, petrol zengini olmalarına rağmen 2007 yılındaki küresel gıda krizinden olumsuz etkilenmeleri ve değişen dünya dengelerini de dikkate alarak enerji ve tarım politikalarını revize ettiklerini görüyoruz.

Artık Körfez ülkeleri sadece petrol ve doğal gaz ihracatçısı olarak değil, petrokimya sektöründeki önemli yatırımları ile dünyada güçlü bir merkez haline gelerek fosil yakıtlara bağımlı modern tarım sektörünü adeta kontrollerine aldılar. Körfez ülkeleri bu yeni konumları itibari ile Orta Doğu, Orta ve Doğu Asya ve Afrika’nın tarım ve gıda ticaretini kontrol ederek jeopolitik açıdan büyük önem kazandılar. Limanlar, depolar, silolar, bağlantılı kara, hava ve deniz ulaşımı, serbest ticaret bölgeleri ve gıda işleme merkezlerinden oluşan bu geniş ağın, Körfez ülkelerine inanılmaz bir lojistik güç sağladığını İran’a yönelik saldırı ile gördük.

Bugün, bölge sadece önemli bir gübre üreticisi değil, aynı zamanda komşu ülkelerin gübre endüstrisine yön verecek bir güce sahip. Kamu sektörüne ait büyük enerji şirketleri hidrokarbon değerler zincirinin tamamını tarımda kullanılan kimyasallara yönlendirerek modern tarımın bağımlı olduğu üre, amonyak ve sülfür üretiminin büyük bir bölümüne hakim. Örneğin Körfez ülkeleri üre ticaretinin %35’inden sorumlu iken Suudi Arabistan dünyanın en büyük üre ihracatçısı.

Bununla da kalmayıp, Körfez ülkeleri aynı zamanda Orta Doğu’nun tamamında ve Kuzey Afrika’nın önemli bir bölümünde sınır ötesi ticaret yapan büyük tarım şirketlerini de kontrolleri altında tutuyor. Petrokimya endüstrisine hakim olan bu bölgedeki derin entegrasyon herhangi bir dalgalanma veya savaş halinde Çin ve Doğu Asya’nın hidrokarbon ithalatını etkileyerek daha önceki gıda krizlerinden çok daha derin bir krize yol açabilir.

Afrika ve Asya’da milyonları etkileyebilecek açlık ya da kıtlık tehlikesi

Ne var ki, İran savaşının etkileri zaten uzun süren savaşlar ve politik çalkantılar nedeniyle gıda güvencesi tehlikede olan ülkeleri daha da derinden etkiliyor. Savaşın başlamasının üzerinden sadece iki ay geçmesine rağmen, Afrika ve Asya’da milyonları etkileyebilecek açlık ya da kıtlık tehlikesi BM raporlarına yansıdı. Örneğin, Birleşik Arap Emirliği’nin Jebel Ali Limanı aynı zamanda Orta Doğu ve Afrika’ya giden gıda yardım zincirlerinin en önemli durağı. BM Dünya Gıda Programı (WFP) bu savaşın Afrika’da yaşayan 45 milyonluk bir nüfusu kıtlığa götürme ihtimalinden bahsediyor.

Sudan’da ise iç savaşlar yüzünden 2025 yılında BM tarafından halihazırda bölgesel kıtlık ilan edilmiş durumda. Halen 19 milyon kişinin kıtlıkla burun buruna yaşadığı Sudan dünyanın en geniş sığınmacı nüfusunun bulunduğu ve en zor insani krizin olduğu yer.

Son günlerde ABD ve İsrail’in İran’a ve Lübnan’a saldırması ile gündemden düşen Gazze’nin durumu ise halen ciddiyetini koruyor. Ateşkesin üzerinden 6 ay geçmesine rağmen Gazze’ye gitmesi gereken ancak çeşitli nedenlerle İsrail tarafından engellenen insani yardımların bugünlerde Hürmüz Boğazı’ndaki trafiğin kesilmesi nedeniyle ulaştırılamadığını öğreniyoruz.

Fosil yakıt bağımlısı gıda ve tarım

Tarımın petrole bağımlılığı dünyanın hangi ülkesinde olursanız olun hepimizi yakından ilgilendiriyor. Özellikle Küresel Güney’de yaşayan ve kıt kanaat geçinen herkesin, adını bile belki hiç duymadığı Hürmüz Boğazı’nda olup biteni tarlasında ve sofrasında hissetmesi, bugünkü modern gıda sistemlerinin bizi nasıl birbirimize bağladığını görmek bakımından önemli.

Peki, bu nasıl oldu?

20. yüzyılın meşhur “Yeşil Devrimi” sentetik gübre, kimyasal ilaçlar ve büyük hacimli sulama sistemleri ile özellikle buğday ve pirinç gibi ana mahsullerde çok yüksek rekoltelere ulaştı. Küresel Güney’deki üreticiler toprağı besleyen organik gübreleri bırakıp, doğal gaz kaynaklı sentetik gübre kullanımına geçti. Böylece Yeşil Devrim gıdamızı giderek artan hacimde fosil yakıt bağımlısı yaptı.

Yeşil Devrim’in ekolojik ve sosyal açıdan sorunlar getirdiğini ve bu nedenle kritik edildiğini biliyoruz. Ancak soframızı petrole bağımlı yapanın Yeşil Devrim olduğunu, bu konuyla ilgili uzmanlar hariç bilmiyorduk.

Saatler ilerliyor

Gübre ve enerji sektörü ekonomi diliyle ‘esnek’ değil. Fiyatlar, işlem hacmindeki değişimlerden çok daha fazla yükselebilir. Gemiler yakında Boğaz’dan geçmeye başlamazlarsa piyasaların çok hızlı tepki vermesi muhtemel. Ne var ki bu yüksek fiyatlar henüz küresel pazarı tamamen etkilemiş durumda değil.

Birçok ülke şu anda gübre ve diğer ana ürünlerin rezervlerini korumak için çeşitli yollara başvuruyor, alternatif deniz ve karayolları arıyor. Ne var ki bu yollar da giderek çok yüksek bedellere ulaşıyor. İhracatçı ülkeler, iç pazar ihtiyaçlarını düşünerek ihracata sınır koyuyorlar. Bu da dışa bağımlı ülkeleri zor durumda bırakıyor.

Önümüzdeki birkaç ay dünyanın birçok yerinde ekim mevsimi başladığı için gübre ihtiyacı en yüksek seviyede ve de fazla zaman yok. Dahası, savaş tehlikesi ve Boğaz’ın abluka altına alınması, hatta mayın döşenmesi gibi ihtimaller nedeniyle sigorta şirketleri fiyatları artırdığı için taşıma fiyatları astronomik seviyeye ulaştı. Bu sorun sadece Hürmüz Boğazı ve Körfez ülkelerini değil dünyanın her yerinde, ABD’den Brezilya’ya kadar artan fiyatlarla ekim yapıp yapmamakta karar vermeye çalışan üreticileri etkiliyor. Zaten iklim değişikliği, küresel ekonomik dalgalanmalar ve savaşların etkisi ile artan maliyetler yüzünden zor durumda olan üreticiler bu ekim dönemini kaçırırlarsa önümüzdeki sezonda tarımda üretimin düşeceği, emtia fiyatlarının artacağı, bunun da enflasyonu tetikleyeceği muhakkak.

Bu durum nasıl düzelir?

BM Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) uzmanlarına göre, doğal afetler veya iklim değişikliğinden farklı olarak insan eli ile yapılmış bu sorunu engellemek mümkün. Bunun için de savaşın durması ve Körfez trafiğinin açılması gerekiyor.

Eğer önümüzdeki 6 ay bu belirsizlik devam ederse 2027 ve sonrasında gıda ve tarımda kriz sofralara geliyor. Eğer bunun üzerine bir de El Niño yılının meteorolojik felaketleri eklenirse, kriz daha önce gördüklerimizden çok daha büyük olacak ve uzun yıllar bizi terk etmeyecek.

Önümüzdeki birkaç ay içinde her şey yolunda gitse bile mega şirketlerin muhtemel risklere karşı spekülasyonlarla fiyatları yükselttiklerini de unutmayalım.

Gıda krizlerini önlemek için ne yapmalı?

İşte bu günlerde Hürmüz Boğazı’nda olup bitenler, fosil yakıtlarla gıda sistemlerimiz arasındaki bu derin bağı gevşetmemiz gerektiğini gösteriyor.

Küçük ve orta ölçekli yerel üreticiler, gıda ve tarım sektörüne sosyal, çevresel ve yerel bütüncül bir politika olarak bakan sivil toplum örgütleri ve uzmanlar, uzun zamandır petrole bağımlı, aşırı kimyasal gübre ve ilaç kullanımı gerektiren, ürün rotasyonu yerine tek ürüne bağımlı 20. yüzyılın Yeşil Devrimi’nin getirdiği üretim modelinin sürdürülebilir olmadığını söylüyorlar.

Bunun yerine doğal gübre kullanımı, ürün çeşitliliği, toprağın sağlığını, suyu dikkatli kullanmayı öneren agroekolojik yöntemler, yereli küreselden önce koruyan, insan haklarına saygılı ve sosyal adaleti tarım politikalarına entegre eden bir sisteme geçmek gerekiyor.

Eğer, birkaç güçlü şirket ve merkezin yönettiği mega gıda-tarım sistemlerinden uzak durmaz, kendi kendine yetmekten vazgeçip küresel gıda zincirine kendimizi sıkı sıkıya bağlar isek, özellikle savaş ve afet zamanlarında kıtlığa kadar giden felaketi yaşamamız mümkün. İklim değişikliğinin giderek artan olumsuz etkisini hissettiğimiz her geçen gün, bu örnekler bize büyük hacimli, çok kârlı ama bir o kadar da kırılgan ve sürdürülebilir olmayan bu sistemin tehlikelerini göstermeye devam edecektir. Savaşlar ve politik çalkalanmalar ile artan enerji ve kimyasal fiyatları ileriki yıllarda artarak devam edecek ise, şimdiden buna bir çare aramanın zamanı geldi de geçti bile.

İşte bu nedenle, kısa dönemde hepimizi, uzak yakın, zengin fakir, çok ağır bir şekilde etkileyebilecek bu savaşı durdurmak gerekiyor. Ancak bu yeterli değil. Her şeyden önce bu savaştan çok ağır bir şekilde etkilenecek, savaş bittikten sonra bile olumsuz etkilerinin devam edeceği yoksul ülkelere yardım etmek için insani yardımları artırmak gerekiyor. Ne var ki, son yıllarda, dünyanın en zengin ekonomisine sahip ABD’de dış yardımların kesildiğine şahit oluyoruz.

Uzun dönemde yapılması gereken ise gıda ve tarım politikalarımızı gözden geçirip gelecek tehlikeleri, özellikle öngöremediklerimizi göz önüne alacak yeni vizyonlar… Örneğin, Körfez savaşının genel olarak anlaşıldığı gibi sadece petrol fiyatlarının yükselmesi ile ilgili olmadığını görmemiz gerekiyor. Her felaketin sonunda alınan dersler önemli.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun en editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 4 Mayıs 2026’da yayımlanmıştır.

Hilal Elver
Hilal Elver
Prof. Hilal Elver - 2014 - 2020 arası Birleşmiş Milletler Gıda Hakkı Özel Raportörü olarak görev yaptı. California Ünivesitesi'nde hukuk profesörü. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden 1974 yılında mezun oldu. Çevre Bakanlığı'nın ilk hukuk danışmanı oldu, Başbakanlık Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü görevinde de bulundu. Elver, 1996 yılından bu yana farklı Amerikan üniversitelerinde uluslararası çevre ile insan hakları hukuku alanlarında akademik faaliyetlerini yürütüyor.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Son Eklenenler

Yeni bir gıda krizi kapıda: Savaş-felaket-gıda krizi döngüsünden çıkmak için ne yapmalı?

Pandemi, Rusya-Ukrayna Savaşı, şimdi de İran Savaşı… Her birinde aynı şekilde gıda krizi, milyonların açlıkla karşı karşıya kalması… Neden hep aynı döngüyü yaşıyoruz? Bundan çıkışın, gıda krizini önlemenin yolu ne? Prof. Dr. Hilal Elver yazdı.

Küreselleşme ile iç içe yaşadığımız bu devirde, her on yılda bir küresel gıda krizi ile karşı karşıya kalmamız pek de beklenmedik bir durum değil. Ancak bu krizlerin derinliği yaşadığımız coğrafyaya, milli ekonomimizin gücüne, gıdada dışa ne kadar bağımlı olduğumuza, jeopolitik kırılmalar ve savaşlarla yakınlığımıza bağlı olarak değişiyor.

Covid-19 pandemi günlerinde dünyanın en güçlü ekonomilerinde bile oldukça iyi çalıştığı düşünülen küresel gıda zincirlerinin nasıl birdenbire tepetaklak olduğunu hatırlayalım. Ürünlerin tarlalarda çürüdüğü, süpermarket zincirlerinin raflarının boşaldığı, sınırların kapandığı, ulaşımın durduğu, gıda güvencesinde ithalata bağımlı ülkelerde ne kadar zengin olurlarsa olsunlar pazarın çöktüğü günleri hatırlayalım. Covid krizi bize kendi kendine yetmenin önemini, gıda güvencesinin ise sadece bir iç politika değil, bir milli güvenlik politikası olduğunu öğretmesi bakımından önemliydi.

Henüz dünya bu krizin etkilerinden kurtulmadan, 2022’de Rusya-Ukrayna Savaşı’nın başlaması ile yeni bir gıda krizinin kapıyı çaldığını Türkiye coğrafyasına yakınlığı nedeniyle hepimiz hatırlıyoruz. Her ne kadar Rusya ile Ukrayna savaşı bölgesel bir savaş olsa bile, Avrupa’nın tahıl ambarı olarak bilinen Ukrayna hem ekonomik hem de politik bakımdan Avrupa’da hissedildiyse de, Karadeniz’in de içinde bulunduğu bu bölge tahıl ve gübre üretimi ve ticareti açısından Orta Doğu’dan Afrika’ya kadar varan geniş bir coğrafyada gıda güvencesi olmayan ülkeleri olumsuz yönde etkiledi. Türkiye’nin arabuluculuğu ile Ukrayna ve Rusya’nın Boğazlardan geçen tahıl trafiğini belli bir süre de olsa açması, Orta Doğu ve Afrika’da gıda yardımları ile yaşayan nüfusun bir nebze de olsa rahatlaması açısından önemli bir diplomatik başarı idi.

Savaş gıda fiyatlarını yükseltecek

Bütün bunlar unutulmakta iken, ABD ve İsrail’in 28 Şubat 2026’da İran’a saldırması ile şimdilerde bütün gözler Hürmüz Boğazı’na çevrildi. Dünya petrol ve doğal (likit) gaz trafiğinin 1/5’inin geçtiği bu dar koridor enerji sektörünün önemli damarlarından birisi olarak biliniyor.

Ne var ki, gıda-tarım sektörünün en önemli girdisi gübre trafiğinin 1/3’ünün deniz yoluyla Hürmüz Boğazı’ndan geçtiğini yeni öğreniyoruz. Bu da Hürmüz Boğazı’nın enerji ve gıda üretimini bir arada kontrol etmesini sağlıyor. Doğal gaz, gübre üretiminde anahtar bir öneme sahip olduğu için, savaşın ilk haftasında Katar’ın doğal gaz üretimini durdurması ile nitrojen kökenli (amonyak) gübre üretimi %40 azaldı.

Enerji ve doğal gazın (LPG) da tamamen Hürmüz trafiğine bağlı olduğu ülkelerde, örneğin Bangladeş’te yetersiz rezervler nedeniyle hayatın tamamen durmaması için çeşitli önlemler alınmaya başlandı.

BM Gıda ve Tarım Organizasyonu’nun (FAO) tahminlerine göre kriz devam ederse küresel gübre fiyatlarında 2026’nın ilk yarısında ortalama %15-20 artış beklenmekte. Bu da uzak ve yakın her yerde yüksek gıda fiyatlarını yükseltecek.

Körfez ülkelerinin gıda-tarım sistemindeki kritik pozisyonu

Körfez ülkelerinin bugünkü durumuna bakarsak, gıda ve tarımda neredeyse tamamen dışa bağımlı olan bu ülkelerin, petrol zengini olmalarına rağmen 2007 yılındaki küresel gıda krizinden olumsuz etkilenmeleri ve değişen dünya dengelerini de dikkate alarak enerji ve tarım politikalarını revize ettiklerini görüyoruz.

Artık Körfez ülkeleri sadece petrol ve doğal gaz ihracatçısı olarak değil, petrokimya sektöründeki önemli yatırımları ile dünyada güçlü bir merkez haline gelerek fosil yakıtlara bağımlı modern tarım sektörünü adeta kontrollerine aldılar. Körfez ülkeleri bu yeni konumları itibari ile Orta Doğu, Orta ve Doğu Asya ve Afrika’nın tarım ve gıda ticaretini kontrol ederek jeopolitik açıdan büyük önem kazandılar. Limanlar, depolar, silolar, bağlantılı kara, hava ve deniz ulaşımı, serbest ticaret bölgeleri ve gıda işleme merkezlerinden oluşan bu geniş ağın, Körfez ülkelerine inanılmaz bir lojistik güç sağladığını İran’a yönelik saldırı ile gördük.

Bugün, bölge sadece önemli bir gübre üreticisi değil, aynı zamanda komşu ülkelerin gübre endüstrisine yön verecek bir güce sahip. Kamu sektörüne ait büyük enerji şirketleri hidrokarbon değerler zincirinin tamamını tarımda kullanılan kimyasallara yönlendirerek modern tarımın bağımlı olduğu üre, amonyak ve sülfür üretiminin büyük bir bölümüne hakim. Örneğin Körfez ülkeleri üre ticaretinin %35’inden sorumlu iken Suudi Arabistan dünyanın en büyük üre ihracatçısı.

Bununla da kalmayıp, Körfez ülkeleri aynı zamanda Orta Doğu’nun tamamında ve Kuzey Afrika’nın önemli bir bölümünde sınır ötesi ticaret yapan büyük tarım şirketlerini de kontrolleri altında tutuyor. Petrokimya endüstrisine hakim olan bu bölgedeki derin entegrasyon herhangi bir dalgalanma veya savaş halinde Çin ve Doğu Asya’nın hidrokarbon ithalatını etkileyerek daha önceki gıda krizlerinden çok daha derin bir krize yol açabilir.

Afrika ve Asya’da milyonları etkileyebilecek açlık ya da kıtlık tehlikesi

Ne var ki, İran savaşının etkileri zaten uzun süren savaşlar ve politik çalkantılar nedeniyle gıda güvencesi tehlikede olan ülkeleri daha da derinden etkiliyor. Savaşın başlamasının üzerinden sadece iki ay geçmesine rağmen, Afrika ve Asya’da milyonları etkileyebilecek açlık ya da kıtlık tehlikesi BM raporlarına yansıdı. Örneğin, Birleşik Arap Emirliği’nin Jebel Ali Limanı aynı zamanda Orta Doğu ve Afrika’ya giden gıda yardım zincirlerinin en önemli durağı. BM Dünya Gıda Programı (WFP) bu savaşın Afrika’da yaşayan 45 milyonluk bir nüfusu kıtlığa götürme ihtimalinden bahsediyor.

Sudan’da ise iç savaşlar yüzünden 2025 yılında BM tarafından halihazırda bölgesel kıtlık ilan edilmiş durumda. Halen 19 milyon kişinin kıtlıkla burun buruna yaşadığı Sudan dünyanın en geniş sığınmacı nüfusunun bulunduğu ve en zor insani krizin olduğu yer.

Son günlerde ABD ve İsrail’in İran’a ve Lübnan’a saldırması ile gündemden düşen Gazze’nin durumu ise halen ciddiyetini koruyor. Ateşkesin üzerinden 6 ay geçmesine rağmen Gazze’ye gitmesi gereken ancak çeşitli nedenlerle İsrail tarafından engellenen insani yardımların bugünlerde Hürmüz Boğazı’ndaki trafiğin kesilmesi nedeniyle ulaştırılamadığını öğreniyoruz.

Fosil yakıt bağımlısı gıda ve tarım

Tarımın petrole bağımlılığı dünyanın hangi ülkesinde olursanız olun hepimizi yakından ilgilendiriyor. Özellikle Küresel Güney’de yaşayan ve kıt kanaat geçinen herkesin, adını bile belki hiç duymadığı Hürmüz Boğazı’nda olup biteni tarlasında ve sofrasında hissetmesi, bugünkü modern gıda sistemlerinin bizi nasıl birbirimize bağladığını görmek bakımından önemli.

Peki, bu nasıl oldu?

20. yüzyılın meşhur “Yeşil Devrimi” sentetik gübre, kimyasal ilaçlar ve büyük hacimli sulama sistemleri ile özellikle buğday ve pirinç gibi ana mahsullerde çok yüksek rekoltelere ulaştı. Küresel Güney’deki üreticiler toprağı besleyen organik gübreleri bırakıp, doğal gaz kaynaklı sentetik gübre kullanımına geçti. Böylece Yeşil Devrim gıdamızı giderek artan hacimde fosil yakıt bağımlısı yaptı.

Yeşil Devrim’in ekolojik ve sosyal açıdan sorunlar getirdiğini ve bu nedenle kritik edildiğini biliyoruz. Ancak soframızı petrole bağımlı yapanın Yeşil Devrim olduğunu, bu konuyla ilgili uzmanlar hariç bilmiyorduk.

Saatler ilerliyor

Gübre ve enerji sektörü ekonomi diliyle ‘esnek’ değil. Fiyatlar, işlem hacmindeki değişimlerden çok daha fazla yükselebilir. Gemiler yakında Boğaz’dan geçmeye başlamazlarsa piyasaların çok hızlı tepki vermesi muhtemel. Ne var ki bu yüksek fiyatlar henüz küresel pazarı tamamen etkilemiş durumda değil.

Birçok ülke şu anda gübre ve diğer ana ürünlerin rezervlerini korumak için çeşitli yollara başvuruyor, alternatif deniz ve karayolları arıyor. Ne var ki bu yollar da giderek çok yüksek bedellere ulaşıyor. İhracatçı ülkeler, iç pazar ihtiyaçlarını düşünerek ihracata sınır koyuyorlar. Bu da dışa bağımlı ülkeleri zor durumda bırakıyor.

Önümüzdeki birkaç ay dünyanın birçok yerinde ekim mevsimi başladığı için gübre ihtiyacı en yüksek seviyede ve de fazla zaman yok. Dahası, savaş tehlikesi ve Boğaz’ın abluka altına alınması, hatta mayın döşenmesi gibi ihtimaller nedeniyle sigorta şirketleri fiyatları artırdığı için taşıma fiyatları astronomik seviyeye ulaştı. Bu sorun sadece Hürmüz Boğazı ve Körfez ülkelerini değil dünyanın her yerinde, ABD’den Brezilya’ya kadar artan fiyatlarla ekim yapıp yapmamakta karar vermeye çalışan üreticileri etkiliyor. Zaten iklim değişikliği, küresel ekonomik dalgalanmalar ve savaşların etkisi ile artan maliyetler yüzünden zor durumda olan üreticiler bu ekim dönemini kaçırırlarsa önümüzdeki sezonda tarımda üretimin düşeceği, emtia fiyatlarının artacağı, bunun da enflasyonu tetikleyeceği muhakkak.

Bu durum nasıl düzelir?

BM Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) uzmanlarına göre, doğal afetler veya iklim değişikliğinden farklı olarak insan eli ile yapılmış bu sorunu engellemek mümkün. Bunun için de savaşın durması ve Körfez trafiğinin açılması gerekiyor.

Eğer önümüzdeki 6 ay bu belirsizlik devam ederse 2027 ve sonrasında gıda ve tarımda kriz sofralara geliyor. Eğer bunun üzerine bir de El Niño yılının meteorolojik felaketleri eklenirse, kriz daha önce gördüklerimizden çok daha büyük olacak ve uzun yıllar bizi terk etmeyecek.

Önümüzdeki birkaç ay içinde her şey yolunda gitse bile mega şirketlerin muhtemel risklere karşı spekülasyonlarla fiyatları yükselttiklerini de unutmayalım.

Gıda krizlerini önlemek için ne yapmalı?

İşte bu günlerde Hürmüz Boğazı’nda olup bitenler, fosil yakıtlarla gıda sistemlerimiz arasındaki bu derin bağı gevşetmemiz gerektiğini gösteriyor.

Küçük ve orta ölçekli yerel üreticiler, gıda ve tarım sektörüne sosyal, çevresel ve yerel bütüncül bir politika olarak bakan sivil toplum örgütleri ve uzmanlar, uzun zamandır petrole bağımlı, aşırı kimyasal gübre ve ilaç kullanımı gerektiren, ürün rotasyonu yerine tek ürüne bağımlı 20. yüzyılın Yeşil Devrimi’nin getirdiği üretim modelinin sürdürülebilir olmadığını söylüyorlar.

Bunun yerine doğal gübre kullanımı, ürün çeşitliliği, toprağın sağlığını, suyu dikkatli kullanmayı öneren agroekolojik yöntemler, yereli küreselden önce koruyan, insan haklarına saygılı ve sosyal adaleti tarım politikalarına entegre eden bir sisteme geçmek gerekiyor.

Eğer, birkaç güçlü şirket ve merkezin yönettiği mega gıda-tarım sistemlerinden uzak durmaz, kendi kendine yetmekten vazgeçip küresel gıda zincirine kendimizi sıkı sıkıya bağlar isek, özellikle savaş ve afet zamanlarında kıtlığa kadar giden felaketi yaşamamız mümkün. İklim değişikliğinin giderek artan olumsuz etkisini hissettiğimiz her geçen gün, bu örnekler bize büyük hacimli, çok kârlı ama bir o kadar da kırılgan ve sürdürülebilir olmayan bu sistemin tehlikelerini göstermeye devam edecektir. Savaşlar ve politik çalkalanmalar ile artan enerji ve kimyasal fiyatları ileriki yıllarda artarak devam edecek ise, şimdiden buna bir çare aramanın zamanı geldi de geçti bile.

İşte bu nedenle, kısa dönemde hepimizi, uzak yakın, zengin fakir, çok ağır bir şekilde etkileyebilecek bu savaşı durdurmak gerekiyor. Ancak bu yeterli değil. Her şeyden önce bu savaştan çok ağır bir şekilde etkilenecek, savaş bittikten sonra bile olumsuz etkilerinin devam edeceği yoksul ülkelere yardım etmek için insani yardımları artırmak gerekiyor. Ne var ki, son yıllarda, dünyanın en zengin ekonomisine sahip ABD’de dış yardımların kesildiğine şahit oluyoruz.

Uzun dönemde yapılması gereken ise gıda ve tarım politikalarımızı gözden geçirip gelecek tehlikeleri, özellikle öngöremediklerimizi göz önüne alacak yeni vizyonlar… Örneğin, Körfez savaşının genel olarak anlaşıldığı gibi sadece petrol fiyatlarının yükselmesi ile ilgili olmadığını görmemiz gerekiyor. Her felaketin sonunda alınan dersler önemli.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun en editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 4 Mayıs 2026’da yayımlanmıştır.

Hilal Elver
Hilal Elver
Prof. Hilal Elver - 2014 - 2020 arası Birleşmiş Milletler Gıda Hakkı Özel Raportörü olarak görev yaptı. California Ünivesitesi'nde hukuk profesörü. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden 1974 yılında mezun oldu. Çevre Bakanlığı'nın ilk hukuk danışmanı oldu, Başbakanlık Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü görevinde de bulundu. Elver, 1996 yılından bu yana farklı Amerikan üniversitelerinde uluslararası çevre ile insan hakları hukuku alanlarında akademik faaliyetlerini yürütüyor.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Son Eklenenler

0
Would love your thoughts, please comment.x