Dünyanın en eşitlikçi ülkeleri neden kadına şiddeti azaltamıyor?

Avrupa'nın en eşitlikçi ülkeleri, kadına yönelik şiddetin en yaygın görüldüğü ülkeler arasında yer alıyor. Bu çelişki bize ne anlatıyor? Sorun neden on yıllardır değişmiyor ve mevcut politikalar neden sonuç vermiyor? Sosyal psikolog Enrique Gracia, bu sorulara bilimsel veriler ışığında yanıt arıyor.

Kadına yönelik şiddet küresel bir sorun. Araştırmalar, gelişmişlik düzeyi ya da refah seviyesi ne olursa olsun hiçbir ülkenin bu sorun karşısında başarılı bir sınav veremediğini ortaya koyuyor. Avrupa Birliği’nin son araştırması, toplumsal cinsiyet eşitliğinde örnek gösterilen ülkelerde bile kadına yönelik şiddetin beklenen ölçüde azalmadığını gösteriyor. Peki, neden? Sorun neden kalıcı hale geliyor ve çözüm için hangi adımlar atılmalı?

Valencia Üniversitesi Sosyal Psikoloji Profesörü Enrique Gracia, The Conversation‘da yayımlanan makalesinde, kadına yönelik şiddetle mücadelede mevcut yaklaşımların neden yetersiz kaldığını ve etkili bir mücadele için nasıl bir çerçeve oluşturulması gerektiğini savunuyor.

Yazıdan öne çıkan bölümleri aktarıyoruz:

“Avrupa Birliği’nde yaşayan kadınların yaklaşık üçte biri, 15 yaşından sonra en az bir kez fiziksel şiddet, tehdit veya cinsel şiddete maruz kaldığını belirtiyor. Bu oran yaklaşık 50 milyon kadına karşılık geliyor. Veriler, 114 binden fazla kadınla gerçekleştirilen Avrupa Birliği çapındaki araştırmaya dayanıyor.

Asıl endişe verici olan ise bu tablonun yıllardır değişmemesi. On yıl önce gerçekleştirilen ilk Avrupa Birliği araştırması da neredeyse aynı sonuçları ortaya koymuştu. Avrupa Birliği Temel Haklar Ajansı Direktörü’nün ifadeleriyle, “Aradan on yıl geçmesine rağmen hâlâ aynı derecede şok edici şiddet düzeyleriyle karşı karşıyayız.”

Nature Communications dergisinde yayımlanan son çalışmamda, Birleşmiş Milletler’in Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları arasında yer alan, “2030 yılına kadar kadınlara ve kız çocuklarına yönelik her türlü şiddetin sona erdirilmesi” hedefinin (Hedef 5.2) gerçekleşme olasılığını değerlendirdim.

Sonuç ne yazık ki umut verici değil. Mevcut ilerleme hızıyla bu hedefe 2030 yılına kadar ulaşılması mümkün görünmüyor.

Sorun neden hâlâ çözülemiyor?

Avrupa Birliği verileri, dünya genelindeki tabloyla büyük ölçüde örtüşüyor.

Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), kadına yönelik şiddeti “pandemi boyutlarına ulaşmış” küresel bir halk sağlığı sorunu olarak tanımlıyor. Kurumun 2025 yılında yayımladığı son tahminlere göre, dünya genelinde kadınların yüzde 30,4’ü, yani yaklaşık 840 milyon kadın, yaşamı boyunca en az bir kez fiziksel ya da cinsel şiddete maruz kalıyor.

Üstelik bu oranlar yirmi yılı aşkın süredir önemli ölçüde değişmedi.

DSÖ, son yıllarda kaydedilen ilerlemeyi “çok sınırlı, son derece yavaş ve yetersiz” olarak değerlendiriyor. Dahası, birçok kadın maruz kaldığı şiddeti açıklamıyor; psikolojik şiddet, ekonomik istismar, zorlayıcı kontrol ve çevrimiçi taciz gibi birçok şiddet biçimi de resmi istatistiklere tam olarak yansımıyor. Gerçek tablo, açıklanan rakamların da ötesinde olabilir.

İskandinav paradoksu

Araştırmanın belki de en çarpıcı sonucu, kadına yönelik şiddetin en yüksek oranlarda görüldüğü ülkelerin aynı zamanda dünyanın en eşitlikçi ülkeleri olması.

2024 Avrupa Birliği araştırmasına göre yaşamı boyunca şiddete maruz kaldığını belirten kadınların oranı Finlandiya’da yüzde 57, İsveç’te yüzde 52, Danimarka’da ise yüzde 47. Avrupa Birliği ortalaması ise yüzde 30,7.

Oysa bu ülkeler, hem yaşam kalitesi hem ekonomik gelişmişlik hem de toplumsal cinsiyet eşitliği alanlarında yıllardır dünyanın en başarılı ülkeleri arasında gösteriliyor.

“İskandinav paradoksu[1]” olarak adlandırılan bu durum, ekonomik kalkınmanın ve toplumsal cinsiyet eşitliğinde kaydedilen ilerlemenin tek başına kadına yönelik şiddeti azaltmaya yetmediğini gösteriyor.

Eşitlik elbette gerekli. Ancak tek başına yeterli değil.

Dünyanın en gelişmiş ve en eşitlikçi toplumları bile kadına yönelik şiddeti azaltamıyorsa, diğer ülkeler için bu durum çok daha ciddi bir uyarı niteliği taşıyor.

Genç kadınlar daha büyük risk altında

Araştırma, 18-29 yaş grubundaki kadınların diğer yaş gruplarına göre daha yüksek düzeyde şiddete maruz kaldığını ortaya koyuyor.

Üstelik bu durum yeni değil. On yıl önceki araştırmada da aynı eğilim görülüyordu.

Bugünün genç kadınları, önceki kuşaklara kıyasla çok daha fazla toplumsal cinsiyet eşitliği kampanyasıyla büyüdü. Eğer mevcut önleme politikaları beklenen etkiyi yaratıyor olsaydı, bu yaş grubunda belirgin bir düşüş görülmesi gerekirdi. Ancak veriler bunun tam tersini söylüyor.

Şiddetin biçimi de değişiyor.

Dijital teknolojiler; çevrimiçi takip (stalking), sosyal medya üzerinden tehdit, cinsel şantaj, özel görüntülerin rıza olmaksızın paylaşılması ve yapay zekâ ile üretilen sahte cinsel içerikler (deepfake) gibi yeni istismar yöntemlerini beraberinde getiriyor.

Bu yöntemler her zaman fiziksel şiddet içermese de istismarı kolaylaştırıyor, mağdurun kaçmasını zorlaştırıyor ve şiddetin etkisini büyütüyor.

Mevcut politikalar neden yeterli olmuyor?

Ortaya çıkan tablo son derece kaygı verici. Ancak gerçekleri kabul etmek umutsuzluğa kapılmak anlamına gelmiyor.

Birleşmiş Milletler’in 2030 hedefinin bugünkü koşullarda gerçekleşmesi zor görünse de bunun nedeni hedefin gerçekçi olmaması değil; hedefe ulaşacak ölçekte, süreklilikte ve kararlılıkta politikaların hayata geçirilememesi.

Oysa elimizde neyin işe yaradığını gösteren güçlü bilimsel kanıtlar bulunuyor.

DSÖ tarafından güncellenen RESPECT Women[2] çerçevesi, kadına yönelik şiddetin önlenmesinde etkili olduğu kanıtlanan yedi temel stratejiyi bir araya getiriyor. Bu stratejiler; kadınların güçlendirilmesinden toplumsal cinsiyet kalıplarının dönüştürülmesine, mağdurlara sunulan hizmetlerin güçlendirilmesinden yoksulluğun azaltılmasına kadar geniş bir alanı kapsıyor.

Çerçeve ayrıca yüksek gelirli ülkeler ile düşük ve orta gelirli ülkeler için kanıt düzeylerini ayrı ayrı değerlendiriyor. Bu da önleme çalışmalarının dünyanın farklı bölgelerinde ne kadar dengesiz ilerlediğini ortaya koyuyor.

Ancak tek başına hiçbir politika yeterli değil.

Etkili mücadele; birey, aile, toplum ve kamu politikalarını aynı anda kapsayan bütüncül bir yaklaşım gerektiriyor.

RESPECT Women yaklaşımının da vurguladığı gibi, başarının gerçek ölçütü, şiddetin toplum genelindeki yaygınlığının somut biçimde azalmasıdır.

Bugünkü veriler, bunun henüz başarılamadığını gösteriyor.

Sorun bilgi eksikliği değil.

Sorun; siyasi taahhütlerle uygulamalar arasındaki boşluk, yeterli finansmanın sağlanamaması, politikaların sürdürülememesi ve hesap verebilirliğin sağlanamaması.

Pandemi ölçeğinde bir kriz

2030 hedefinin zamanında gerçekleşmesi artık zor görünüyor olabilir. Ancak bu, hedeften vazgeçilmesi gerektiği anlamına gelmiyor.

Yüz milyonlarca kadını etkileyen böylesine büyük bir sorun, ikincil bir kamu politikası konusu olarak ele alınamaz.

Dünya, büyük sağlık krizleriyle karşılaştığında bilimsel bilgi, finansman ve uluslararası iş birliğini hızla harekete geçirebiliyor.

Kadına yönelik şiddet de aynı düzeyde siyasi kararlılık, uzun vadeli yatırım, güçlü bilimsel kanıtlar ve kamuoyuna karşı hesap verebilirlik gerektiriyor.

İskandinav paradoksu bize önemli bir ders veriyor:

Toplumlar zenginleştikçe ya da daha eşit hale geldikçe kadına yönelik şiddet kendiliğinden ortadan kalkmıyor.

Gerçek değişim; kararlı siyasi irade, sürdürülebilir politikalar, bilimsel veriye dayalı uygulamalar ve sonuçları düzenli olarak ölçülen kamu politikalarıyla mümkün olabilir.

Kadına yönelik şiddeti sona erdirme hedefi, yalnızca iyi niyetli bir vaat olarak kalmamalı; somut sonuçlar üreten bir toplumsal dönüşüme dönüşmelidir.”

Bu yazı ilk kez 22 Temmuz 2026’da yayımlanmıştır.

Enrique Gracia’nin The Conversation’da yayınlanan “The Nordic Paradox: even the world’s most equal countries are failing to reduce violence against women” başlıklı yazısından bölümler Mustafa Alkan tarafından çevrildi ve editoryal katkısı ile yayına hazırlandı. Yazının orijinaline aşağıdaki linkten erişebilirsiniz.
https://theconversation.com/the-nordic-paradox-even-the-worlds-most-equal-countries-are-failing-to-reduce-violence-against-women-286173

[1] İskandinav paradoksu: Toplumsal cinsiyet eşitliği, refah ve yaşam kalitesi bakımından dünyanın en ileri ülkeleri arasında yer alan İskandinav ülkelerinde, kadına yönelik şiddetin beklenenden yüksek oranlarda görülmesini ifade eden kavram. Araştırmacılar, bu paradoksun nedenleri konusunda farklı açıklamalar öne sürüyor. Kimileri bunu şiddetin daha fazla bildirilmesine bağlarken, kimileri de toplumsal cinsiyet eşitliğinin tek başına kadına yönelik şiddeti azaltmaya yetmediğini savunuyor.

[2] RESPECT Women: Dünya Sağlık Örgütü’nün öncülüğünde geliştirilen, kadına yönelik şiddeti önlemeye yönelik kanıta dayalı stratejileri bir araya getiren uluslararası çerçeve. Kadınların güçlendirilmesinden güvenli çevrelerin oluşturulmasına kadar yedi temel politika alanını kapsar.

Fikir Turu
Fikir Turuhttps://fikirturu.com/
Fikir Turu, yalnızca Türkiye’deki düşünce hayatını değil, dünyanın da ne düşündüğünü, tartıştığını okurlarına aktarmaya çalışıyor. Bu amaçla, İngilizce, Arapça, Rusça, Almanca ve Çince yazılmış önemli makalelerin belli başlı bölümlerini çevirerek, editoryal katkılarla okuruna sunmaya çalışıyor. Her makalenin orijinal metnine ve değerli çevirmen arkadaşlarımızın bilgilerine makalenin alt kısmındaki notlardan ulaşabilirsiniz.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Son Eklenenler

Dünyanın en eşitlikçi ülkeleri neden kadına şiddeti azaltamıyor?

Avrupa'nın en eşitlikçi ülkeleri, kadına yönelik şiddetin en yaygın görüldüğü ülkeler arasında yer alıyor. Bu çelişki bize ne anlatıyor? Sorun neden on yıllardır değişmiyor ve mevcut politikalar neden sonuç vermiyor? Sosyal psikolog Enrique Gracia, bu sorulara bilimsel veriler ışığında yanıt arıyor.

Kadına yönelik şiddet küresel bir sorun. Araştırmalar, gelişmişlik düzeyi ya da refah seviyesi ne olursa olsun hiçbir ülkenin bu sorun karşısında başarılı bir sınav veremediğini ortaya koyuyor. Avrupa Birliği’nin son araştırması, toplumsal cinsiyet eşitliğinde örnek gösterilen ülkelerde bile kadına yönelik şiddetin beklenen ölçüde azalmadığını gösteriyor. Peki, neden? Sorun neden kalıcı hale geliyor ve çözüm için hangi adımlar atılmalı?

Valencia Üniversitesi Sosyal Psikoloji Profesörü Enrique Gracia, The Conversation‘da yayımlanan makalesinde, kadına yönelik şiddetle mücadelede mevcut yaklaşımların neden yetersiz kaldığını ve etkili bir mücadele için nasıl bir çerçeve oluşturulması gerektiğini savunuyor.

Yazıdan öne çıkan bölümleri aktarıyoruz:

“Avrupa Birliği’nde yaşayan kadınların yaklaşık üçte biri, 15 yaşından sonra en az bir kez fiziksel şiddet, tehdit veya cinsel şiddete maruz kaldığını belirtiyor. Bu oran yaklaşık 50 milyon kadına karşılık geliyor. Veriler, 114 binden fazla kadınla gerçekleştirilen Avrupa Birliği çapındaki araştırmaya dayanıyor.

Asıl endişe verici olan ise bu tablonun yıllardır değişmemesi. On yıl önce gerçekleştirilen ilk Avrupa Birliği araştırması da neredeyse aynı sonuçları ortaya koymuştu. Avrupa Birliği Temel Haklar Ajansı Direktörü’nün ifadeleriyle, “Aradan on yıl geçmesine rağmen hâlâ aynı derecede şok edici şiddet düzeyleriyle karşı karşıyayız.”

Nature Communications dergisinde yayımlanan son çalışmamda, Birleşmiş Milletler’in Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları arasında yer alan, “2030 yılına kadar kadınlara ve kız çocuklarına yönelik her türlü şiddetin sona erdirilmesi” hedefinin (Hedef 5.2) gerçekleşme olasılığını değerlendirdim.

Sonuç ne yazık ki umut verici değil. Mevcut ilerleme hızıyla bu hedefe 2030 yılına kadar ulaşılması mümkün görünmüyor.

Sorun neden hâlâ çözülemiyor?

Avrupa Birliği verileri, dünya genelindeki tabloyla büyük ölçüde örtüşüyor.

Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), kadına yönelik şiddeti “pandemi boyutlarına ulaşmış” küresel bir halk sağlığı sorunu olarak tanımlıyor. Kurumun 2025 yılında yayımladığı son tahminlere göre, dünya genelinde kadınların yüzde 30,4’ü, yani yaklaşık 840 milyon kadın, yaşamı boyunca en az bir kez fiziksel ya da cinsel şiddete maruz kalıyor.

Üstelik bu oranlar yirmi yılı aşkın süredir önemli ölçüde değişmedi.

DSÖ, son yıllarda kaydedilen ilerlemeyi “çok sınırlı, son derece yavaş ve yetersiz” olarak değerlendiriyor. Dahası, birçok kadın maruz kaldığı şiddeti açıklamıyor; psikolojik şiddet, ekonomik istismar, zorlayıcı kontrol ve çevrimiçi taciz gibi birçok şiddet biçimi de resmi istatistiklere tam olarak yansımıyor. Gerçek tablo, açıklanan rakamların da ötesinde olabilir.

İskandinav paradoksu

Araştırmanın belki de en çarpıcı sonucu, kadına yönelik şiddetin en yüksek oranlarda görüldüğü ülkelerin aynı zamanda dünyanın en eşitlikçi ülkeleri olması.

2024 Avrupa Birliği araştırmasına göre yaşamı boyunca şiddete maruz kaldığını belirten kadınların oranı Finlandiya’da yüzde 57, İsveç’te yüzde 52, Danimarka’da ise yüzde 47. Avrupa Birliği ortalaması ise yüzde 30,7.

Oysa bu ülkeler, hem yaşam kalitesi hem ekonomik gelişmişlik hem de toplumsal cinsiyet eşitliği alanlarında yıllardır dünyanın en başarılı ülkeleri arasında gösteriliyor.

“İskandinav paradoksu[1]” olarak adlandırılan bu durum, ekonomik kalkınmanın ve toplumsal cinsiyet eşitliğinde kaydedilen ilerlemenin tek başına kadına yönelik şiddeti azaltmaya yetmediğini gösteriyor.

Eşitlik elbette gerekli. Ancak tek başına yeterli değil.

Dünyanın en gelişmiş ve en eşitlikçi toplumları bile kadına yönelik şiddeti azaltamıyorsa, diğer ülkeler için bu durum çok daha ciddi bir uyarı niteliği taşıyor.

Genç kadınlar daha büyük risk altında

Araştırma, 18-29 yaş grubundaki kadınların diğer yaş gruplarına göre daha yüksek düzeyde şiddete maruz kaldığını ortaya koyuyor.

Üstelik bu durum yeni değil. On yıl önceki araştırmada da aynı eğilim görülüyordu.

Bugünün genç kadınları, önceki kuşaklara kıyasla çok daha fazla toplumsal cinsiyet eşitliği kampanyasıyla büyüdü. Eğer mevcut önleme politikaları beklenen etkiyi yaratıyor olsaydı, bu yaş grubunda belirgin bir düşüş görülmesi gerekirdi. Ancak veriler bunun tam tersini söylüyor.

Şiddetin biçimi de değişiyor.

Dijital teknolojiler; çevrimiçi takip (stalking), sosyal medya üzerinden tehdit, cinsel şantaj, özel görüntülerin rıza olmaksızın paylaşılması ve yapay zekâ ile üretilen sahte cinsel içerikler (deepfake) gibi yeni istismar yöntemlerini beraberinde getiriyor.

Bu yöntemler her zaman fiziksel şiddet içermese de istismarı kolaylaştırıyor, mağdurun kaçmasını zorlaştırıyor ve şiddetin etkisini büyütüyor.

Mevcut politikalar neden yeterli olmuyor?

Ortaya çıkan tablo son derece kaygı verici. Ancak gerçekleri kabul etmek umutsuzluğa kapılmak anlamına gelmiyor.

Birleşmiş Milletler’in 2030 hedefinin bugünkü koşullarda gerçekleşmesi zor görünse de bunun nedeni hedefin gerçekçi olmaması değil; hedefe ulaşacak ölçekte, süreklilikte ve kararlılıkta politikaların hayata geçirilememesi.

Oysa elimizde neyin işe yaradığını gösteren güçlü bilimsel kanıtlar bulunuyor.

DSÖ tarafından güncellenen RESPECT Women[2] çerçevesi, kadına yönelik şiddetin önlenmesinde etkili olduğu kanıtlanan yedi temel stratejiyi bir araya getiriyor. Bu stratejiler; kadınların güçlendirilmesinden toplumsal cinsiyet kalıplarının dönüştürülmesine, mağdurlara sunulan hizmetlerin güçlendirilmesinden yoksulluğun azaltılmasına kadar geniş bir alanı kapsıyor.

Çerçeve ayrıca yüksek gelirli ülkeler ile düşük ve orta gelirli ülkeler için kanıt düzeylerini ayrı ayrı değerlendiriyor. Bu da önleme çalışmalarının dünyanın farklı bölgelerinde ne kadar dengesiz ilerlediğini ortaya koyuyor.

Ancak tek başına hiçbir politika yeterli değil.

Etkili mücadele; birey, aile, toplum ve kamu politikalarını aynı anda kapsayan bütüncül bir yaklaşım gerektiriyor.

RESPECT Women yaklaşımının da vurguladığı gibi, başarının gerçek ölçütü, şiddetin toplum genelindeki yaygınlığının somut biçimde azalmasıdır.

Bugünkü veriler, bunun henüz başarılamadığını gösteriyor.

Sorun bilgi eksikliği değil.

Sorun; siyasi taahhütlerle uygulamalar arasındaki boşluk, yeterli finansmanın sağlanamaması, politikaların sürdürülememesi ve hesap verebilirliğin sağlanamaması.

Pandemi ölçeğinde bir kriz

2030 hedefinin zamanında gerçekleşmesi artık zor görünüyor olabilir. Ancak bu, hedeften vazgeçilmesi gerektiği anlamına gelmiyor.

Yüz milyonlarca kadını etkileyen böylesine büyük bir sorun, ikincil bir kamu politikası konusu olarak ele alınamaz.

Dünya, büyük sağlık krizleriyle karşılaştığında bilimsel bilgi, finansman ve uluslararası iş birliğini hızla harekete geçirebiliyor.

Kadına yönelik şiddet de aynı düzeyde siyasi kararlılık, uzun vadeli yatırım, güçlü bilimsel kanıtlar ve kamuoyuna karşı hesap verebilirlik gerektiriyor.

İskandinav paradoksu bize önemli bir ders veriyor:

Toplumlar zenginleştikçe ya da daha eşit hale geldikçe kadına yönelik şiddet kendiliğinden ortadan kalkmıyor.

Gerçek değişim; kararlı siyasi irade, sürdürülebilir politikalar, bilimsel veriye dayalı uygulamalar ve sonuçları düzenli olarak ölçülen kamu politikalarıyla mümkün olabilir.

Kadına yönelik şiddeti sona erdirme hedefi, yalnızca iyi niyetli bir vaat olarak kalmamalı; somut sonuçlar üreten bir toplumsal dönüşüme dönüşmelidir.”

Bu yazı ilk kez 22 Temmuz 2026’da yayımlanmıştır.

Enrique Gracia’nin The Conversation’da yayınlanan “The Nordic Paradox: even the world’s most equal countries are failing to reduce violence against women” başlıklı yazısından bölümler Mustafa Alkan tarafından çevrildi ve editoryal katkısı ile yayına hazırlandı. Yazının orijinaline aşağıdaki linkten erişebilirsiniz.
https://theconversation.com/the-nordic-paradox-even-the-worlds-most-equal-countries-are-failing-to-reduce-violence-against-women-286173

[1] İskandinav paradoksu: Toplumsal cinsiyet eşitliği, refah ve yaşam kalitesi bakımından dünyanın en ileri ülkeleri arasında yer alan İskandinav ülkelerinde, kadına yönelik şiddetin beklenenden yüksek oranlarda görülmesini ifade eden kavram. Araştırmacılar, bu paradoksun nedenleri konusunda farklı açıklamalar öne sürüyor. Kimileri bunu şiddetin daha fazla bildirilmesine bağlarken, kimileri de toplumsal cinsiyet eşitliğinin tek başına kadına yönelik şiddeti azaltmaya yetmediğini savunuyor.

[2] RESPECT Women: Dünya Sağlık Örgütü’nün öncülüğünde geliştirilen, kadına yönelik şiddeti önlemeye yönelik kanıta dayalı stratejileri bir araya getiren uluslararası çerçeve. Kadınların güçlendirilmesinden güvenli çevrelerin oluşturulmasına kadar yedi temel politika alanını kapsar.

Fikir Turu
Fikir Turuhttps://fikirturu.com/
Fikir Turu, yalnızca Türkiye’deki düşünce hayatını değil, dünyanın da ne düşündüğünü, tartıştığını okurlarına aktarmaya çalışıyor. Bu amaçla, İngilizce, Arapça, Rusça, Almanca ve Çince yazılmış önemli makalelerin belli başlı bölümlerini çevirerek, editoryal katkılarla okuruna sunmaya çalışıyor. Her makalenin orijinal metnine ve değerli çevirmen arkadaşlarımızın bilgilerine makalenin alt kısmındaki notlardan ulaşabilirsiniz.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Son Eklenenler

0
Would love your thoughts, please comment.x