Sosyal bilimler; özellikle iktisat, işletme, siyaset bilimi, uluslararası ilişkiler ve maliye gibi alanlarda eğitim almak ve bu alanlarla bağlantılı bir meslek edinmek, çocukluk yıllarımızın en büyük hayallerinden biriydi. Ankara’da büyürken mahallemizdeki abilerimizin ve ablalarımızın bu bölümlerden mezun olup devlet kurumlarında bürokrat ya da prestijli şirketlerde yönetici olduklarını görmek bizleri tarifsiz biçimde mutlu ederdi. Onların hikâyeleri, geleceğe dair hayallerimizin somutlaşmış hâliydi. O dönem televizyon kadar kitapların da önemli olduğu, kitapların okunduğu ve tartışıldığı çevrelerin büyük saygı uyandırdığı zamanlardı.
Biz de bu dünyanın içinden geçerek büyüdük. Benim için bu hikâyenin devamı, uluslararası ilişkiler alanında öğretim üyesi olmak ve yeni kuşaklar yetiştirmek oldu. Ancak bugün bu eğilimin giderek yavaşladığını görüyoruz. Öğrenci sayıları azalıyor, mezunların nitelikli iş bulma süresi uzuyor ve pek çok mezun işsiz kalıyor. Kitleler henüz tam olarak farkında olmasa da bu dönüşümün önemli nedenlerinden biri yapay zekâ.
Peki yapay zekâ sosyal bilimler eğitimini ve müfredatını nasıl değiştirecek? Daha önemlisi, geleceğin sosyal bilimcisini nasıl yetiştirmeliyiz?
Sosyal bilimlerin ortaya çıkışı ve önlenemez dönüşümü
Klasik sosyal bilimler, Sanayi Devrimi’nin yarattığı toplumsal dönüşümlerin bir sonucu olarak ortaya çıktı. Hızla değişen toplumların ürettiği yeni sorunlar, başlangıçta adı henüz konulmamış olan felsefe, iktisat ve siyaset gibi düşünce alanlarının 19. ve 20. yüzyıllarda giderek bağımsız disiplinler olarak kurumsallaşmasını zorunlu kıldı. Bu disiplinler, Fordist üretim anlayışının da etkisiyle giderek kompartımanlara ayrılmış, kendi sınırları ve uzmanlık alanları içerisinde varlıklarını sürdürürken, aynı zamanda toplumsal sorunlara kendi perspektiflerinden yanıt üreten temel bilgi alanları hâline geldiler.
Bu süreçte üniversiteler, bilginin üretildiği, aktarıldığı ve büyük ölçüde denetlendiği merkezler olarak özel bir konum kazandı. Okumanın, bilgi biriktirmenin ve analiz etmenin toplumsal açıdan büyük önem taşıdığı bu dönemde, dünya nüfusunun bugüne kıyasla daha az, eğitim düzeyinin ise daha düşük olması, bilgiye erişebilen ve onu analiz edebilen insanları toplum içerisinde ayrıcalıklı bir konuma yerleştirdi. Bu insanlar “aydın” olarak tanımlanıyor; sahip oldukları bilgi ve entelektüel birikim sayesinde toplumu aydınlatacak, ona yön verecek ve daha ileri bir noktaya taşıyacak kişiler olarak görülüyordu.
Üniversitelerin sosyal bilimler bölümlerinden mezun olan insanlar, diploma aldıktan sonra, nüfusun ve dolayısıyla rekabetin görece düşük olduğu bir ortamda kolaylıkla iş bulabiliyorlardı. Diploma, yalnızca bir eğitim belgesi değil, belirli mesleklere ve toplumsal statülere erişmenin de temel anahtarıydı. Üniversiteler böylece yalnızca bilgi üreten kurumlar değil, aynı zamanda belirli bilgi alanlarının meşruiyetini ve uzmanlığını belirleyen merkezler hâline geldiler.
Sonraki dönemlerde televizyon gibi görsel iletişim araçlarının yaygınlaşması ve ardından internet devriminin yaşanmasıyla birlikte bilginin dolaşımı da köklü biçimde değişti. Bilgi, kitapların ve üniversitelerin sınırlarından çıkarak çok daha geniş kitlelere ulaşmaya, hızla dolaşmaya ve çeşitlenmeye başladı. Buna rağmen üniversiteler, bilginin doğrulanması, uzmanlığın tanımlanması ve mesleki yeterliliğin belgelendirilmesi üzerindeki ayrıcalıklı konumlarını büyük ölçüde korudular. Başka bir ifadeyle, internet üniversitenin bilgiye erişim üzerindeki tarihsel avantajını zayıflatsa da üniversitenin bilgiye meşruiyet kazandırma ve uzmanlık üretme rolünü ortadan kaldırmadı.
Yapay zekâ ne için var?
Bugün geldiğimiz noktada ise yeni bir küresel Soğuk Savaş’ın önemli cephelerinden biri, Çin ile ABD arasındaki yapay zekâ yarışı olarak karşımıza çıkıyor. Yapay zekâ, yalnızca yeni bir teknolojik araç değil, Sanayi Devrimi’ne benzer biçimde yeni bir ekonomik dönüşümün ve yeni bir üretim biçiminin habercisi. Temel hedef ise üretim ve hizmet süreçlerinde insan emeğine olan bağımlılığı mümkün olduğunca azaltırken verimliliği artırmak.
Bilginin üniversitelerin dışındaki kaynaklar aracılığıyla bu ölçüde güçlenmesi ve yapay zekânın yeni bir üretim sistemi yaratması, sosyal bilimlerin iş piyasasındaki geleneksel alanını da giderek daraltıyor. Daha önce bir şirketin on kişinin çalıştığı bir departmanında yürütülen bazı işler, bugün yapay zekâ destekli sistemlerle çok daha az sayıda insan tarafından gerçekleştirilebiliyor. Dolayısıyla mesele yalnızca bazı mesleklerin ortadan kalkması değil; üniversitelerin uzun yıllar boyunca mezunlarını yerleştirdiği iş alanlarının ve bu alanlara dayalı eğitim modelinin de dönüşmesi.
Nitekim dünyanın farklı yerlerinde sosyal bilimlerin geleceği üzerine yürütülen tartışmalar artık üniversitelerin yapısına da yansıyor. Bazı ülkelerde kamu yönetimi, pazarlama ve sosyoloji gibi alanlardaki programların küçültülmesi, yeniden yapılandırılması veya kapatılması, sosyal bilimlerin mevcut biçimiyle sürdürülebilirliği konusunda önemli bir tartışma başlatıyor.
Peki buradan hareketle sosyal bilimler bölümlerini kapatmalı mıyız?
Yapay zekâ nereye gidiyor?
Bu sorunun cevabını vermeden önce iki önemli değişkene dikkatinizi çekmek istiyorum. İlki, yapay zekâ çağının henüz hangi evresinde olduğumuz; ikincisi ise bu dönüşümün nasıl bir toplumsal ve siyasal süreç izleyeceği. Yapay zekâ dönüşümü vahşi ve kontrolsüz bir piyasa süreci olarak mı ilerleyecek, yoksa Daron Acemoğlu’nun vurguladığı gibi toplumun ve çalışanların sürece katıldığı daha demokratik ve kapsayıcı bir biçimde mi şekillenecek?
Her iki durumda da bir şey artık açık: Sosyal bilimlerin bugüne kadar olduğu gibi kompartımanlaşmış bir yapı içerisinde devam etmesi mümkün değil. Üniversiteler bitmeyecek; ancak bilgi üzerindeki tarihsel tekellerini yapay zekâ ile paylaşmak zorunda kalacaklar. Gelecekte üniversitelerin avantajı bilgiye sahip olmak değil, onu üretmek, doğrulamak, sorgulamak ve anlamlandırmak olacak. Çok nitelikli araştırmacılar ve özgün araştırmalar önemini korurken, üniversitelerin bugünkü ölçekte istihdam ve araştırma alanı yaratması giderek zorlaşacak. Bu nedenle 2050’ye doğru üniversitelerde ve sosyal bilimlerde belirli bir daralma yaşanması muhtemel. Üniversiteler, kitlesel eğitim kurumlarından çok, yüksek düzeyde uzmanlaşma ve özgün bilgi üretimi merkezlerine dönüşebilir. Bu kadar hızlı değişen bir dünyada bu tarihten sonrası için projeksiyon yapmak mümkün değil.
Sürecin önündeki tehlike
Ancak süreç demokratik katılımdan uzak ve yalnızca verimlilik ekseninde ilerlerse, dönüşüm bununla sınırlı kalmayabilir. Palantir CEO’su Alex Karp’ın belirttiği gibi yapay zekâ çağında geleneksel yeteneklere sahip kişiler işsiz kalabilir. Ayrıca tıp, nörobilim, genetik ve biyoteknolojideki gelişmeler, insanın biyolojik sınırlarının da yeniden tanımlanmasına yol açabilir. 2050 sonrasında yalnızca yapay zekâ kullanan değil, nörolojik ve biyolojik olarak güçlendirilmiş yeni bir insan kapasitesiyle karşılaşabiliriz. Böyle bir dünyada sosyal bilimlerin sorusu artık yalnızca “toplum nasıl değişecek?” değil, “nasıl bir insan ve nasıl bir toplum istiyoruz?” sorusu olacaktır. Daha doğru soru ise, bu sistemde insana ne kadar ihtiyaç olacağı.
Kısa vadede baktığımızda ise bu süreçte sosyal bilimler, beşerî bilimler ve fen bilimleri arasındaki kesin ayrımların sürdürülebilmesi giderek zorlaşıyor. Yeni müfredatın en temel özelliği, felsefe ve eleştirel düşünme derslerinin merkezî bir konuma taşınması olmalı. Çünkü bilginin büyük ölçüde zaten erişilebilir olduğu bir dünyada eğitimin temel amacı bilgi aktarmaktan çok, doğru soruları sorabilmek, yapay zekâyı doğru yönlendirebilmek ve üretilen bilginin etik ve toplumsal sonuçlarını değerlendirebilmek olmalıdır.
Ne yapmalı?
Derslerin de sınıfın sınırları içinde kalmak yerine hayatın içindeki gerçek problemler üzerinden, proje bazlı bir öğrenme anlayışıyla yeniden tasarlanması gerekiyor. Örneğin bir sosyal bilimler öğrencisinin sosyolojiye giriş dersinin yanında bir mühendislik programından optimizasyon dersi alması; projesinin gerektirdiği ölçüde termodinamiğin temel mantığını ve felsefesini öğrenmesi düşünülebilir. Burada amaç öğrenciyi her alanda uzmanlaştırmak değil, farklı bilgi alanları arasında bağlantı kurabilen bir insan yetiştirmektir.
Aslında sözünü ettiğimiz şey, modern anlamda bir Rönesans insanıdır. İbn-i Sina’nın matematik, tıp ve simya gibi farklı alanlarda çalışabilmesini düşünürsek, geleceğin sosyal bilimcisinin de bunun modern bir versiyonu olması gerekecek. Uzmanlığını korurken farklı disiplinlerin dilini anlayabilen, yapay zekâyı kullanabilen ve farklı bilgi alanlarını ortak bir problem etrafında birleştirebilen bir sosyal bilimciye ihtiyaç duyacağız.
Bu nedenle mesele, yalnızca müfredatı değiştirmek değil, üniversitenin kendisini yeniden yapılandırmaktır. Üniversiteler, eğitim kurumlarının yanı sıra kamu ve özel sektör tarafından yürütülen büyük ölçekli projelerin doğal ortakları hâline gelmeli; sınıfın yerini giderek gerçek hayat problemlerinin aldığı bir öğrenme modeli kurulmalıdır.
Bu dönüşüm gerçekleşirken üniversitelerin daha çevik bir yönetsel yapıya da ihtiyacı olacaktır. İş piyasasının değişen ihtiyaçlarını izleyen ve buna hızla yanıt verebilen birimler kurulmalı; geçiş dönemlerinde kısa süreli, sertifikalı ve proje odaklı programlarla öğrencilerin ve mezunların yeni beceriler kazanması sağlanmalıdır. En önemlisi ise üniversitenin organizasyonunun artık “fen bilimleri–sosyal bilimler” ayrımına göre değil, geleceğin üretim ve toplumsal ihtiyaçlarının ortaya çıkardığı yeni iş bölümüne göre tasarlanmasıdır.
En azından kısa vadede yapay zekâ sosyal bilimlerin sonunu değil, bugünkü biçiminin sonunu getiriyor. Üniversiteler disiplinler arası, proje ve eleştirel düşünme odaklı yeni bir yapıya; sosyal bilimci ise yapay zekâyı yönlendirebilen bir Rönesans insanına dönüşmek zorunda.
Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun en editöryel politikasını yansıtmayabilir.
Bu yazı ilk kez 8 Eylül 2026’da yayımlanmıştır.



