Yaşar Kemal’in Yılanı Öldürseler romanı, bir cinayetin toplumun vicdanında nasıl büyüdüğünü anlatır. Ben ise bu yazıya tersinden bir isim vermek istedim: Yılanı Diriltseler. Çünkü bazen bir yılanı yaşatmak, yalnızca bir canlı türünü korumak değil, bir ekosistemi, bir zeytin ağacını, bir çiftçinin emeğini de korumaktır.
Benim ailem Tekirdağ’ın Şarköy ilçesine bağlı Kocaali Köyü’nden. Anne ve babamı kaybettikten sonra bana kalan birkaç dönüm araziye zeytin fidanları diktim. Birkaç hafta önce onları sulamak için köye gittim. Daha su toprağa değer değmez, toprağın altından onlarca minik tarla faresi fırlayıp kaçışmaya başladı. Birkaç dakika içinde gördüğüm fare sayısı, çocukluğum boyunca gördüklerimin toplamından fazlaydı.
Tarlaları, bağları basan tarla fareleri
Önce bunun bana özgü bir durum olduğunu düşündüm. Sonra köydeki komşularla, çoğu akrabam olan çiftçilerle konuştum. Meğer herkes aynı dertten yakınıyormuş. Fareler sadece zeytinliklerde değil, bağlarda ve tarlalarda da hızla çoğalmış. Kökleri kemiriyor, genç fidanları kurutuyor, ürünlere zarar veriyor.
İlginç olan şu ki, son iki yıldır sosyal medyada Ege ve Akdeniz’in farklı bölgelerinden buna benzer görüntüler izliyordum. Büyük orman yangınlarından sonra toprağın adeta fare kaynadığını gösteren videolar dolaşıyordu. O görüntüleri biraz şaşkınlıkla izlemiş, bunun yerel ve geçici bir sorun olduğunu düşünmüştüm. Kendi zeytinliğimde aynı manzarayla karşılaşınca, bunun tesadüften ibaret olmayabileceğini fark ettim.
Kocaali Köyü, 2025 yazında Şarköy’den Çanakkale’nin Gelibolu ilçesine kadar uzanan büyük orman yangınının başladığı noktaya çok yakın. Bir hafta boyunca süren yangın binlerce hektarlık fıstık çamı ve karaçam ormanını kül etti. Sadece o yangın değil… 2025 yılında Türkiye genelinde 3.224 orman yangını çıktı ve 81 bin hektardan fazla orman alanı zarar gördü. Son yılların en ağır yangın sezonlarından biriydi.
Alevler söndü. Televizyon kameraları gitti. Gündem değişti.
Ama doğadaki hikâye bitmedi.
Orman ekipleri yaklaşık bir yıl boyunca bölgede çalıştı ve yaklaşık 100 bin yanmış ağacı keserek alandan çıkardı. Şimdi ise yeni fidan dikilmeyecek; ormanın kendi doğal döngüsü içinde yeniden yeşermesi beklenecek. Bunun bilimsel gerekçeleri var. Ancak doğanın kendini onarabilmesi için yalnızca ağaçların değil, bütün ekosistemin ayakta kalması gerekir.
50 yıl önce insan emeğiyle kurulan orman
Bu yangının bende uyandırdığı bir başka çocukluk anısı daha var.
Şarköy ile Gelibolu arasındaki o orman, kendiliğinden oluşmuş yaşlı bir orman değildi. Büyük bölümü insan emeğiyle kurulmuştu. Yaklaşık elli yıl önce, ben küçük bir çocukken yazları Kocaali’ne giderdim. Köyde her evde benim yaşlarımda beş altı çocuk olurdu; sabahtan akşama kadar birlikte oynardık. Bir yaz gittiğimde arkadaşlarımın çoğunu bulamadım. Aileleriyle birlikte tepelere çıkmışlardı. Ellerinde fidanlar vardı. Bugün büyük ölçüde yanan o karaçam ve fıstık çamı ormanını dikiyorlardı.
Çocuk aklımla bunun ne kadar büyük bir emek olduğunu anlayamamıştım.
Bugün ise o çocukların elleriyle toprağa bıraktığı fidanların, onlarca yıl sonra birkaç gün içinde kül olduğunu bilmek insanın içini acıtıyor.
Bir çocukluk hatırası daha var.
Köyde benim gibi “şehirli bebe”yi en kolay yılanlarla korkuturlardı. “Şu taşın altına elini sokma”, “Otların içine girme”, “Yılan çıkar”… O kadar çok duydum ki bu cümleleri, yılan korkusu benimle birlikte büyüdü. Aradan onlarca yıl geçti. Hâlâ zeytinlikte yürürken ayağımı bastığım yere dikkat ederim.
Hayatım boyunca yılanlardan korktum.
Şimdi ise ilk kez, onların yok olmuş olabileceği ihtimali beni üzüyor.
Çünkü bugün görüyorum ki mesele yılan değilmiş.
Toprağın dengesini sessizce koruyan görünmez işçiler
Mesele dengeymiş.
Yangında yalnızca ağaçlar yanmadı. Kuşlar, baykuşlar, sansarlar, tilkiler, gelincikler ve elbette yılanlar da yaşam alanlarını kaybetti. Tarla farelerinin doğal avcıları büyük ölçüde ortadan kalkınca, geriye onların hızla çoğalması kaldı. Elbette her fare artışını tek başına yangınla açıklamak bilimsel olmaz. Ancak doğanın temel kuralı değişmiyor: Avcılar azalınca avların sayısı artıyor.
Biyoçeşitlilik dediğimiz kavram çoğu zaman romantik bir çevre söylemi gibi algılanıyor. Oysa bu, tarımın görünmeyen sigortasıdır. Bir baykuş sadece gece uçan bir kuş değildir. Bir tilki sadece yabani bir hayvan değildir. Bir yılan da yalnızca insanların korktuğu bir sürüngen değildir. Her biri, toprağın dengesini sessizce koruyan görünmez işçilerdir.
Yangınların gerçek bilançosu ne?
Türkiye’de orman yangınlarını genellikle yanan hektarlar, söndürme uçakları ve kahramanlık hikâyeleri üzerinden konuşuyoruz. Oysa yangınların gerçek bilançosu aylar, hatta yıllar sonra ortaya çıkıyor. Hangi türler geri döndü? Hangileri dönemedi? Kemirgen popülasyonları nasıl değişti? Tarımsal üretim nasıl etkilendi? Çiftçinin zararı ne oldu?
Belki de artık bu soruları da sormamız gerekiyor.
Çünkü iklim değişikliğiyle birlikte büyük orman yangınları hayatımızın istisnası değil, gerçeği hâline geliyor.
Zeytin fidanlarımı sularken toprağın altından kaçışan o minik fareler bana şunu düşündürdü: Onlar aslında görünmeyen bir boşluğu işaret ediyordu. Birilerinin eksikliğini…
Belki de bugün ihtiyacımız olan şey, Yaşar Kemal’in romanındaki gibi yılanı öldürmek değil, yılanı diriltmek.
Çünkü bazen bir yılanı yaşatmak, bir zeytin ağacını yaşatmaktır.
Bazen bir baykuşu korumak, bir çiftçinin emeğini korumaktır.
Ve bazen doğayı savunmak, romantik bir tercih değil; insanın kendi geleceğini savunmasının en akılcı yoludur.
Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun en editöryel politikasını yansıtmayabilir.
Bu yazı ilk kez 11 Eylül 2026’da yayımlanmıştır.


