Aynalarla mücadele: Kendine bakmanın 7 tuhaf yolu

Aynaya gerçekten kendimiz için mi bakıyoruz, yoksa başkalarının gözünden kendimizi görmek için mi? Aynalar bize hakikati mi gösteriyor, yoksa görmek istediğimiz sureti mi? Kendimize her gün baktığımız hâlde neden kendimizi bir türlü göremiyoruz? Süleyman Kaymaz yazdı.

İlk insanların kendi suretlerini tanıma merakı, gölgelerine olan ilgileriyle başlamış olmalı. Gölgeler genellikle birbirine benzer. Fakat bir insanı diğerlerinden ayırt etmenin en pratik yolu yüzlerdir. İlk çağlarda su kapları ve yüzeyi parlak taşlardan istifade edilmiş, zamanla bazı metallerden yapılan aynalardan günümüzde kullandığımız cam aynalara geçilmiş. Sabine Melchior-Bonnet Aynanın Tarihi adlı kitabında, “İÖ V. yüzyıl antik kapkacaklarında, saplı ya da ayaklı, küçük, parlak, kimi zaman sırtları mitolojik sahnelerle süslenmiş metal disklerde kendilerini seyreden Korinthos seçkinleri görülür,[1]” der.

Peki, insanoğlu kendi görünüşünü niye merak eder ve hemen her gün aynaların karşısında uzun süre geçirdiği hâlde bu merakını neden bir türlü gideremez? Aynalardaki yansımamıza kendimiz için mi bakarız, başkaları için mi? Aynalar bizi mi kandırır, yoksa biz mi aynaları kandırırız? Gelin, aynalarla olan amansız mücadelemize bir göz atalım ve bu sorulara birlikte cevap arayalım.

Aynalara dalmak

Suretiyle yalnızca ayna ve benzeri işlevdeki yansıtıcı yüzeylerde karşılaşacak birinin yansımasını izlemesi sanırım kendinden çok başkaları için olmalı. Eminim ki bu fikrime çoğu kişi karşı çıkacaktır. O zaman örnekleyeyim: Evin içinde pejmürde, saç baş dağınık durabilmemize rağmen, dışarı çıkacağımız zaman aynaların karşısına geçişimizi başka ne açıklayabilir? Köşedeki bakkala ekmek almaya gitseniz bile bu böyle değil mi? Ne alakası var denildiğini işitir gibiyim. Peki, o hâlde boy aynaları niye genellikle antrede bulunur, hiç düşündünüz mü? Elbette dekor amacıyla salona, giyinme için yatak odasına konan aynaları saymazsak. Gördüğünüz gibi, konu pek de karmaşık değil. Yani aynaya bakış, çoğu zaman kendimizi başkalarının gözünden görmektir ve eğer çirkinlik, güzellik diye bir şey varsa müsebbibi de bu başka gözlerdir.

Aynalarla yetinmeyen dostlarınızı hatırlayın. Hani şu, “Ben güzel miyim, yakışıklı mıyım?” diye sizi darlayanları. Böyle sorular karşısında bir an düşünmeniz bile günümüzde kabahat sayılır. Hazırlıklı olmalı ve karşınızdaki insanın duymak istediğini anında söylemelisiniz. Rahat olun. Böyle konularda yalan söylemenin kimseye zararı dokunmaz! Eğer yalan söylemek istemiyorsanız kolayı var: Dostlarınızı güzel ve yakışıklılar içinden seçersiniz olur biter.

Aynaları kandırmak

İnsanın korkuları arasında yaşlanmanın büyük bir yeri var. Haksız bir korku da sayılmaz muhakkak. Gençlik elden gittiğinde, kırışıklıklarımız arttığında; en kötüsü de kaslarımız erimeye ve bazı uzuvlarımız sarkmaya başladığında aynaların karşısında harcanılan zaman da artar. Neyse ki günümüzde estetik cerrahi ile kozmetik sektörü hayli gelişti de, yaşlanma korkumuzu az da olsa yendik! Fakat kişinin bu konudaki en büyük çelişkisi, yaşlandığını başkalarından saklamaya çalışmasıdır. Adı üstünde, yaşlanmak, ihtiyarlamak demektir. Birtakım müdahalelerle genç görünmek bu gerçeği değiştirmez. Aynaları kandırabiliriz, çevremizi ikna edebiliriz, ama kendimizi asla!

Gelirlerinin büyük bir kısmını kırışıklık gidericilere, saç boyalarına harcayan birkaç dostum var. Çoğunluğu yaşça benden büyük olmasına rağmen her fırsatta lafı beyazlayan sakalıma, kırışıklıklarıma getirirler ve işi alaya dökerek ne derece yaşlandığımdan dem vururlar. Ben de onların bu teranelerini; yüzlerini floresan beyazına çeviren kremlere, dip boyası gelmiş saçlarına, takma yahut porselen dişlerine bakıp gülümseyerek dinlerim. Yeri gelmişken söyleyeyim: Bahsettiğim dostlarımın geneli eklem rahatsızlıklarından mustariptirler ve aktarlarla ahbaptırlar.

Ayna çatlatmak

Yunan mitolojisindeki Narkissos efsanesini bilmeyen yoktur. Narkissos sudaki yansımasına âşık olur, aşkı yüzünden de yemeden içmeden kesilip ölür. Kişinin kendine olan hayranlığını tanımlayan narsisizm de bu efsaneden gelir. Narsist olmanın birçok çeşidi var. En yaygını da insanın bedensel güzelliğine olan hayranlığıdır. Gerçi narsisizmin bu durağı anlaşılabilir bir durumdur. Öyle ya, hayranlık derecesine vardığına göre ortada kayda değer, gözle görülür bir güzellik olmalı! Narsisizmin en tehlikeli boyutu, kişinin, olanca kıtlığına rağmen zekâsına olan hayranlığıdır. Neyse, böylesi narsist düşman başına!

Ayna çatlatmak deyimi, süslenip ayna karşısına geçerek bıkıp usanmadan aynadaki yansımasını seyredenler için söylenmiş. Öyleleri vardır ki, saatlerce kendilerini incelerler. Bunca süre aynaya bakılırsa, insanın kendinde bir hârikulâdelik bulması da elbette kaçınılmaz olacaktır!

Çıraklık yaptığım marangoz atölyesinde benden birkaç yaş büyük bir kalfa vardı. Hayli fiyakalı biriydi. Her fırsatta işi asarak soyunma odasındaki boy aynasının karşısına geçer, saçlarını tarar, çapkın bakışlar atarak endamını izlerdi. Tüm atölye, aynayı çatlatmasından korkuyorduk. Aynayı değilse de bir gün patronu çatlattı ve işten kovuldu.

Kendini dev aynasında görmek

Lacan’ın sahiplenip geliştirdiği ayna evresi kuramı, bebeğin ilk 6-18 aylık sürecinde aynadaki yansımasını fark etmesiyle benlik oluşumunun başladığını ileri sürer. Burada ayna hem somut, hem de imgeseldir. Çünkü benlik oluşumu ispatla başlar ve anne babanın bebekle sözlü-fiziksel iletişimi benliğin ispatıdır. Lacan’a göre egonun ilk ortaya çıkışı da bu fark ediştir. Merak edenler bahsettiğim kurama bakabilirler. Biz konumuza dönelim.

Engel olamadığım dürtülerimle aynanın karşısına geçtiğim her seferde aklıma Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler masalındaki kötü kalpli kraliçenin, “Ayna ayna söyle bana, var mı benden güzeli bu dünyada?” deyişi gelir. Fakat alnımda peyda olmuş kırışıklıklara, beyazlayan sakalıma ve çiçek bozuğu cildime baktıkça; başta aynayı icat edene, ardından da o uğursuz masalı uydurana içimden birtakım sunturlu laflar ederim. Ne zaman aynanın karşısında uzun süre salınıp duran birini görsem, onun kendinde bir güzellik bulduğunu, bunun bir yanılsama olup olmadığından emin olmak için gözünü suretinden ayırmadığını düşünürüm. Masaldaki ayna sihirliydi ve kraliçeye ne olursa olsun yalnızca gerçeği söylüyordu. Hâlbuki bizim elimizdeki aynalar yanıltıcı. Aynalarda gördüğümüz yansımamız, başkalarının bizi görüşüyle aynı değil. Kullandığımız aynalarda sağ tarafımız sol taraf olarak görünür. Ayrıca yansımalarımız, aynaya düşen ışığın yoğunluğu ve rengine göre değişebilir. Gerçekte nasıl göründüğünüzü merak ediyorsanız fotoğraflarınıza bakın. Hani şu, yüzlerce çekilen, ama içinden bir ya da ikisi sosyal medyada paylaşılan fotoğraflar. Peki, fotoğraflarımızı neden beğenmeyiz? Çünkü beynimiz aynadaki yanıltıcı görüntümüze alışmıştır ve bu yüzden fotoğraflardaki gerçek görüntümüzle karşılaştığımızda kıyameti koparırız. İşte, başkaları o beğenmediğimiz fotoğraflarda olduğumuz gibi görüyor bizi. Neyse ki artık son teknoloji android telefonların ön kameraları ayna moduna getirilebiliyor. Şunu da eklemek isterim, beğendiğimiz fotoğraflarda poz yaptığımızı bilmeyen yok!

Mevzuyu biraz dağıttım gibi gelebilir. Hayır, dev aynasında görmek deyimiyle ilintili bu söylediklerim. Kişinin kendini, becerilerini, gerçekte olduğundan daha üstün görmesiyle ilgili bir deyim bu. Hepimizin çevresinde vardır böyle insanlar. Güzeldirler, yakışıklıdırlar! Her fırsatta herkesten yetenekli, akıllı, bilgili olduklarını iddia ederler. Sorun da budur aslında: Bizlerden üstün olduklarını anlamamız için, bunu dile getirmeleri gerekmektedir. Ne acı!

Bu tür insanlarla iş hayatında çok karşılaşıyorum. Yirmi altıncı yılımı bitirdiğim kitapçılığım boyunca, işyeri tabelasına sahaf yazarak mesleğe başlayan, birkaç kitap satınca da kendini dev aynasında gören bazı densizlerden kitapçılık hakkında birtakım nasihatler işittiğim çok olmuştur. Fakat ne yalan söyleyeyim, beni onlar kadar eğlendiren çok az şey vardır şu hayatta.

Aynalara küsmek: Dismorfofobi

Enrico Agostino Morselli (1852-1929) tarafından tanımlanan dismorfofobi (beden algısı bozukluğu), çirkinlik, biçimsizlik anlamına gelen Yunanca dysmorphia sözcüğünden türetilmiştir. Ayna hastalığı da denen bu psikolojik rahatsızlığa tutulan kişiler vücutlarındaki en küçük kusuru bile, tüm yaşamlarını altüst edecek kadar büyük bir takıntı hâline getirirler. Depresyona kadar varan hastalıkta, kişi gitgide yalnızlaşır ve hayattan kopma noktasına gelir. Kendi bedenleriyle barışık olmayan hastalar hâliyle aynalara da tahammül edemezler. Bu hastalığın oluşmasında genetik, biyolojik ve travmatik faktörler olduğu belirlenmiş. Genetik ve biyolojik etkenleri işin uzmanlarına bırakıp travma meselesine biraz değinmek istiyorum. Çoğumuzun etrafında tek kelimeyle boşboğaz olarak tanımlayacağımız insanlar vardır. Genellikle acımasız olurlar ve bazı bedensel kusurlu insanlara küçük düşürücü lakaplar takarak onlarla alay ederler. Kötü niyetlerini açığa vurdukları bayağılıklarının sakıncalarını sıralayarak onları uyardığınızda da şaka yaptıklarını ileri sürerler. Şaka anlayışları kıt zekâlarıyla uyumlu olan bu işgüzarlar için kişinin, kişiliğin hiçbir önemi yoktur: Onlar için ayağı aksayan biri topal, saçı olmayan kel, boyu kısa ise cüce, kiloluysa şişko, şehla bakıyorsa şaşıdır. Gevezeliklerinin karşı tarafta yarattığı tahribatı umursamazlar. Çevrenizde her önüne geleni bedensel yoksunluklarıyla isimlendiren böyle insanlar varsa uzak durun. Çünkü emin olun, gün gelir, size de uygun bir lakap bulurlar.

Aynalara küsmek meselesini beden algısı bozukluğu tanısı dışında tutarsak, bu deyim genellikle dış görünüşünü umursamayan insanlar için kullanılır. Saçı başı dağınık, toplum içinde pejmürde olan kişilere denir. Bu tür insanların birilerine hoş görünmek için ayna karşısında harcanacak zamanlarını daha mühim işler için kullandıklarını düşünmüş, içten içe de onlara hayranlık beslemişimdir. Fakat bir keresinde fena yanıldım: Müdavimi olduğum bir kafede kendi hâlinde pinekleyen biri vardı. Yaz günü palto giyer, başı önünde oturur, ara sıra uzun ve yağlı saçlarını ahenkle savururdu. Bir gün bir bahane ile yanına gittim, hoşgörü ile karşıladı, masasına buyur etti. Tanışma faslı biter bitmez laf olsun diye ne işle meşgul olduğunu sordum.  Gözlerinde kıvılcım çaktı, çevreye kuşkulu bakışlar attıktan sonra düşecek gibi üzerime eğilip yakında mehdiliğini ilan edeceğini fısıldadı. “Oldu o zaman,” dememle kalkıp vedalaşmam bir oldu. Hesabı ödedim, eve gittim; makası alıp aynanın karşısına geçtim, saçıma sakalıma bir çekidüzen verdim.

Aynalarla konuşmak

Son zamanların terapi teknikleri arasında aynalarla konuşmak var. Bazı kişisel gelişimcilerin sıklıkla önerdiği bir şey bu. Adına da “Ayna Diyaloğu Tekniği” diyorlar. Kişisel gelişimcilere mesafeli olmama rağmen merak etmiş, tekniği incelemiştim. Kişinin ayna karşısında kendine şefkatle yaklaşarak olumsuz iç sesini olumluya çevirmesi ve bu yolla bir özfarkındalık edinmesi amaçlanıyormuş. Ayna terapisinin, beden algısı bozuklukları, stres, travma gibi konuları aşmada faydası varmış. Uzmanların gözetiminde yapılan ayna seanslarında kişinin kendine müşfik ifadeler kullanması istenirmiş, sanırım bu yolla da özsaygı hedefleniyor.

Konuya çok da yabancı değildim. Kendi kendime konuştuğum oluyordu. Her ne kadar bir karşılık alamasam da birkaç kez aynadaki aksime laf atmışlığım vardı, ama bir de bu gözle bakayım dedim, tekniği uygulamaya giriştim. Başlarda iyi gidiyordum. Laf lafı açıyordu. Sonra ne olduysa oldu, kantarın topuzu kaçtı ve aynadaki yansımamla birlikte karnımızı tuta tuta gülmeye başladık. Bu kadar sululuk fazlaydı. Karnıma giren krampları saymazsak herhangi bir kazanım olacağa da benzemiyordu. Teknikten vazgeçtim ve sonraki günlerde yeni bir gülme krizine girmemek için aynadaki yansımamla göz göze gelmemeye çalıştım.

Tekniği denemek için bir uzmandan seans almanız gerekmiyor. Aynanın karşısına geçin ve iç dökün. Gündelik hayatta size gösterilmeyen bir nezaket dili kurun kendinize. Yalnız dikkat etmeniz gereken bir konu var: Sakın aynalarla konuştuğunuzu kimseye söylemeyin. Unutmayın, size yazıklanarak bakan bir çift gözün yol açacağı travmayı hiçbir ayna iyileştiremez!

Aynalarla barışmak

Buraya kadar söylediklerim kimseyi yermek için değildi. Sadece her insanın biricik olduğunu (ikiziniz dahi olsa), görünüşün başkaları için değil, kişinin kendi için olması gerektiğine dikkat çekmek istedim. Bizi biz yapan şeyler arasında fiziksel özelliklerimizin yanı sıra tercihlerimiz de var. Yaşam tarzımız, görünümümüz ve fikirlerimiz kimsenin paşa keyfine uymak zorunda değil. İnsanlar sizi siz olduğunuz için sevmeli, saymalı demek istiyorum. Barışın aynalarla, gördüğünüz yansıma sizin. Eğer dış görünüşünüz ya da statünüz ile yer edinecekseniz unutmayın ki bunun sonu yok, ayrıca bu yönlerde sizden daha üstün biri her zaman olacaktır.

Bundan on beş sene kadar önceydi. Bir genç, sırtında gitarıyla hemen her gün dükkânımın önünden geçiyordu. Bir gün yoluna çıktım, ne tür şarkılar çaldığını sordum. Pişkin pişkin, “Çalmıyorum,” diyerek sırıttı. Hâliyle şaşırdım. “Yeni mi başladın öğrenmeye?” diye üsteledim. “Yok,” dedi ve ekledi: “Kızların dikkatini çekiyor abi, ondan taşıyorum.”

O gün lüzumsuz merakıma ve bu pervasız delikanlıya çok kızmıştım, ama bugün, en azından dürüsttü serseri, diyerek teselli buluyorum.

Son söz

Ayna, yansıtıcı işlevinin yanı sıra tarih boyunca toplumların kültür sarmalında da hayli büyük yer kaplamış. İnsanın vazgeçilmez eşyaları arasına girmeyi başaran aynalar on sekizinci yüzyıl Avrupa’sında evlerde dekor olarak kullanılmaya başlamış. İmgesel açıdan da çok elverişli bir eşya. Romanlara, masallara, şarkılara malzeme olmuş. Çeyizlere konmuş. Bazı kültürlerde fal bakılmış, bazı kültürlerde korkulan bir nesneye dönüşmüş. Türk halk kültüründe de aynalarla ilgili farklı inançlar var: Yeni doğmuş çocuklardan uzak tutulmuş, henüz bedene yerleşmiş ruhun bölüneceğinden korkulmuş. Al karısı ve cin gibi kötücül güçlerin aynada kendi yansımalarını görüp korkacaklarına, böylece bebeklere ve lohusa kadınlara zarar vermeyeceklerine inanılmış. Büyü aracı hâline gelmiş. Kırıldığında uğursuzluk belirtisi sayılmış. Asırlar boyunca genç kızlar sevdikleri erkekleri ayna karşısında beklemiş, aynalarla dertleşmiş, yansımalarıyla da ağlaşmışlar. Kimi Alis gibi Aynanın İçinden geçmiş, orada kendine büyülü bir dünya kurmuş. Ayna öyle bir dünyadır ki, onda çirkinliğe yer yoktur. Yeter ki bakmasını bilelim.

Sürçü lisan ettiysek af ola.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun en editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 31 Temmuz 2026’da yayımlanmıştır.

[1] Sabine Melchior-Bonnet, Aynanın Tarihi, Dost Kitabevi, s. 24.

Süleyman Kaymaz
Süleyman Kaymaz
Süleyman Kaymaz – Yazar, araştırmacı ve sahaf. 1975’de Gaziosmanpaşa (İstanbul) doğdu. Varlık, Ihlamur ve Telgraf dergilerinde yazıları yayınlandı. Bursa’da Öykü Kitabevi’ni işletiyor. Osmanlıca biliyor, amatör olarak müzikle ilgileniyor.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Son Eklenenler

Aynalarla mücadele: Kendine bakmanın 7 tuhaf yolu

Aynaya gerçekten kendimiz için mi bakıyoruz, yoksa başkalarının gözünden kendimizi görmek için mi? Aynalar bize hakikati mi gösteriyor, yoksa görmek istediğimiz sureti mi? Kendimize her gün baktığımız hâlde neden kendimizi bir türlü göremiyoruz? Süleyman Kaymaz yazdı.

İlk insanların kendi suretlerini tanıma merakı, gölgelerine olan ilgileriyle başlamış olmalı. Gölgeler genellikle birbirine benzer. Fakat bir insanı diğerlerinden ayırt etmenin en pratik yolu yüzlerdir. İlk çağlarda su kapları ve yüzeyi parlak taşlardan istifade edilmiş, zamanla bazı metallerden yapılan aynalardan günümüzde kullandığımız cam aynalara geçilmiş. Sabine Melchior-Bonnet Aynanın Tarihi adlı kitabında, “İÖ V. yüzyıl antik kapkacaklarında, saplı ya da ayaklı, küçük, parlak, kimi zaman sırtları mitolojik sahnelerle süslenmiş metal disklerde kendilerini seyreden Korinthos seçkinleri görülür,[1]” der.

Peki, insanoğlu kendi görünüşünü niye merak eder ve hemen her gün aynaların karşısında uzun süre geçirdiği hâlde bu merakını neden bir türlü gideremez? Aynalardaki yansımamıza kendimiz için mi bakarız, başkaları için mi? Aynalar bizi mi kandırır, yoksa biz mi aynaları kandırırız? Gelin, aynalarla olan amansız mücadelemize bir göz atalım ve bu sorulara birlikte cevap arayalım.

Aynalara dalmak

Suretiyle yalnızca ayna ve benzeri işlevdeki yansıtıcı yüzeylerde karşılaşacak birinin yansımasını izlemesi sanırım kendinden çok başkaları için olmalı. Eminim ki bu fikrime çoğu kişi karşı çıkacaktır. O zaman örnekleyeyim: Evin içinde pejmürde, saç baş dağınık durabilmemize rağmen, dışarı çıkacağımız zaman aynaların karşısına geçişimizi başka ne açıklayabilir? Köşedeki bakkala ekmek almaya gitseniz bile bu böyle değil mi? Ne alakası var denildiğini işitir gibiyim. Peki, o hâlde boy aynaları niye genellikle antrede bulunur, hiç düşündünüz mü? Elbette dekor amacıyla salona, giyinme için yatak odasına konan aynaları saymazsak. Gördüğünüz gibi, konu pek de karmaşık değil. Yani aynaya bakış, çoğu zaman kendimizi başkalarının gözünden görmektir ve eğer çirkinlik, güzellik diye bir şey varsa müsebbibi de bu başka gözlerdir.

Aynalarla yetinmeyen dostlarınızı hatırlayın. Hani şu, “Ben güzel miyim, yakışıklı mıyım?” diye sizi darlayanları. Böyle sorular karşısında bir an düşünmeniz bile günümüzde kabahat sayılır. Hazırlıklı olmalı ve karşınızdaki insanın duymak istediğini anında söylemelisiniz. Rahat olun. Böyle konularda yalan söylemenin kimseye zararı dokunmaz! Eğer yalan söylemek istemiyorsanız kolayı var: Dostlarınızı güzel ve yakışıklılar içinden seçersiniz olur biter.

Aynaları kandırmak

İnsanın korkuları arasında yaşlanmanın büyük bir yeri var. Haksız bir korku da sayılmaz muhakkak. Gençlik elden gittiğinde, kırışıklıklarımız arttığında; en kötüsü de kaslarımız erimeye ve bazı uzuvlarımız sarkmaya başladığında aynaların karşısında harcanılan zaman da artar. Neyse ki günümüzde estetik cerrahi ile kozmetik sektörü hayli gelişti de, yaşlanma korkumuzu az da olsa yendik! Fakat kişinin bu konudaki en büyük çelişkisi, yaşlandığını başkalarından saklamaya çalışmasıdır. Adı üstünde, yaşlanmak, ihtiyarlamak demektir. Birtakım müdahalelerle genç görünmek bu gerçeği değiştirmez. Aynaları kandırabiliriz, çevremizi ikna edebiliriz, ama kendimizi asla!

Gelirlerinin büyük bir kısmını kırışıklık gidericilere, saç boyalarına harcayan birkaç dostum var. Çoğunluğu yaşça benden büyük olmasına rağmen her fırsatta lafı beyazlayan sakalıma, kırışıklıklarıma getirirler ve işi alaya dökerek ne derece yaşlandığımdan dem vururlar. Ben de onların bu teranelerini; yüzlerini floresan beyazına çeviren kremlere, dip boyası gelmiş saçlarına, takma yahut porselen dişlerine bakıp gülümseyerek dinlerim. Yeri gelmişken söyleyeyim: Bahsettiğim dostlarımın geneli eklem rahatsızlıklarından mustariptirler ve aktarlarla ahbaptırlar.

Ayna çatlatmak

Yunan mitolojisindeki Narkissos efsanesini bilmeyen yoktur. Narkissos sudaki yansımasına âşık olur, aşkı yüzünden de yemeden içmeden kesilip ölür. Kişinin kendine olan hayranlığını tanımlayan narsisizm de bu efsaneden gelir. Narsist olmanın birçok çeşidi var. En yaygını da insanın bedensel güzelliğine olan hayranlığıdır. Gerçi narsisizmin bu durağı anlaşılabilir bir durumdur. Öyle ya, hayranlık derecesine vardığına göre ortada kayda değer, gözle görülür bir güzellik olmalı! Narsisizmin en tehlikeli boyutu, kişinin, olanca kıtlığına rağmen zekâsına olan hayranlığıdır. Neyse, böylesi narsist düşman başına!

Ayna çatlatmak deyimi, süslenip ayna karşısına geçerek bıkıp usanmadan aynadaki yansımasını seyredenler için söylenmiş. Öyleleri vardır ki, saatlerce kendilerini incelerler. Bunca süre aynaya bakılırsa, insanın kendinde bir hârikulâdelik bulması da elbette kaçınılmaz olacaktır!

Çıraklık yaptığım marangoz atölyesinde benden birkaç yaş büyük bir kalfa vardı. Hayli fiyakalı biriydi. Her fırsatta işi asarak soyunma odasındaki boy aynasının karşısına geçer, saçlarını tarar, çapkın bakışlar atarak endamını izlerdi. Tüm atölye, aynayı çatlatmasından korkuyorduk. Aynayı değilse de bir gün patronu çatlattı ve işten kovuldu.

Kendini dev aynasında görmek

Lacan’ın sahiplenip geliştirdiği ayna evresi kuramı, bebeğin ilk 6-18 aylık sürecinde aynadaki yansımasını fark etmesiyle benlik oluşumunun başladığını ileri sürer. Burada ayna hem somut, hem de imgeseldir. Çünkü benlik oluşumu ispatla başlar ve anne babanın bebekle sözlü-fiziksel iletişimi benliğin ispatıdır. Lacan’a göre egonun ilk ortaya çıkışı da bu fark ediştir. Merak edenler bahsettiğim kurama bakabilirler. Biz konumuza dönelim.

Engel olamadığım dürtülerimle aynanın karşısına geçtiğim her seferde aklıma Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler masalındaki kötü kalpli kraliçenin, “Ayna ayna söyle bana, var mı benden güzeli bu dünyada?” deyişi gelir. Fakat alnımda peyda olmuş kırışıklıklara, beyazlayan sakalıma ve çiçek bozuğu cildime baktıkça; başta aynayı icat edene, ardından da o uğursuz masalı uydurana içimden birtakım sunturlu laflar ederim. Ne zaman aynanın karşısında uzun süre salınıp duran birini görsem, onun kendinde bir güzellik bulduğunu, bunun bir yanılsama olup olmadığından emin olmak için gözünü suretinden ayırmadığını düşünürüm. Masaldaki ayna sihirliydi ve kraliçeye ne olursa olsun yalnızca gerçeği söylüyordu. Hâlbuki bizim elimizdeki aynalar yanıltıcı. Aynalarda gördüğümüz yansımamız, başkalarının bizi görüşüyle aynı değil. Kullandığımız aynalarda sağ tarafımız sol taraf olarak görünür. Ayrıca yansımalarımız, aynaya düşen ışığın yoğunluğu ve rengine göre değişebilir. Gerçekte nasıl göründüğünüzü merak ediyorsanız fotoğraflarınıza bakın. Hani şu, yüzlerce çekilen, ama içinden bir ya da ikisi sosyal medyada paylaşılan fotoğraflar. Peki, fotoğraflarımızı neden beğenmeyiz? Çünkü beynimiz aynadaki yanıltıcı görüntümüze alışmıştır ve bu yüzden fotoğraflardaki gerçek görüntümüzle karşılaştığımızda kıyameti koparırız. İşte, başkaları o beğenmediğimiz fotoğraflarda olduğumuz gibi görüyor bizi. Neyse ki artık son teknoloji android telefonların ön kameraları ayna moduna getirilebiliyor. Şunu da eklemek isterim, beğendiğimiz fotoğraflarda poz yaptığımızı bilmeyen yok!

Mevzuyu biraz dağıttım gibi gelebilir. Hayır, dev aynasında görmek deyimiyle ilintili bu söylediklerim. Kişinin kendini, becerilerini, gerçekte olduğundan daha üstün görmesiyle ilgili bir deyim bu. Hepimizin çevresinde vardır böyle insanlar. Güzeldirler, yakışıklıdırlar! Her fırsatta herkesten yetenekli, akıllı, bilgili olduklarını iddia ederler. Sorun da budur aslında: Bizlerden üstün olduklarını anlamamız için, bunu dile getirmeleri gerekmektedir. Ne acı!

Bu tür insanlarla iş hayatında çok karşılaşıyorum. Yirmi altıncı yılımı bitirdiğim kitapçılığım boyunca, işyeri tabelasına sahaf yazarak mesleğe başlayan, birkaç kitap satınca da kendini dev aynasında gören bazı densizlerden kitapçılık hakkında birtakım nasihatler işittiğim çok olmuştur. Fakat ne yalan söyleyeyim, beni onlar kadar eğlendiren çok az şey vardır şu hayatta.

Aynalara küsmek: Dismorfofobi

Enrico Agostino Morselli (1852-1929) tarafından tanımlanan dismorfofobi (beden algısı bozukluğu), çirkinlik, biçimsizlik anlamına gelen Yunanca dysmorphia sözcüğünden türetilmiştir. Ayna hastalığı da denen bu psikolojik rahatsızlığa tutulan kişiler vücutlarındaki en küçük kusuru bile, tüm yaşamlarını altüst edecek kadar büyük bir takıntı hâline getirirler. Depresyona kadar varan hastalıkta, kişi gitgide yalnızlaşır ve hayattan kopma noktasına gelir. Kendi bedenleriyle barışık olmayan hastalar hâliyle aynalara da tahammül edemezler. Bu hastalığın oluşmasında genetik, biyolojik ve travmatik faktörler olduğu belirlenmiş. Genetik ve biyolojik etkenleri işin uzmanlarına bırakıp travma meselesine biraz değinmek istiyorum. Çoğumuzun etrafında tek kelimeyle boşboğaz olarak tanımlayacağımız insanlar vardır. Genellikle acımasız olurlar ve bazı bedensel kusurlu insanlara küçük düşürücü lakaplar takarak onlarla alay ederler. Kötü niyetlerini açığa vurdukları bayağılıklarının sakıncalarını sıralayarak onları uyardığınızda da şaka yaptıklarını ileri sürerler. Şaka anlayışları kıt zekâlarıyla uyumlu olan bu işgüzarlar için kişinin, kişiliğin hiçbir önemi yoktur: Onlar için ayağı aksayan biri topal, saçı olmayan kel, boyu kısa ise cüce, kiloluysa şişko, şehla bakıyorsa şaşıdır. Gevezeliklerinin karşı tarafta yarattığı tahribatı umursamazlar. Çevrenizde her önüne geleni bedensel yoksunluklarıyla isimlendiren böyle insanlar varsa uzak durun. Çünkü emin olun, gün gelir, size de uygun bir lakap bulurlar.

Aynalara küsmek meselesini beden algısı bozukluğu tanısı dışında tutarsak, bu deyim genellikle dış görünüşünü umursamayan insanlar için kullanılır. Saçı başı dağınık, toplum içinde pejmürde olan kişilere denir. Bu tür insanların birilerine hoş görünmek için ayna karşısında harcanacak zamanlarını daha mühim işler için kullandıklarını düşünmüş, içten içe de onlara hayranlık beslemişimdir. Fakat bir keresinde fena yanıldım: Müdavimi olduğum bir kafede kendi hâlinde pinekleyen biri vardı. Yaz günü palto giyer, başı önünde oturur, ara sıra uzun ve yağlı saçlarını ahenkle savururdu. Bir gün bir bahane ile yanına gittim, hoşgörü ile karşıladı, masasına buyur etti. Tanışma faslı biter bitmez laf olsun diye ne işle meşgul olduğunu sordum.  Gözlerinde kıvılcım çaktı, çevreye kuşkulu bakışlar attıktan sonra düşecek gibi üzerime eğilip yakında mehdiliğini ilan edeceğini fısıldadı. “Oldu o zaman,” dememle kalkıp vedalaşmam bir oldu. Hesabı ödedim, eve gittim; makası alıp aynanın karşısına geçtim, saçıma sakalıma bir çekidüzen verdim.

Aynalarla konuşmak

Son zamanların terapi teknikleri arasında aynalarla konuşmak var. Bazı kişisel gelişimcilerin sıklıkla önerdiği bir şey bu. Adına da “Ayna Diyaloğu Tekniği” diyorlar. Kişisel gelişimcilere mesafeli olmama rağmen merak etmiş, tekniği incelemiştim. Kişinin ayna karşısında kendine şefkatle yaklaşarak olumsuz iç sesini olumluya çevirmesi ve bu yolla bir özfarkındalık edinmesi amaçlanıyormuş. Ayna terapisinin, beden algısı bozuklukları, stres, travma gibi konuları aşmada faydası varmış. Uzmanların gözetiminde yapılan ayna seanslarında kişinin kendine müşfik ifadeler kullanması istenirmiş, sanırım bu yolla da özsaygı hedefleniyor.

Konuya çok da yabancı değildim. Kendi kendime konuştuğum oluyordu. Her ne kadar bir karşılık alamasam da birkaç kez aynadaki aksime laf atmışlığım vardı, ama bir de bu gözle bakayım dedim, tekniği uygulamaya giriştim. Başlarda iyi gidiyordum. Laf lafı açıyordu. Sonra ne olduysa oldu, kantarın topuzu kaçtı ve aynadaki yansımamla birlikte karnımızı tuta tuta gülmeye başladık. Bu kadar sululuk fazlaydı. Karnıma giren krampları saymazsak herhangi bir kazanım olacağa da benzemiyordu. Teknikten vazgeçtim ve sonraki günlerde yeni bir gülme krizine girmemek için aynadaki yansımamla göz göze gelmemeye çalıştım.

Tekniği denemek için bir uzmandan seans almanız gerekmiyor. Aynanın karşısına geçin ve iç dökün. Gündelik hayatta size gösterilmeyen bir nezaket dili kurun kendinize. Yalnız dikkat etmeniz gereken bir konu var: Sakın aynalarla konuştuğunuzu kimseye söylemeyin. Unutmayın, size yazıklanarak bakan bir çift gözün yol açacağı travmayı hiçbir ayna iyileştiremez!

Aynalarla barışmak

Buraya kadar söylediklerim kimseyi yermek için değildi. Sadece her insanın biricik olduğunu (ikiziniz dahi olsa), görünüşün başkaları için değil, kişinin kendi için olması gerektiğine dikkat çekmek istedim. Bizi biz yapan şeyler arasında fiziksel özelliklerimizin yanı sıra tercihlerimiz de var. Yaşam tarzımız, görünümümüz ve fikirlerimiz kimsenin paşa keyfine uymak zorunda değil. İnsanlar sizi siz olduğunuz için sevmeli, saymalı demek istiyorum. Barışın aynalarla, gördüğünüz yansıma sizin. Eğer dış görünüşünüz ya da statünüz ile yer edinecekseniz unutmayın ki bunun sonu yok, ayrıca bu yönlerde sizden daha üstün biri her zaman olacaktır.

Bundan on beş sene kadar önceydi. Bir genç, sırtında gitarıyla hemen her gün dükkânımın önünden geçiyordu. Bir gün yoluna çıktım, ne tür şarkılar çaldığını sordum. Pişkin pişkin, “Çalmıyorum,” diyerek sırıttı. Hâliyle şaşırdım. “Yeni mi başladın öğrenmeye?” diye üsteledim. “Yok,” dedi ve ekledi: “Kızların dikkatini çekiyor abi, ondan taşıyorum.”

O gün lüzumsuz merakıma ve bu pervasız delikanlıya çok kızmıştım, ama bugün, en azından dürüsttü serseri, diyerek teselli buluyorum.

Son söz

Ayna, yansıtıcı işlevinin yanı sıra tarih boyunca toplumların kültür sarmalında da hayli büyük yer kaplamış. İnsanın vazgeçilmez eşyaları arasına girmeyi başaran aynalar on sekizinci yüzyıl Avrupa’sında evlerde dekor olarak kullanılmaya başlamış. İmgesel açıdan da çok elverişli bir eşya. Romanlara, masallara, şarkılara malzeme olmuş. Çeyizlere konmuş. Bazı kültürlerde fal bakılmış, bazı kültürlerde korkulan bir nesneye dönüşmüş. Türk halk kültüründe de aynalarla ilgili farklı inançlar var: Yeni doğmuş çocuklardan uzak tutulmuş, henüz bedene yerleşmiş ruhun bölüneceğinden korkulmuş. Al karısı ve cin gibi kötücül güçlerin aynada kendi yansımalarını görüp korkacaklarına, böylece bebeklere ve lohusa kadınlara zarar vermeyeceklerine inanılmış. Büyü aracı hâline gelmiş. Kırıldığında uğursuzluk belirtisi sayılmış. Asırlar boyunca genç kızlar sevdikleri erkekleri ayna karşısında beklemiş, aynalarla dertleşmiş, yansımalarıyla da ağlaşmışlar. Kimi Alis gibi Aynanın İçinden geçmiş, orada kendine büyülü bir dünya kurmuş. Ayna öyle bir dünyadır ki, onda çirkinliğe yer yoktur. Yeter ki bakmasını bilelim.

Sürçü lisan ettiysek af ola.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun en editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 31 Temmuz 2026’da yayımlanmıştır.

[1] Sabine Melchior-Bonnet, Aynanın Tarihi, Dost Kitabevi, s. 24.

Süleyman Kaymaz
Süleyman Kaymaz
Süleyman Kaymaz – Yazar, araştırmacı ve sahaf. 1975’de Gaziosmanpaşa (İstanbul) doğdu. Varlık, Ihlamur ve Telgraf dergilerinde yazıları yayınlandı. Bursa’da Öykü Kitabevi’ni işletiyor. Osmanlıca biliyor, amatör olarak müzikle ilgileniyor.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Son Eklenenler

0
Would love your thoughts, please comment.x