Neden Ayvalık’a gitmeliyiz?

Ayvalık’ı yalnızca denizi ve plajları mı özel kılıyor? Rumlardan mübadillere uzanan geçmişi, Sarımsak Taşı’ndan evleri, Cunda’sı, sanatla yeniden hayat bulan Küçükköy’ü, zeytinyağlı sofraları ve koylarıyla bu Ege ilçesi neden her mevsim yeniden gidilecek yerlerden biri? Zeynep Kasap yazdı.

Ayvalık’ta bir sokağa girdiğinizde hangi zamana ait olduğunuzu kestirmek bazen güçleşiyor. Sarımsak Taşı’ndan yapılmış eski bir Rum evinin önünden geçiyor, biraz ileride bir zamanların Agios İoannis Kilisesi olan Saatli Cami’nin kulesini görüyorsunuz. Başka bir sokaktan zeytinyağı ve sabun kokusu geliyor; bir avlunun duvarından sarkan asmaların, begonvillerin arasından geçmişin başka bir izi çıkıyor karşınıza.

Belki de Ayvalık’ı sevmemin nedeni bu.

Yaz tatili benim için hiçbir zaman yalnızca deniz, kum ve güneşten ibaret olmadı. Tarihin içinde yürümeyi, sokaklarında kaybolurken zamanı unutmayı, bir kapının tokmağında, eski bir kuyuda ya da taş bir duvarda yıllar önce yaşamış insanların izlerini aramayı seviyorum. Bir yere yeniden gitmek istemem için de yalnızca güzel olması yetmiyor; her dönüşümde bana başka bir hikâye anlatması gerekiyor.

Ayvalık böyle bir yer. Üstelik dört mevsim yeniden gidilebilecek yerlerden biri. Rum tüccarların taş evlerinden mübadeleyle değişen mahallelerine, zeytinyağı ve sabun ticaretinden bugünün sanat atölyelerine, Cunda’nın eski kiliselerinden Ege mutfağının sofralarına kadar burada geçmiş, zamanın içinden konuşmaya devam ediyor.

Ben bu kez Ayvalık’a özel araçla gittim. Uçakla gelmek isteyenler için en yakın seçenek Balıkesir Koca Seyit Havalimanı. Ama Ayvalık’a hangi yoldan gelirseniz gelin, bence asıl yolculuk ilçeye vardığınızda, o dar sokaklardan birine adım attığınız anda başlıyor.

Sokaklarda taşın hafızası

Ayvalık’ı tanımanın en güzel yolu yürümek. Ana caddelerden birini bırakıp ara sokaklara girdiğinizde ilçenin neden böylesine farklı bir havası olduğunu daha iyi anlıyorsunuz. Dar sokaklar, yan yana sıralanmış taş evler, cumbalar, dövme demir balkonlar, ahşap kapılar… Kimi ev özenle restore edilmiş, kimi zamana karşı verdiği mücadeleyi duvarlarında açıkça gösteriyor. Ben her ikisini de uzun uzun seyretmeyi seviyorum.

Bugün Ayvalık’ın tarihî dokusunu oluşturan yapıların önemli bölümü, ilçenin zeytinyağı ve sabun üretimiyle zenginleştiği 19. yüzyılın izlerini taşıyor. Ayvalık 1850’lerden sonra zeytinyağı ve sabuna dayalı ekonomisiyle yeniden güçlenmiş; sanayi ve uluslararası ticaret sayesinde 20. yüzyılın başlarına gelindiğinde Batı Anadolu’nun önemli liman merkezlerinden biri hâline gelmiş. O ekonomik canlılığın bıraktığı izleri bugün sokaklarda, eski fabrikalarda, ibadethanelerde ve evlerin cephelerinde görmek mümkün.

Bu evlerde dikkatimi en çok çeken şeylerden biri Sarımsak Taşı oldu. Doğrusu, Ayvalık’a gelene kadar adını hiç duymamıştım. Pembeden gülkurusuna, yer yer kırmızımsı kahverengiye uzanan tonları olan bu volkanik taş, uzun yıllar bölgenin en önemli yapı malzemelerinden biri olmuş. Kolay işlenmesi sayesinde kapı ve pencere çevrelerinde, kemerlerde, merdivenlerde ve cephe süslemelerinde kullanılmış. Kalın taş duvarların sağladığı yalıtım da evlerin yazın daha serin, kışın daha sıcak kalmasına yardımcı olmuş.

Sokaklarda yürürken bir süre sonra evlerin ayrıntılarına takılıp kalıyorsunuz. Açık kalmış bir kapıdan bazen küçük bir avlu görünüyor; avluda eski bir kuyu, asma ya da zeytin ağacı. Bir evin önünde sardunyalar, diğerinde duvara tırmanmış begonviller çıkıyor karşınıza. Bu ayrıntılar yüzünden Ayvalık’ta bir yere yetişmek pek kolay değil. Yürüyüşünüzü sürekli bir kapı, bir pencere, bir taş duvar bölüyor.

Üstelik bu sokaklar geçmişten kalmış güzel bir dekor gibi yaşamıyor. İçlerinde hâlâ gündelik hayat sürüyor; kapı önünde oturanlar, alışverişe çıkanlar, küçük dükkânlar, kahvehaneler, pansiyonlar, lokantalar var. Ayvalık’ın sevdiğim taraflarından biri de geçmişini hayatın dışına çıkarmaması. Eski evler seyredilecek yapılara dönüşüp sessizleşmemiş; ilçenin bugünkü hayatına karışmış durumda.

Bu sokaklarda biraz daha yürüyünce Ayvalık’ın geçmişini en açık biçimde anlatan yapılardan biri çıkıyor karşımıza: Bir zamanlar kilise olan, bugün ezan sesinin yükseldiği Saatli Cami.

Kiliseden camiye, Macaron’dan bugüne

Ayvalık’ın geçmişini anlamak için yolunuzun Saatli Cami’ye düşmesi yeterli. Fevzi Paşa Mahallesi’ndeki yapı, uzun yıllar Hagios Ioannis Kilisesi olarak hizmet vermiş. Aynı yerde 18. yüzyılın başlarında da bir kilise bulunduğu biliniyor; günümüze ulaşan yapı ise 1869-1870 yıllarında Ayvalıklı mimar Emmanuel Kounas tarafından yeniden inşa edilmiş. Nüfus mübadelesinden sonra camiye çevrilmiş, eski çan kulesine yerleştirilen saat de zamanla yapının bugünkü adına dönüşmüş.

İnsan burada ister istemez Ayvalık’ın yakın tarihini düşünüyor. Bir cemaatin ibadet için girdiği yapı, birkaç kuşak sonra başka bir inancın insanlarını ağırlıyor. Çan kulesi saat kulesine, kilise camiye dönüşüyor; yapı ayakta kalırken çevresindeki hayat değişiyor. Ayvalık’ta geçmişle karşılaşmanın etkileyici taraflarından biri bu dönüşümleri aynı yapı üzerinde okuyabilmek.

Saatli Cami’den sonra yürüyüşü Macaron’a doğru sürdürmek iyi bir fikir. Resmî adı Hayrettinpaşa olan bu bölge, Ayvalık’ta hâlâ eski adıyla anılıyor. “Macaron” adının nereden geldiğine ilişkin en yaygın anlatı, bölgede yetiştirilen mercanköşk bitkisine dayanıyor. İngilizcede “marjoram” olarak bilinen, kekik ailesinden gelen bu hoş kokulu bitkinin zaman içinde mahalleye adını verdiği söyleniyor. Ben de Macaron adının bir bitkiden geldiğini ilk kez burada öğrendim.

Macaron bugün Ayvalık’ın gündelik hayatını en rahat izleyebileceğiniz yerlerden biri. Küçük kahvehaneler, pansiyonlar, butik oteller, eski konaklarda açılmış işletmeler ve mahalle arasına dağılmış küçük dükkânlar arasında dolaşırken turistik bir güzergâhın içinde olduğunuzu zaman zaman unutuyorsunuz. Benim tercihim yine avlulu eski konaklardan yana. İçeriye adım attığınızda sokağın hareketi birkaç metre ötede kalıyor ve Ayvalık’ın daha sakin yüzü ortaya çıkıyor.

Perşembe günü Ayvalık’taysanız bu yürüyüşü Barbaros Caddesi’nde kurulan pazara kadar uzatabilirsiniz. Tezgâhlarda mevsimine göre Ege otları, sebzeler, meyveler, zeytinler ve yöresel ürünler sıralanıyor. Bir yeri tanımak için kimi zaman tarih kitaplarından çok pazar tezgâhları işe yarıyor. Hangi otun yenildiği, neyin salamuraya basıldığı, hangi mevsimde neyin toplandığı o bölgenin mutfağını da gündelik alışkanlıklarını da anlatıyor.

Ayvalık’ta yürürken tarihin yalnız eski yapılarda saklanmadığını burada daha iyi fark ediyorsunuz. Saatli Cami geçmişte yaşanan büyük kırılmaları hatırlatırken birkaç sokak ötede kurulan pazar hayatın kaldığı yerden nasıl devam ettiğini gösteriyor. Bir sonraki durakta ise geçmişin başka bir biçimde bugüne karıştığı Küçükköy var.

Küçükköy: Göçlerin içinden sanata

Ayvalık’tan ayrılmadan önce rotamı Küçükköy’e çevirdim. Bugün “Sanat Köyü” adıyla tanınan bu küçük yerleşime girer girmez neden böyle anıldığını anlamak güç değil. Bir köşede seramik atölyesi, birkaç adım ötede resim galerisi, başka bir yerde heykeller ya da el emeği ürünlerin satıldığı küçük bir dükkân çıkıyor karşınıza. Açık kapılardan çalışan sanatçılara gözünüz takılıyor, bazen içeriden bir çekiç sesi geliyor. Ben orada dolaşırken uzun zamandır hissetmediğim bir şey oldu: İnsanın içinde üretme isteği uyanıyor.

Küçükköy’ün bugünkü sanat kimliğinin arkasında epey hareketli bir geçmiş var. Yerleşimin tarihi 15. yüzyıla kadar götürülüyor. Yaygın anlatıya göre Fatih Sultan Mehmet’in 1462’deki Midilli seferi sırasında bölgeye yerleştirilen yeniçeriler, köyün eski adına da kaynaklık etmiş. Rumların kullandığı “Yeniçarohori” adı “Yeniçerilerin köyü” anlamına geliyor. Daha sonraki yüzyıllarda Rum nüfusun ağırlık kazandığı Küçükköy, 19. yüzyılın sonlarından itibaren Balkanlardan gelen Boşnakların da yerleştiği bir göç coğrafyasına dönüşmüş.

Bu hareketlilik Cumhuriyet’e geçiş yıllarında da sürmüş. 1923’te başlayan Türk-Yunan nüfus mübadelesi Ayvalık ve çevresindeki nüfus yapısını kökten değiştirmiş; Midilli, Girit ve Selanik’ten gelen Müslüman mübadiller bölgeye yerleştirilmiş. Küçükköy ise daha önce gelen Boşnakların kültürüyle birlikte kendine özgü bir kimlik kazanmış. Bugün burada bir Göç Müzesi bulunması da rastlantı sayılmaz. Rum yerleşimi döneminde okul olarak kullanılan bina, artık farklı zamanlarda buraya gelenlerin hikâyelerini anlatıyor. Eski Agios Athanasios Kilisesi’nin bugün Küçükköy Merkez Camii olarak kullanılması da aynı değişimin bir başka tanığı.

Köyün yakın geçmişindeki büyük değişimlerden biri ise sanatçılarla başlamış. Uzun süre sessiz kalan eski yapılar yeniden kullanılmaya başlanmış; bazıları atölyeye, bazıları galeriye, bazıları kültür ve tasarım alanlarına dönüşmüş. Küçükköy’ün “Sanat Köyü” olarak tanınmasında burada çalışan sanatçıların ve galerilerin önemli payı var. Bugün sanatçılar arasında ortak sergilerden eğitim çalışmalarına uzanan bir işbirliği de yürütülüyor.

Beni Küçükköy’de en çok etkileyen de sanatın hayatın içine bu kadar rahat karışması oldu. Bir galeriye girip eserleri inceliyor, çıktığınızda kapı önünde sohbet eden insanlara rastlıyor, birkaç dakika sonra çalışan bir ustanın sesini duyuyorsunuz. Sanat burada büyük salonlara çekilmiş, uzaktan seyredilen bir şey gibi durmuyor. Gündelik hayatın ritmine karışıyor.

Küçükköy’de gezinirken başınızı sürekli sağa sola çevirmek isteyeceksiniz. Ben öyle yaptım. Bir atölyeye girdim, sonra başka bir dükkâna göz attım; kimi yerde yalnızca durup çalışan insanları seyrettim. Bir zamanlar askerlerin, Rumların, Boşnakların yaşadığı bu küçük yerleşimde bugün ressamlar, heykeltıraşlar, seramikçiler ve tasarımcılar kendi izlerini bırakıyor.

Küçükköy’den ayrılırken insanın aklında gördüğü eserlerden çok başka bir duygu kalıyor: Bir yer, yüzyıllar boyunca defalarca değişebilir ve her gelen kuşak ona kendinden bir şey katabilir. Küçükköy bunu görmek için güzel bir durak.

Sırada ise Ayvalık’ın yukarıdan seyredildiği, adı manzarasından çok daha ürkütücü olan bir yer var: Şeytan Sofrası.

Şeytan Sofrası: Adı ürkütücü, manzarası başka

Küçükköy’den sonra yönümü Şeytan Sofrası’na çevirdim. Adını ilk duyduğumda biraz ürkütücü, biraz komik, biraz da merak uyandırıcı gelmişti. Allah günah yazmasın ama Şeytan Sofrası’na bayıldım.

Ayvalık merkezinin yaklaşık sekiz kilometre güneyindeki bu kayalık tepe, sönmüş bir volkandan geriye kalan lav birikintilerinden oluşuyor. Yukarıdan bakıldığında çevredeki adalar, koylar ve karşı kıyıdaki Midilli geniş bir Ege manzarasının içinde yan yana sıralanıyor. Özellikle gün batımına yakın saatlerde tepede kalabalığın artmasının nedeni de hemen anlaşılıyor. Güneş alçaldıkça denizin rengi değişiyor, adalar önce belirginleşiyor, sonra yavaş yavaş karanlığın içinde siliniyor.

Şeytan Sofrası’nın adı da manzarası kadar ilgi çekici. Tepede ayak izini andıran büyükçe bir şekil demir kafes içinde korunuyor. Halk arasında anlatılan söylencelerden birine göre bu iz Şeytan’a ait. Rivayetin ayrıntıları anlatandan anlatana değişiyor; kimi Şeytan’ın cennetten kovulduktan sonra buraya geldiğini söylüyor, kimi başka hikâyeler ekliyor. Ben böyle söylenceleri dinlemeyi de okumayı da seviyorum. Bir yere ilişkin gerçeklerin yanında insanların yüzyıllar boyunca anlattığı hikâyeler de o coğrafyanın hafızasına karışıyor.

Ayak izinin kime ait olduğunu elbette bilmiyorum. Bildiğim bir şey varsa o da tepeden görünen manzaranın abartılmadığı. Bir süre hiçbir yere yetişmeye çalışmadan karşıya bakmak yeterli. Aşağıda koylar, biraz ötede adalar, ufukta Midilli… Ayvalık’ta günün yavaşlamasına izin verilecek yerlerden biri burası.

Gün batımını Şeytan Sofrası’nda bıraktıktan sonra sıra denizin öte yanındaki Ayvalık’a, yani Cunda’ya geçmeye geliyor.

Cunda: Bir adaya kaçmak

Ayvalık’a kadar gelmişken Cunda’ya uğramamak olmaz. Resmî adı Alibey Adası olan Cunda’ya bugün karayoluyla ulaşılıyor. Yolun üzerinde küçük ama hoş bir tarih bilgisi de var: Alibey ile Lale adalarını birbirine bağlayan köprü 1964 yılında yapılmış ve Türkiye’nin ilk boğaz köprüsü kabul ediliyor. Lale Adası ise daha 1817’de denizin doldurulmasıyla oluşturulan bir yol aracılığıyla anakaraya bağlanmış. Yani Cunda’ya geçerken farkında olmadan iki ayrı dönemin ulaşım hikâyesinin üzerinden geçiyorsunuz.

Adanın Yunanca kaynaklarda geçen eski adlarından biri Moskhonisi. Bugünkü Cunda ise uzun süre bakıp geçilecek bir sahilden ibaret görünmüyor bana. Merkezde biraz dolaştıktan sonra ara sokaklara yönelmek gerekiyor. Zeytinyağı, sabun, yerel peynirler ve hediyelikler satan küçük dükkânlara girip çıkıyor, bir köşede durup denizden gelen havayı içinize çekiyor, sonra yeniden yürüyorsunuz. Ben Cunda’yı böyle, acele etmeden gezmeyi seviyorum.

Adanın geçmişi de birkaç adımda kendini hatırlatıyor. 19. yüzyıla gelindiğinde Cunda’da farklı kiliselerin çevresinde oluşmuş mahalleler bulunuyor; yüzyılın sonunda adadaki Müslüman cemaat için Hamidiye Camii inşa ediliyor. Mübadeleyle birlikte nüfus değişiyor, fakat önceki hayatın bıraktığı izler bütünüyle silinmiyor. Cunda bugün hâlâ bu geçmişin üzerine kurulmuş bir gündelik hayat sürdürüyor.

Merkezdeki yürüyüşün ardından yönünüzü Âşıklar Tepesi’ne çevirin. Yokuş biraz nefesinizi kesebilir ama yukarı vardığınızda Cunda’yı başka bir açıdan görüyorsunuz. Tepenin eski yel değirmeni de adanın simgelerinden biri.

Buradaki Agios Yannis şapeli ile bitişiğindeki yel değirmeni, geçmişte bölgede bulunan manastır kompleksinin parçalarıydı. Şapelin bünyesindeki kitaplığın 19. yüzyılda zenginleştiği, dinî eserlerin yanı sıra 17. ve 18. yüzyıl kilise hukukuna ilişkin yayınlarıyla tanındığı biliniyor. Mübadeleden sonra sahipsiz kalan yapılar zaman içinde büyük ölçüde tahrip olmuş. Rahmi M. Koç Müzecilik ve Kültür Vakfı’nın girişimiyle restore edilen şapel 2007’de kitaplık olarak açılmış; diplomat Necdet Kent’in oğlu Muhtar Kent tarafından bağışlanan 1300’ü aşkın kitap da koleksiyonun temelini oluşturmuş. Kitaplığa Necdet Kent ile Ayvalıklı eşi Sevim Kent’in adı verilmiş.

Benim burada en sevdiğim şeylerden biri kitaplarla manzaranın yan yana gelmesi. Birkaç rafın önünde oyalanıp sonra dışarı çıkıyor, biraz önce sokaklarında dolaştığınız adaya yukarıdan bakıyorsunuz. Kitaplıkta geçirdiğiniz zamanla tepedeki manzara birbirine karışıyor. Cunda’da acele etmemeniz gerektiğini hatırlatan duraklardan biri burası.

Yeniden merkeze indiğinizde bu kez Taksiyarhis’e uğrayın. Cunda’nın en önemli tarihî yapılarından biri olan kilise, bugünkü biçimiyle 1873’te eski temelleri üzerinde yeniden inşa edilmiş. Bir dönem cami ve daha sonra Tekel deposu olarak kullanılan yapı, 1944 depreminde ciddi hasar görmüş. Uzun yılların ardından restore edilerek 2014’te Rahmi M. Koç Müzesi adıyla ziyarete açılmış. İçeride ikonalar ve süslemelerin yanı sıra oyuncaklardan saatlere, model araçlardan çeşitli sanayi ve ulaşım objelerine uzanan bir koleksiyon bulunuyor. Bir kilisenin içinde böyle bir koleksiyonla karşılaşmak başlı başına ilginç bir deneyim.

Bu kadar yürüdükten sonra benim mola adreslerimden biri Taş Kahve. Cunda’nın yıllardır en bilinen buluşma noktalarından biri olan mekânda oturup gelip geçeni seyretmek, adanın hareketini dışarıdan izlemek hoşuma gidiyor. Kahve seviyorsanız sakızlı Türk kahvesini deneyebilirsiniz. Hafif sakız aroması Cunda’ya yakışıyor. Kahveyle arası iyi olmayanlara da sakızlı dondurmayı önerebilirim.

Cunda’ya bir gün ayırmak birçok yeri görmek için yeterli gelebilir. Fakat burada mesele kaç yer gördüğünüzden çok, nerede ne kadar oyalanabildiğiniz. Sahilde yürümek, bir dükkâna girmek, kitaplıkta vakit geçirmek, Taksiyarhis’in içinde dolaşmak, kahvede biraz oturmak… Akşam olduğunda adadan ayrılırken günü neyle geçirdiğinizi tek tek saymak güçleşiyor. Zaten Cunda’nın güzelliği biraz da burada: Program yapıyorsunuz ama ada sizi zaman zaman programın dışına çıkarıyor.

Şimdi sofraya buyurun

Eee, o kadar gezdik, yürüdük; sıra sofraya oturmaya geldi.

Ayvalık merkezde mi, Cunda’da mı olduğunuz çok da önemli değil. Sofraya oturduğunuzda zeytinyağı, Ege otları, deniz ürünleri ve mezeler bir şekilde önünüze geliyor. Fakat Ayvalık mutfağını ilginç kılan yalnızca malzemeleri değil, onları buraya taşıyan insanlar. 1923 mübadelesinin ardından Girit, Midilli, Selanik ve çevresinden gelenler kendi yemek alışkanlıklarını da beraberlerinde getirmiş. Zaman içinde bu farklı gelenekler birbirine karışmış ve bugün Ayvalık mutfağı dediğimiz zengin sofra ortaya çıkmış.

Bu sofranın başköşesinde zeytinyağı var. Olmaması da düşünülemez. Ayvalık topraklarının önemli bir bölümü zeytinliklerle kaplı; zeytin ve zeytinyağı ilçenin ekonomisini yüzyıllardır biçimlendiriyor. Zeytinyağlı otlardan kızartmalara, mezelerden balık yemeklerine kadar mutfağın pek çok yerinde karşınıza çıkıyor. Önünüze yalnızca kekik ve pul biberle tatlandırılmış bir tabak zeytinyağı ile ekmek gelse bile sofraya başlamış sayılıyorsunuz.

Ben böyle yerlerde menüyü aceleyle geçmek yerine meze tezgâhının önünde biraz oyalanmayı seviyorum. Mevsimine göre deniz börülcesi, radika, cibez ve başka Ege otları; zeytinyağlılar ve deniz ürünleri arasında seçim yapmak zaten başlı başına zaman alıyor. Balık konusunda da mevsime kulak vermek gerekiyor. Ayvalık’la en çok özdeşleşenlerden biri papalina. Küçük bir sardalya türü olan papalina özellikle yaz aylarında sofralara geliyor.

Sofranın sonunda tatlı isterseniz lor tatlısını deneyebilirsiniz. Taze lorla hazırlanan bu tatlı Ayvalık’ın tescilli lezzetlerinden biri. Ben karadutu da es geçmem. Taze lorun üzerine karadut reçeli koyarak yemek yörede sevilen seçeneklerden. Sakız ise kurabiyede, dondurmada ve muhallebide karşınıza çıkabiliyor.

Ayvalık’tan söz edip tostunu unutmak da olmaz. Nohut mayasıyla hazırlanan özel ekmeğiyle yapılan Ayvalık tostu, 2023 yılında geleneksel ürün adı olarak tescil edilmiş. Deniz kenarında uzun uzun kurulmuş bir sofradan başka bir dünyaya aitmiş gibi görünse de ilçenin en bilinen sokak lezzeti hâline gelmiş durumda. Benim listeme karadut ve koruk suyu da ekleniyor. Sıcak bir günde soğuk bir bardak koruk suyunun yeri ayrı.

Ayvalık sofrasında en sevdiğim şey, gezdiğimiz yerlerin hikâyesinin yemekte de sürmesi. Sokaklarda gördüğümüz zeytinliklerin ürünü sofraya geliyor; mübadelenin izleri tariflerde yaşamaya devam ediyor; deniz sabah verdiğini akşam tabağınıza bırakıyor. Ayvalık’ı gezerken gördüğünüz coğrafyayla yediğiniz yemek birbirinden kopmuyor.

Kıyıya inme vakti

Tarih, sokaklar, sanat, yemek derken Ayvalık’a geliş nedenlerinden birini daha fazla bekletmeyelim: deniz.

Kumsalda uzun bir gün geçirmek isteyenlerin ilk rotası Sarımsaklı olabilir. Küçükköy Mahallesi kıyısındaki Sarımsaklı plajları kilometreler boyunca uzanıyor. Yaz aylarında hareketli ve kalabalık olabiliyor ama uzun sahil şeridi sayesinde kendinize uygun bir yer bulmanız mümkün. Benim diğer tercihim ise hemen yakınındaki Badavut. Denizden çıkıp tekrar kuma uzanmak, sonra yeniden suya girmek istediğiniz günler için ikisi de iyi seçenekler.

Kalabalıktan biraz uzaklaşmak isteyenlere Şirinkent’i de not düşeyim. Ayvalık’ta denize girmek için tek bir noktaya bağlı kalmanız gerekmiyor. İlçenin girintili çıkıntılı kıyıları boyunca farklı koylar ve sahiller bulunuyor; birkaç gününüz varsa her gün başka bir yere gitmek gezinin keyifli taraflarından biri.

Cunda’da kalıyorsanız ya da günü adada geçirecekseniz seçenekler değişiyor. Pateriça, Çataltepe ve Duba benim listemde. Pateriça daha korunaklı koy yapısıyla öne çıkıyor; Çataltepe de Cunda’da denize girmek için tercih edilen noktalardan. Duba Plajı ise adanın Ayvalık yönündeki ulaşımı kolay seçeneklerinden biri. Ayvalık Belediyesi de Duba’yı kendi plajları arasında gösteriyor.

Ben deniz tatilinde bir plaja sabah girip akşama kadar oradan ayrılmayanlardan değilim. Biraz yüzer, biraz kıyıda oyalanır, sonra yeniden yola çıkarım. Ayvalık bu huyuma da uyuyor. Sabah denize girip öğleden sonra bir sokağın peşine takılabilir, akşamüstü başka bir koyda suya yeniden girebilirsiniz.

Üstelik deniz burada gezinin geri kalanından kopuk bir mola gibi durmuyor. Şeytan Sofrası’ndan yukarıdan baktığınız koylara birkaç saat sonra girebilir, Cunda’da dolaşırken gördüğünüz kıyıya inip yüzebilir, sudan çıktıktan sonra yeniden bir zeytinyağlı sofrasının başına oturabilirsiniz. Ayvalık’ta günün planını biraz da deniz belirliyor.

Yanınıza ne alırsınız?

Benim Ayvalık’tan ayrılma vaktim geldiğinde valizimde birkaç hediyelik eşya, zeytinyağı ve sabun vardı. Fakat insan bazı yerlerden yalnız satın aldıklarıyla dönmüyor. Ayvalık’ın sokaklarında gördüğüm izler, Cunda’da geçirdiğim saatler, Küçükköy’deki atölyeler, Şeytan Sofrası’nda günün ağır ağır çekilişi, denizin ve sofranın bıraktığı tat da benimle birlikte yola çıktı.

Ayvalık’ı sevmemin nedeni sanırım burada saklı. İlçe kendini bir kerede anlatmıyor. Bir gelişinizde eski yapıların peşine düşüyorsunuz, başka bir gelişinizde mübadelenin izlerini fark ediyorsunuz; sonra zeytinin, sanatın, denizin ya da mutfağın açtığı başka bir yol çıkıyor karşınıza. Aynı sokaktan ikinci kez geçtiğinizde ilkinde görmediğiniz bir ayrıntıyla karşılaşıyorsunuz.

Bu yüzden Ayvalık, benim için yalnız yaz aylarında gidilecek bir tatil yeri değil. Her mevsimde başka bir yüzünü gösterebilecek, her dönüşte biraz daha açılacak bir yer. Buradan ayrılırken insanın aklında tek bir manzara kalmıyor; birbirinin üzerine eklenmiş hikâyeler kalıyor.

Sanırım yeniden gelme isteği de en çok bundan doğuyor.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun en editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 4 Eylül 2026’da yayımlanmıştır.

Zeynep Kasap
Zeynep Kasap
Zeynep Kasap - Şair, öykü ve deneme yazarı. İstanbul doğumlu. Memleketi Konya. Çeşitli dergilerde yazıları yayımlanmakta. İki öykü ve bir şiir kitabı var. 21 Kadın 21 Öykü kollektif kitapta bir öyküsüyle yer aldı. Hayat boyu öğrenmeyi savunuyor. Yeni Medya ve Gazetecilik okuyor; özel bir şirkette çalışıyor.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Son Eklenenler

Neden Ayvalık’a gitmeliyiz?

Ayvalık’ı yalnızca denizi ve plajları mı özel kılıyor? Rumlardan mübadillere uzanan geçmişi, Sarımsak Taşı’ndan evleri, Cunda’sı, sanatla yeniden hayat bulan Küçükköy’ü, zeytinyağlı sofraları ve koylarıyla bu Ege ilçesi neden her mevsim yeniden gidilecek yerlerden biri? Zeynep Kasap yazdı.

Ayvalık’ta bir sokağa girdiğinizde hangi zamana ait olduğunuzu kestirmek bazen güçleşiyor. Sarımsak Taşı’ndan yapılmış eski bir Rum evinin önünden geçiyor, biraz ileride bir zamanların Agios İoannis Kilisesi olan Saatli Cami’nin kulesini görüyorsunuz. Başka bir sokaktan zeytinyağı ve sabun kokusu geliyor; bir avlunun duvarından sarkan asmaların, begonvillerin arasından geçmişin başka bir izi çıkıyor karşınıza.

Belki de Ayvalık’ı sevmemin nedeni bu.

Yaz tatili benim için hiçbir zaman yalnızca deniz, kum ve güneşten ibaret olmadı. Tarihin içinde yürümeyi, sokaklarında kaybolurken zamanı unutmayı, bir kapının tokmağında, eski bir kuyuda ya da taş bir duvarda yıllar önce yaşamış insanların izlerini aramayı seviyorum. Bir yere yeniden gitmek istemem için de yalnızca güzel olması yetmiyor; her dönüşümde bana başka bir hikâye anlatması gerekiyor.

Ayvalık böyle bir yer. Üstelik dört mevsim yeniden gidilebilecek yerlerden biri. Rum tüccarların taş evlerinden mübadeleyle değişen mahallelerine, zeytinyağı ve sabun ticaretinden bugünün sanat atölyelerine, Cunda’nın eski kiliselerinden Ege mutfağının sofralarına kadar burada geçmiş, zamanın içinden konuşmaya devam ediyor.

Ben bu kez Ayvalık’a özel araçla gittim. Uçakla gelmek isteyenler için en yakın seçenek Balıkesir Koca Seyit Havalimanı. Ama Ayvalık’a hangi yoldan gelirseniz gelin, bence asıl yolculuk ilçeye vardığınızda, o dar sokaklardan birine adım attığınız anda başlıyor.

Sokaklarda taşın hafızası

Ayvalık’ı tanımanın en güzel yolu yürümek. Ana caddelerden birini bırakıp ara sokaklara girdiğinizde ilçenin neden böylesine farklı bir havası olduğunu daha iyi anlıyorsunuz. Dar sokaklar, yan yana sıralanmış taş evler, cumbalar, dövme demir balkonlar, ahşap kapılar… Kimi ev özenle restore edilmiş, kimi zamana karşı verdiği mücadeleyi duvarlarında açıkça gösteriyor. Ben her ikisini de uzun uzun seyretmeyi seviyorum.

Bugün Ayvalık’ın tarihî dokusunu oluşturan yapıların önemli bölümü, ilçenin zeytinyağı ve sabun üretimiyle zenginleştiği 19. yüzyılın izlerini taşıyor. Ayvalık 1850’lerden sonra zeytinyağı ve sabuna dayalı ekonomisiyle yeniden güçlenmiş; sanayi ve uluslararası ticaret sayesinde 20. yüzyılın başlarına gelindiğinde Batı Anadolu’nun önemli liman merkezlerinden biri hâline gelmiş. O ekonomik canlılığın bıraktığı izleri bugün sokaklarda, eski fabrikalarda, ibadethanelerde ve evlerin cephelerinde görmek mümkün.

Bu evlerde dikkatimi en çok çeken şeylerden biri Sarımsak Taşı oldu. Doğrusu, Ayvalık’a gelene kadar adını hiç duymamıştım. Pembeden gülkurusuna, yer yer kırmızımsı kahverengiye uzanan tonları olan bu volkanik taş, uzun yıllar bölgenin en önemli yapı malzemelerinden biri olmuş. Kolay işlenmesi sayesinde kapı ve pencere çevrelerinde, kemerlerde, merdivenlerde ve cephe süslemelerinde kullanılmış. Kalın taş duvarların sağladığı yalıtım da evlerin yazın daha serin, kışın daha sıcak kalmasına yardımcı olmuş.

Sokaklarda yürürken bir süre sonra evlerin ayrıntılarına takılıp kalıyorsunuz. Açık kalmış bir kapıdan bazen küçük bir avlu görünüyor; avluda eski bir kuyu, asma ya da zeytin ağacı. Bir evin önünde sardunyalar, diğerinde duvara tırmanmış begonviller çıkıyor karşınıza. Bu ayrıntılar yüzünden Ayvalık’ta bir yere yetişmek pek kolay değil. Yürüyüşünüzü sürekli bir kapı, bir pencere, bir taş duvar bölüyor.

Üstelik bu sokaklar geçmişten kalmış güzel bir dekor gibi yaşamıyor. İçlerinde hâlâ gündelik hayat sürüyor; kapı önünde oturanlar, alışverişe çıkanlar, küçük dükkânlar, kahvehaneler, pansiyonlar, lokantalar var. Ayvalık’ın sevdiğim taraflarından biri de geçmişini hayatın dışına çıkarmaması. Eski evler seyredilecek yapılara dönüşüp sessizleşmemiş; ilçenin bugünkü hayatına karışmış durumda.

Bu sokaklarda biraz daha yürüyünce Ayvalık’ın geçmişini en açık biçimde anlatan yapılardan biri çıkıyor karşımıza: Bir zamanlar kilise olan, bugün ezan sesinin yükseldiği Saatli Cami.

Kiliseden camiye, Macaron’dan bugüne

Ayvalık’ın geçmişini anlamak için yolunuzun Saatli Cami’ye düşmesi yeterli. Fevzi Paşa Mahallesi’ndeki yapı, uzun yıllar Hagios Ioannis Kilisesi olarak hizmet vermiş. Aynı yerde 18. yüzyılın başlarında da bir kilise bulunduğu biliniyor; günümüze ulaşan yapı ise 1869-1870 yıllarında Ayvalıklı mimar Emmanuel Kounas tarafından yeniden inşa edilmiş. Nüfus mübadelesinden sonra camiye çevrilmiş, eski çan kulesine yerleştirilen saat de zamanla yapının bugünkü adına dönüşmüş.

İnsan burada ister istemez Ayvalık’ın yakın tarihini düşünüyor. Bir cemaatin ibadet için girdiği yapı, birkaç kuşak sonra başka bir inancın insanlarını ağırlıyor. Çan kulesi saat kulesine, kilise camiye dönüşüyor; yapı ayakta kalırken çevresindeki hayat değişiyor. Ayvalık’ta geçmişle karşılaşmanın etkileyici taraflarından biri bu dönüşümleri aynı yapı üzerinde okuyabilmek.

Saatli Cami’den sonra yürüyüşü Macaron’a doğru sürdürmek iyi bir fikir. Resmî adı Hayrettinpaşa olan bu bölge, Ayvalık’ta hâlâ eski adıyla anılıyor. “Macaron” adının nereden geldiğine ilişkin en yaygın anlatı, bölgede yetiştirilen mercanköşk bitkisine dayanıyor. İngilizcede “marjoram” olarak bilinen, kekik ailesinden gelen bu hoş kokulu bitkinin zaman içinde mahalleye adını verdiği söyleniyor. Ben de Macaron adının bir bitkiden geldiğini ilk kez burada öğrendim.

Macaron bugün Ayvalık’ın gündelik hayatını en rahat izleyebileceğiniz yerlerden biri. Küçük kahvehaneler, pansiyonlar, butik oteller, eski konaklarda açılmış işletmeler ve mahalle arasına dağılmış küçük dükkânlar arasında dolaşırken turistik bir güzergâhın içinde olduğunuzu zaman zaman unutuyorsunuz. Benim tercihim yine avlulu eski konaklardan yana. İçeriye adım attığınızda sokağın hareketi birkaç metre ötede kalıyor ve Ayvalık’ın daha sakin yüzü ortaya çıkıyor.

Perşembe günü Ayvalık’taysanız bu yürüyüşü Barbaros Caddesi’nde kurulan pazara kadar uzatabilirsiniz. Tezgâhlarda mevsimine göre Ege otları, sebzeler, meyveler, zeytinler ve yöresel ürünler sıralanıyor. Bir yeri tanımak için kimi zaman tarih kitaplarından çok pazar tezgâhları işe yarıyor. Hangi otun yenildiği, neyin salamuraya basıldığı, hangi mevsimde neyin toplandığı o bölgenin mutfağını da gündelik alışkanlıklarını da anlatıyor.

Ayvalık’ta yürürken tarihin yalnız eski yapılarda saklanmadığını burada daha iyi fark ediyorsunuz. Saatli Cami geçmişte yaşanan büyük kırılmaları hatırlatırken birkaç sokak ötede kurulan pazar hayatın kaldığı yerden nasıl devam ettiğini gösteriyor. Bir sonraki durakta ise geçmişin başka bir biçimde bugüne karıştığı Küçükköy var.

Küçükköy: Göçlerin içinden sanata

Ayvalık’tan ayrılmadan önce rotamı Küçükköy’e çevirdim. Bugün “Sanat Köyü” adıyla tanınan bu küçük yerleşime girer girmez neden böyle anıldığını anlamak güç değil. Bir köşede seramik atölyesi, birkaç adım ötede resim galerisi, başka bir yerde heykeller ya da el emeği ürünlerin satıldığı küçük bir dükkân çıkıyor karşınıza. Açık kapılardan çalışan sanatçılara gözünüz takılıyor, bazen içeriden bir çekiç sesi geliyor. Ben orada dolaşırken uzun zamandır hissetmediğim bir şey oldu: İnsanın içinde üretme isteği uyanıyor.

Küçükköy’ün bugünkü sanat kimliğinin arkasında epey hareketli bir geçmiş var. Yerleşimin tarihi 15. yüzyıla kadar götürülüyor. Yaygın anlatıya göre Fatih Sultan Mehmet’in 1462’deki Midilli seferi sırasında bölgeye yerleştirilen yeniçeriler, köyün eski adına da kaynaklık etmiş. Rumların kullandığı “Yeniçarohori” adı “Yeniçerilerin köyü” anlamına geliyor. Daha sonraki yüzyıllarda Rum nüfusun ağırlık kazandığı Küçükköy, 19. yüzyılın sonlarından itibaren Balkanlardan gelen Boşnakların da yerleştiği bir göç coğrafyasına dönüşmüş.

Bu hareketlilik Cumhuriyet’e geçiş yıllarında da sürmüş. 1923’te başlayan Türk-Yunan nüfus mübadelesi Ayvalık ve çevresindeki nüfus yapısını kökten değiştirmiş; Midilli, Girit ve Selanik’ten gelen Müslüman mübadiller bölgeye yerleştirilmiş. Küçükköy ise daha önce gelen Boşnakların kültürüyle birlikte kendine özgü bir kimlik kazanmış. Bugün burada bir Göç Müzesi bulunması da rastlantı sayılmaz. Rum yerleşimi döneminde okul olarak kullanılan bina, artık farklı zamanlarda buraya gelenlerin hikâyelerini anlatıyor. Eski Agios Athanasios Kilisesi’nin bugün Küçükköy Merkez Camii olarak kullanılması da aynı değişimin bir başka tanığı.

Köyün yakın geçmişindeki büyük değişimlerden biri ise sanatçılarla başlamış. Uzun süre sessiz kalan eski yapılar yeniden kullanılmaya başlanmış; bazıları atölyeye, bazıları galeriye, bazıları kültür ve tasarım alanlarına dönüşmüş. Küçükköy’ün “Sanat Köyü” olarak tanınmasında burada çalışan sanatçıların ve galerilerin önemli payı var. Bugün sanatçılar arasında ortak sergilerden eğitim çalışmalarına uzanan bir işbirliği de yürütülüyor.

Beni Küçükköy’de en çok etkileyen de sanatın hayatın içine bu kadar rahat karışması oldu. Bir galeriye girip eserleri inceliyor, çıktığınızda kapı önünde sohbet eden insanlara rastlıyor, birkaç dakika sonra çalışan bir ustanın sesini duyuyorsunuz. Sanat burada büyük salonlara çekilmiş, uzaktan seyredilen bir şey gibi durmuyor. Gündelik hayatın ritmine karışıyor.

Küçükköy’de gezinirken başınızı sürekli sağa sola çevirmek isteyeceksiniz. Ben öyle yaptım. Bir atölyeye girdim, sonra başka bir dükkâna göz attım; kimi yerde yalnızca durup çalışan insanları seyrettim. Bir zamanlar askerlerin, Rumların, Boşnakların yaşadığı bu küçük yerleşimde bugün ressamlar, heykeltıraşlar, seramikçiler ve tasarımcılar kendi izlerini bırakıyor.

Küçükköy’den ayrılırken insanın aklında gördüğü eserlerden çok başka bir duygu kalıyor: Bir yer, yüzyıllar boyunca defalarca değişebilir ve her gelen kuşak ona kendinden bir şey katabilir. Küçükköy bunu görmek için güzel bir durak.

Sırada ise Ayvalık’ın yukarıdan seyredildiği, adı manzarasından çok daha ürkütücü olan bir yer var: Şeytan Sofrası.

Şeytan Sofrası: Adı ürkütücü, manzarası başka

Küçükköy’den sonra yönümü Şeytan Sofrası’na çevirdim. Adını ilk duyduğumda biraz ürkütücü, biraz komik, biraz da merak uyandırıcı gelmişti. Allah günah yazmasın ama Şeytan Sofrası’na bayıldım.

Ayvalık merkezinin yaklaşık sekiz kilometre güneyindeki bu kayalık tepe, sönmüş bir volkandan geriye kalan lav birikintilerinden oluşuyor. Yukarıdan bakıldığında çevredeki adalar, koylar ve karşı kıyıdaki Midilli geniş bir Ege manzarasının içinde yan yana sıralanıyor. Özellikle gün batımına yakın saatlerde tepede kalabalığın artmasının nedeni de hemen anlaşılıyor. Güneş alçaldıkça denizin rengi değişiyor, adalar önce belirginleşiyor, sonra yavaş yavaş karanlığın içinde siliniyor.

Şeytan Sofrası’nın adı da manzarası kadar ilgi çekici. Tepede ayak izini andıran büyükçe bir şekil demir kafes içinde korunuyor. Halk arasında anlatılan söylencelerden birine göre bu iz Şeytan’a ait. Rivayetin ayrıntıları anlatandan anlatana değişiyor; kimi Şeytan’ın cennetten kovulduktan sonra buraya geldiğini söylüyor, kimi başka hikâyeler ekliyor. Ben böyle söylenceleri dinlemeyi de okumayı da seviyorum. Bir yere ilişkin gerçeklerin yanında insanların yüzyıllar boyunca anlattığı hikâyeler de o coğrafyanın hafızasına karışıyor.

Ayak izinin kime ait olduğunu elbette bilmiyorum. Bildiğim bir şey varsa o da tepeden görünen manzaranın abartılmadığı. Bir süre hiçbir yere yetişmeye çalışmadan karşıya bakmak yeterli. Aşağıda koylar, biraz ötede adalar, ufukta Midilli… Ayvalık’ta günün yavaşlamasına izin verilecek yerlerden biri burası.

Gün batımını Şeytan Sofrası’nda bıraktıktan sonra sıra denizin öte yanındaki Ayvalık’a, yani Cunda’ya geçmeye geliyor.

Cunda: Bir adaya kaçmak

Ayvalık’a kadar gelmişken Cunda’ya uğramamak olmaz. Resmî adı Alibey Adası olan Cunda’ya bugün karayoluyla ulaşılıyor. Yolun üzerinde küçük ama hoş bir tarih bilgisi de var: Alibey ile Lale adalarını birbirine bağlayan köprü 1964 yılında yapılmış ve Türkiye’nin ilk boğaz köprüsü kabul ediliyor. Lale Adası ise daha 1817’de denizin doldurulmasıyla oluşturulan bir yol aracılığıyla anakaraya bağlanmış. Yani Cunda’ya geçerken farkında olmadan iki ayrı dönemin ulaşım hikâyesinin üzerinden geçiyorsunuz.

Adanın Yunanca kaynaklarda geçen eski adlarından biri Moskhonisi. Bugünkü Cunda ise uzun süre bakıp geçilecek bir sahilden ibaret görünmüyor bana. Merkezde biraz dolaştıktan sonra ara sokaklara yönelmek gerekiyor. Zeytinyağı, sabun, yerel peynirler ve hediyelikler satan küçük dükkânlara girip çıkıyor, bir köşede durup denizden gelen havayı içinize çekiyor, sonra yeniden yürüyorsunuz. Ben Cunda’yı böyle, acele etmeden gezmeyi seviyorum.

Adanın geçmişi de birkaç adımda kendini hatırlatıyor. 19. yüzyıla gelindiğinde Cunda’da farklı kiliselerin çevresinde oluşmuş mahalleler bulunuyor; yüzyılın sonunda adadaki Müslüman cemaat için Hamidiye Camii inşa ediliyor. Mübadeleyle birlikte nüfus değişiyor, fakat önceki hayatın bıraktığı izler bütünüyle silinmiyor. Cunda bugün hâlâ bu geçmişin üzerine kurulmuş bir gündelik hayat sürdürüyor.

Merkezdeki yürüyüşün ardından yönünüzü Âşıklar Tepesi’ne çevirin. Yokuş biraz nefesinizi kesebilir ama yukarı vardığınızda Cunda’yı başka bir açıdan görüyorsunuz. Tepenin eski yel değirmeni de adanın simgelerinden biri.

Buradaki Agios Yannis şapeli ile bitişiğindeki yel değirmeni, geçmişte bölgede bulunan manastır kompleksinin parçalarıydı. Şapelin bünyesindeki kitaplığın 19. yüzyılda zenginleştiği, dinî eserlerin yanı sıra 17. ve 18. yüzyıl kilise hukukuna ilişkin yayınlarıyla tanındığı biliniyor. Mübadeleden sonra sahipsiz kalan yapılar zaman içinde büyük ölçüde tahrip olmuş. Rahmi M. Koç Müzecilik ve Kültür Vakfı’nın girişimiyle restore edilen şapel 2007’de kitaplık olarak açılmış; diplomat Necdet Kent’in oğlu Muhtar Kent tarafından bağışlanan 1300’ü aşkın kitap da koleksiyonun temelini oluşturmuş. Kitaplığa Necdet Kent ile Ayvalıklı eşi Sevim Kent’in adı verilmiş.

Benim burada en sevdiğim şeylerden biri kitaplarla manzaranın yan yana gelmesi. Birkaç rafın önünde oyalanıp sonra dışarı çıkıyor, biraz önce sokaklarında dolaştığınız adaya yukarıdan bakıyorsunuz. Kitaplıkta geçirdiğiniz zamanla tepedeki manzara birbirine karışıyor. Cunda’da acele etmemeniz gerektiğini hatırlatan duraklardan biri burası.

Yeniden merkeze indiğinizde bu kez Taksiyarhis’e uğrayın. Cunda’nın en önemli tarihî yapılarından biri olan kilise, bugünkü biçimiyle 1873’te eski temelleri üzerinde yeniden inşa edilmiş. Bir dönem cami ve daha sonra Tekel deposu olarak kullanılan yapı, 1944 depreminde ciddi hasar görmüş. Uzun yılların ardından restore edilerek 2014’te Rahmi M. Koç Müzesi adıyla ziyarete açılmış. İçeride ikonalar ve süslemelerin yanı sıra oyuncaklardan saatlere, model araçlardan çeşitli sanayi ve ulaşım objelerine uzanan bir koleksiyon bulunuyor. Bir kilisenin içinde böyle bir koleksiyonla karşılaşmak başlı başına ilginç bir deneyim.

Bu kadar yürüdükten sonra benim mola adreslerimden biri Taş Kahve. Cunda’nın yıllardır en bilinen buluşma noktalarından biri olan mekânda oturup gelip geçeni seyretmek, adanın hareketini dışarıdan izlemek hoşuma gidiyor. Kahve seviyorsanız sakızlı Türk kahvesini deneyebilirsiniz. Hafif sakız aroması Cunda’ya yakışıyor. Kahveyle arası iyi olmayanlara da sakızlı dondurmayı önerebilirim.

Cunda’ya bir gün ayırmak birçok yeri görmek için yeterli gelebilir. Fakat burada mesele kaç yer gördüğünüzden çok, nerede ne kadar oyalanabildiğiniz. Sahilde yürümek, bir dükkâna girmek, kitaplıkta vakit geçirmek, Taksiyarhis’in içinde dolaşmak, kahvede biraz oturmak… Akşam olduğunda adadan ayrılırken günü neyle geçirdiğinizi tek tek saymak güçleşiyor. Zaten Cunda’nın güzelliği biraz da burada: Program yapıyorsunuz ama ada sizi zaman zaman programın dışına çıkarıyor.

Şimdi sofraya buyurun

Eee, o kadar gezdik, yürüdük; sıra sofraya oturmaya geldi.

Ayvalık merkezde mi, Cunda’da mı olduğunuz çok da önemli değil. Sofraya oturduğunuzda zeytinyağı, Ege otları, deniz ürünleri ve mezeler bir şekilde önünüze geliyor. Fakat Ayvalık mutfağını ilginç kılan yalnızca malzemeleri değil, onları buraya taşıyan insanlar. 1923 mübadelesinin ardından Girit, Midilli, Selanik ve çevresinden gelenler kendi yemek alışkanlıklarını da beraberlerinde getirmiş. Zaman içinde bu farklı gelenekler birbirine karışmış ve bugün Ayvalık mutfağı dediğimiz zengin sofra ortaya çıkmış.

Bu sofranın başköşesinde zeytinyağı var. Olmaması da düşünülemez. Ayvalık topraklarının önemli bir bölümü zeytinliklerle kaplı; zeytin ve zeytinyağı ilçenin ekonomisini yüzyıllardır biçimlendiriyor. Zeytinyağlı otlardan kızartmalara, mezelerden balık yemeklerine kadar mutfağın pek çok yerinde karşınıza çıkıyor. Önünüze yalnızca kekik ve pul biberle tatlandırılmış bir tabak zeytinyağı ile ekmek gelse bile sofraya başlamış sayılıyorsunuz.

Ben böyle yerlerde menüyü aceleyle geçmek yerine meze tezgâhının önünde biraz oyalanmayı seviyorum. Mevsimine göre deniz börülcesi, radika, cibez ve başka Ege otları; zeytinyağlılar ve deniz ürünleri arasında seçim yapmak zaten başlı başına zaman alıyor. Balık konusunda da mevsime kulak vermek gerekiyor. Ayvalık’la en çok özdeşleşenlerden biri papalina. Küçük bir sardalya türü olan papalina özellikle yaz aylarında sofralara geliyor.

Sofranın sonunda tatlı isterseniz lor tatlısını deneyebilirsiniz. Taze lorla hazırlanan bu tatlı Ayvalık’ın tescilli lezzetlerinden biri. Ben karadutu da es geçmem. Taze lorun üzerine karadut reçeli koyarak yemek yörede sevilen seçeneklerden. Sakız ise kurabiyede, dondurmada ve muhallebide karşınıza çıkabiliyor.

Ayvalık’tan söz edip tostunu unutmak da olmaz. Nohut mayasıyla hazırlanan özel ekmeğiyle yapılan Ayvalık tostu, 2023 yılında geleneksel ürün adı olarak tescil edilmiş. Deniz kenarında uzun uzun kurulmuş bir sofradan başka bir dünyaya aitmiş gibi görünse de ilçenin en bilinen sokak lezzeti hâline gelmiş durumda. Benim listeme karadut ve koruk suyu da ekleniyor. Sıcak bir günde soğuk bir bardak koruk suyunun yeri ayrı.

Ayvalık sofrasında en sevdiğim şey, gezdiğimiz yerlerin hikâyesinin yemekte de sürmesi. Sokaklarda gördüğümüz zeytinliklerin ürünü sofraya geliyor; mübadelenin izleri tariflerde yaşamaya devam ediyor; deniz sabah verdiğini akşam tabağınıza bırakıyor. Ayvalık’ı gezerken gördüğünüz coğrafyayla yediğiniz yemek birbirinden kopmuyor.

Kıyıya inme vakti

Tarih, sokaklar, sanat, yemek derken Ayvalık’a geliş nedenlerinden birini daha fazla bekletmeyelim: deniz.

Kumsalda uzun bir gün geçirmek isteyenlerin ilk rotası Sarımsaklı olabilir. Küçükköy Mahallesi kıyısındaki Sarımsaklı plajları kilometreler boyunca uzanıyor. Yaz aylarında hareketli ve kalabalık olabiliyor ama uzun sahil şeridi sayesinde kendinize uygun bir yer bulmanız mümkün. Benim diğer tercihim ise hemen yakınındaki Badavut. Denizden çıkıp tekrar kuma uzanmak, sonra yeniden suya girmek istediğiniz günler için ikisi de iyi seçenekler.

Kalabalıktan biraz uzaklaşmak isteyenlere Şirinkent’i de not düşeyim. Ayvalık’ta denize girmek için tek bir noktaya bağlı kalmanız gerekmiyor. İlçenin girintili çıkıntılı kıyıları boyunca farklı koylar ve sahiller bulunuyor; birkaç gününüz varsa her gün başka bir yere gitmek gezinin keyifli taraflarından biri.

Cunda’da kalıyorsanız ya da günü adada geçirecekseniz seçenekler değişiyor. Pateriça, Çataltepe ve Duba benim listemde. Pateriça daha korunaklı koy yapısıyla öne çıkıyor; Çataltepe de Cunda’da denize girmek için tercih edilen noktalardan. Duba Plajı ise adanın Ayvalık yönündeki ulaşımı kolay seçeneklerinden biri. Ayvalık Belediyesi de Duba’yı kendi plajları arasında gösteriyor.

Ben deniz tatilinde bir plaja sabah girip akşama kadar oradan ayrılmayanlardan değilim. Biraz yüzer, biraz kıyıda oyalanır, sonra yeniden yola çıkarım. Ayvalık bu huyuma da uyuyor. Sabah denize girip öğleden sonra bir sokağın peşine takılabilir, akşamüstü başka bir koyda suya yeniden girebilirsiniz.

Üstelik deniz burada gezinin geri kalanından kopuk bir mola gibi durmuyor. Şeytan Sofrası’ndan yukarıdan baktığınız koylara birkaç saat sonra girebilir, Cunda’da dolaşırken gördüğünüz kıyıya inip yüzebilir, sudan çıktıktan sonra yeniden bir zeytinyağlı sofrasının başına oturabilirsiniz. Ayvalık’ta günün planını biraz da deniz belirliyor.

Yanınıza ne alırsınız?

Benim Ayvalık’tan ayrılma vaktim geldiğinde valizimde birkaç hediyelik eşya, zeytinyağı ve sabun vardı. Fakat insan bazı yerlerden yalnız satın aldıklarıyla dönmüyor. Ayvalık’ın sokaklarında gördüğüm izler, Cunda’da geçirdiğim saatler, Küçükköy’deki atölyeler, Şeytan Sofrası’nda günün ağır ağır çekilişi, denizin ve sofranın bıraktığı tat da benimle birlikte yola çıktı.

Ayvalık’ı sevmemin nedeni sanırım burada saklı. İlçe kendini bir kerede anlatmıyor. Bir gelişinizde eski yapıların peşine düşüyorsunuz, başka bir gelişinizde mübadelenin izlerini fark ediyorsunuz; sonra zeytinin, sanatın, denizin ya da mutfağın açtığı başka bir yol çıkıyor karşınıza. Aynı sokaktan ikinci kez geçtiğinizde ilkinde görmediğiniz bir ayrıntıyla karşılaşıyorsunuz.

Bu yüzden Ayvalık, benim için yalnız yaz aylarında gidilecek bir tatil yeri değil. Her mevsimde başka bir yüzünü gösterebilecek, her dönüşte biraz daha açılacak bir yer. Buradan ayrılırken insanın aklında tek bir manzara kalmıyor; birbirinin üzerine eklenmiş hikâyeler kalıyor.

Sanırım yeniden gelme isteği de en çok bundan doğuyor.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun en editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 4 Eylül 2026’da yayımlanmıştır.

Zeynep Kasap
Zeynep Kasap
Zeynep Kasap - Şair, öykü ve deneme yazarı. İstanbul doğumlu. Memleketi Konya. Çeşitli dergilerde yazıları yayımlanmakta. İki öykü ve bir şiir kitabı var. 21 Kadın 21 Öykü kollektif kitapta bir öyküsüyle yer aldı. Hayat boyu öğrenmeyi savunuyor. Yeni Medya ve Gazetecilik okuyor; özel bir şirkette çalışıyor.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Son Eklenenler

0
Would love your thoughts, please comment.x