Bazı diziler vardır, yıllar geçse de hayatımızdan bütünüyle çıkmaz. Bir sahnesine rastladığımızda kumandayı elimizden bıraktırır, çoktan unuttuğumuzu sandığımız bir zamanı usulca geri çağırırlar.
Bizimkiler, Perihan Abla, Süper Baba, İkinci Bahar, Yeditepe İstanbul, Hayat Bilgisi, Mahallenin Muhtarları gibi bende izler bırakan diziler geldi aklıma. Sinema ona keza. Ondan sonra söz edeceğim. Bu dizilerin ortak özelliği aileyi, komşuluk ilişkilerini, gündelik hayatın sıcaklığını ortaya çıkartmalarıydı.
Adını andığım dizileri izlerken kendimi Bizimkiler’in apartmanında yaşıyormuş gibi hissediyor, Süper Baba’nın sıcacık evine konuk oluyor, mahalle arasında yaşanan tartışmaların tam ortasında kendimi buluyordum. Şimdilerde yeni içeriklerin baş döndürücü hızla üretildiği bir çağda yaşıyoruz.
Her gün onlarca dizi, film ve platform önerisi önümüze düşüyor. Seçenekler çok fazla. Artık o günlerin kokusu, aile sofralarının eski tadı kalmadı. İzlediğimiz dizi ve filmlerde, günümüz dünyasında ardı arkası kesilmeyen kadın cinayetleri ve şiddet de sık sık karşımıza çıkıyor. Aynı filmleri, dizileri yeniden izlememiz ilk bakışta yalnızca nostaljiyle açıklanabilir gibi görünse de bunun psikolojik ve kültürel boyutları da var. Eski filmler ve diziler de geçmişe açılan bir kapı olarak karşımızda duruyor.
Aynı hikâyeye neden yeniden dönüyoruz?
Peki, bunca seçenek arasında neden hikâyesini bildiğimiz, sonunu ezbere hatırladığımız bir diziye ya da filme yeniden dönüyoruz? Belki de cevap tam burada, sonunu biliyor olmamızda gizli. Yeni bir film bize bilinmeyen bir dünya sunuyor. Kimle karşılaşacağımızı, hikâyenin bizi nereye götüreceğini, sonunda nasıl bir duyguyla baş başa kalacağımızı bilmiyoruz. Oysa daha önce izlediğimiz bir filmde bizi neyin beklediğini biliyoruz. Karakterleri tanıyor, kimin ne zaman kapıdan gireceğini, hangi kavganın nasıl biteceğini, hangi sahnede içimizin burkulacağını hatırlıyoruz.
Hayatın kendisi giderek daha öngörülemez hale gelirken belki de bu bilme hali insana küçük bir güven duygusu veriyor. Dışarıdaki dünyanın ertesi gün ne getireceğini kestiremiyoruz ama İkinci Bahar’a döndüğümüzde Ali Haydar Usta ile Hanım’ın hikâyesinin bizi nereye götüreceğini biliyoruz. Süper Baba’yı açtığımızda bizi nasıl bir evin, nasıl bir mahallenin karşılayacağını tahmin edebiliyoruz. Bir bakıma hikâyenin sürprizinden vazgeçiyor, onun tanıdıklığını seçiyoruz.
Üstelik yeniden izlediğimiz şey yalnızca ekrandaki hikâye olmuyor. İlk izlediğimiz zamanki kendimiz de o hikâyenin içinde bir yerlerden çıkıp geliyor. O filmi kiminle seyretmiştik? O yıllarda nerede yaşıyorduk? Evde kimler vardı? Akşamları sofraya kimler oturuyordu? Bir filmin jenerik müziği bazen yıllardır aklımıza gelmeyen bir odanın kapısını açabiliyor. Bir oyuncunun sesi, artık hayatta olmayan bir insanı yanı başımıza getirebiliyor. Böyle zamanlarda film, film olmaktan çıkıyor; hafızamızın sakladığı bir yere dönüşüyor.
Değişen zaman mı, yoksa bizler mi?
“Eski filmler ve diziler bize bir evi, bir sesi, şimdilerde hayatta olmayan insanları kısacası dönemin ruhunu hatırlatıyor. Lakin dünün dünyası değişti, her şey dijitalleşti, yapay zekâ insanların hayatına girdi. Bizler de bir şeylerin hızına yetişemediğimiz bu çılgın çağın tam ortasında bir şeyler üretmeye çalışıyoruz. Bu çağa ayak uydurmamak elde mi? Değil. Değişen zamanla bizler de değiştik, eski biz değiliz. Çağın gereklerine uyum sağlama çabası içerisinde, dün ile bağımızı koparmamaya, o ruhu kaybetmemeye çalışıyoruz. Mesela on on beş yıl önce izlediğimiz filmler, diziler bizde farklı anlamlar kazanıyor, farklı bir bakış açısıyla hayata bakmamıza neden olabiliyor. Burnumuzda mis gibi kokan anne çorbasının dumanı tütse de dünün ruhunu taşıyan film ya da dizileri izlerken eskiden komik bulduğumuz bir sahne bize hüzünlü gelebiliyor ya da farklı bir anlam yükleyebiliyoruz eskiden izlediğimiz bir sahneye. Bazen de eskiden fark etmediğimiz bir ayrıntı görünür hale gelebiliyor, adeta bir gömü bulmuşçasına seviniyoruz.
Bunların dışında zaman zaman geriye dönmenin ‘duygusal güvenlik’ ile de bağlantılı olduğu söylenebilir. Çünkü sürekli değişen gündem, ekonomik kaygılar, hangisinin doğru olduğunu bilmediğimiz dijital bilgi bombardımanı bizi bildik bir dizi ya da filmin izini sürmeye, güvenli olduğunu düşündüğümüz alana sığınmaya yöneltiyor.
Unuttuğumuz film mi, eski kendimiz mi?
Yeniden izlemenin bir başka tuhaf yanı da hafızamızın bize oynadığı oyunlarda saklı. Çok sevdiğimiz bir filmi yıllar sonra yeniden açtığımızda hikâyeyi hatırladığımızı sanıyoruz. Oysa çoğu zaman elimizde birkaç sahne, birkaç cümle, belki bir yüz ifadesi kalmış oluyor. Aradaki boşlukları unutmuşuz. Bu unutma hali de filmi yeniden seyretmeyi mümkün kılıyor. Sonunu bilsek bile yolculuğun ayrıntıları yeniden karşımıza çıkıyor.
Fakat değişen yalnızca hafızamız değil. Filmi izleyen insan da artık aynı insan değil. Yirmili yaşlarda seyrettiğimiz bir aşk hikâyesiyle kırklı, ellili, altmışlı yaşlarda karşılaştığımızda başka bir hikâye görebiliyoruz. Bir zamanlar haklı bulduğumuz kahramana kızıyor, önemsiz gördüğümüz bir karakteri yıllar sonra çok daha iyi anlayabiliyoruz. Gençken aşkı gördüğümüz yerde zaman geçtikçe yalnızlığı, fedakârlığı, kaybı ya da pişmanlığı fark edebiliyoruz. Film aynı yerde duruyor ama biz onun karşısında sürekli yer değiştiriyoruz.
Belki bu yüzden bazı filmleri hayatımız boyunca bir kez izleyip bitiremiyoruz. Onlara belli aralıklarla geri dönüyor, farkında olmadan kendi değişimimizi de ölçüyoruz. Aynı sahneye yeniden bakarken aslında biraz da eski halimize bakıyoruz. “Ben bunu o zaman neden böyle anlamışım?” diye düşündüğümüz oluyor. Hafızanın unuttukları, geçen yılların bize öğrettikleriyle birleşince eski bir film yepyeni bir şeye dönüşebiliyor.
Keyifli yavaşlığın yerini hız mı aldı?
Unutmak! Evet, bazen konforlu. Buna aşk acısı da dâhil. Zihin öyle bir şey ki çoğu zaman ruhumuza daha fazla acı çektirmemek adına unutmak istediği şeyleri unutuveriyor ya da unutmuş gibi yapıyor. Biz de deneyimlediğimiz, bildiğimiz alanlara kaçıyor, orada huzuru arıyor ya da bulduğumuzu sanıyoruz. Bilinmezliklerin, şiddetin ve neredeyse her şeyin aynılaşmasının damga vurduğu bu kirlilik çağında, zihinsel dinlenme ve geçmişten gelen duygusal yakınlık içimizi rahatlatıyor. Bu nedenle eski dizilere, filmlere dönmek, geçmişe takılıp kalmaktan çok bugünün yorgunluğundan kısa süreliğine uzaklaşmanın bir yolu olarak karşımızda duruyor. Ben de öyle yapıyorum. Bir süreliğine de olsa eski filmleri yeniden izliyor, seremonilerle yapılan kahvaltıları, akşam yemeklerini özlemle anıyor, o günlere dönme arzusu ile yanıp tutuşuyorum. Geri dönmek? Bu mümkün değil. O günler geride kaldı.
Neler mi oldu?
Evlendim, kızım oldu; çalışma hayatı, uykusuz geçen yurt nöbetleri derken bir de baktım, işe başlayışımın üzerinden kırk yıl geçmiş. Keyifli yavaşlığın yerini hız almış. Şimdilerde eskisi gibi olmaya çalışsam da artık o eski ben değilim. Bir taraftan hızla değişen dünyanın çarkları arasında ezilip duruyor, bir taraftan da dünün izlerini hüzünle sürmeye çalışıyorum. Bunu yaparken klavyenin üzerinde parmaklarım hızla ve heyecanla dolaşıp duruyor.
Neden mi?
Beni huzura erdirecek bir şeylerin arayışı içerisindeyim de ondan. Bazen kendimi 1942 yapımı Casablanca, 1970 yapımı Love Story, 1962 yapımı Alkatraz Kuşçusu, Mikhail Kalatozov’un yönettiği 1957 yapımı Leylekler Uçarken, Atıf Yılmaz’ın yönettiği 1977 yapımı Selvi Boylum Al Yazmalım’ı izlerken buluyorum. Bazen de Ömer Lütfi Akad’ın yönettiği Vesikalı Yârim’i hüzünle izliyor, Ömer Kavur imzalı Anayurt Oteli’ni, Yavuz Turgul’un yönetmenlik koltuğuna oturduğu Muhsin Bey’i, Tunç Başaran’ın hafızalara kazıdığı Uçurtmayı Vurmasınlar’ı izlerken başka bir dünyanın kapıları aralanıyor bana.
Eski filmler bizi nereye götürüyor?
Bu filmlerin her biri başka bir zamanda, başka bir hayatın içinden sesleniyor bana. Onları yeniden izlediğimde gençliğime döndüğümü söyleyemem. Zaten insan geçmişe dönemez. Fakat geçmişin bende bıraktığı bazı izlere yeniden dokunabiliyorum. Belki aradığım huzur da tam olarak budur. Kaybolmuş bir zamanı geri getirmek yerine, o zamandan bugüne taşıyabildiğim şeylerin hâlâ benimle olduğunu görmek.
Yeni filmler izlemeye, yeni hikâyeler keşfetmeye devam ediyorum elbette. Yine de bazı akşamlar insanın canı yenilik istemiyor. Bildiği bir sese, tanıdığı bir yüze, nasıl biteceğini bildiği bir hikâyeye ihtiyaç duyuyor. Hayatın önümüze ne çıkaracağını bilemediğimiz günlerde bunun küçümsenecek bir tarafı olduğunu düşünmüyorum.
Belki aynı filmi yeniden izlerken filmi hatırlamaktan çok kendimizi hatırlıyoruz. Unuttuğumuz sahneler geri geliyor, unuttuğumuz insanlar beliriyor, yıllar önceki halimiz bugünkü halimizin yanına oturuyor. Film bittiğinde geçmiş yine geçmişte kalıyor. Biz de bugünkü hayatımıza dönüyoruz. Ama sanki aradaki mesafe biraz olsun kısalmış, dünyanın gürültüsü birkaç saatliğine azalmış oluyor.
Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun en editöryel politikasını yansıtmayabilir.
Bu yazı ilk kez 27 Ağustos 2026’da yayımlanmıştır.



