21. yüzyılın ilk çeyreğini geride bırakırken dünya, tarihin en yoğun ve anlık bilgi bombardımanıyla karşı karşıya. Akıllı telefonlarımızın ekranlarından akan savaş trajedileri, iklim krizi raporları ve ekonomik çöküş haberleri, insan zihninin evrimsel olarak taşımakta zorlanacağı bir yükü her gün yeniden sırtımıza bindiriyor. Tam da bu noktada, bireysel varoluşumuzu sürdürmek ile küresel acılara ortak olmak arasında derin bir uçurum açılıyor.
Alman kamu yayıncısı Deutschlandfunk’ta Mariel McLaughlin imzasıyla yayımlanan “Ich bin dann mal tanzen! Wie wir uns der dystopischen Gegenwart stellen” başlıklı deneme, tam olarak bu modern felç durumunu, psikolojik savunma mekanizmalarını ve krizler karşısında sığındığımız eskapizmi (kaçışçılığı) çarpıcı bir dille masaya yatırıyor.
Yazıdan öne çıkan bölümleri aktarıyoruz:
“Bazen hepimizin iki farklı hayat yaşadığını düşünüyorum. Biri; bir iş arkadaşının kaba bir sözü ya da evde tıkanan bir banyo gideriyle sınırlı olan o küçük, dertli günlük hayatımız. Diğeri ise bir gün bir nükleer bomba düştüğünde tüm bu koşturmacanın ne kadar gülünç kalacağını içten içe sezen karanlık bilincimiz.
Ocak ayındaki sıradan bir akşamı düşünün: Haberlerde ABD başkanının yeni bir ülkeyi işgal tehditleri, Gazze’de öldürülen siviller, Ukrayna’da bitmeyen savaş ve Sudan’daki açlık felaketi arka arkaya akıyor. Tüm bunlar, distopik bir arka plan gürültüsü gibi zihnimizin gerisinde uğuldarken ben ne yapıyorum? Tarayıcımdaki huzursuzluk veren haber sekmelerini kapatıp online alışveriş sitelerinde bana en çok hangi tulumun yakışacağını inceliyorum. Muhtemelen bir saniyeden daha kısa bir sürede bilincim ve süper-egom şu noktada uzlaşıyor: Adorno haklı, ‘yanlış hayatta doğru yaşanmaz[1]’…
Dijital çağda mitleşmiş empati ve Susan Sontag’ın dönüşümü
Dünyanın bir ucunda insanlar varoluşsal krizler yaşarken bizim günlük tüketim alışkanlıklarımıza geri dönmemiz, ilk bakışta ahlaki bir kusur gibi görünebilir. Kendi bilincimizin tıpkı bir Instagram algoritması gibi çalıştığını, bir felaket haberinin hemen ardına bir kedi videosu ya da cilt bakımı reklamı yerleştirdiğini görmek bizi dehşete düşürüyor. Ancak alternatifini düşünmek de bir o kadar korkutucu: Dünyadaki tüm bu acıları her an ve gerçekten hissetseydik, zihniyetimizi koruyup bu toplumda işlevsel birer birey olarak kalmamız mümkün olur muydu?
Ahlaki açıdan her felakete adil bir şekilde üzülmek bir zorunluluk gibi görünse de psikolojik açıdan bu imkânsızdır. Düşünür Susan Sontag, hayatının 30 yılını savaş fotoğraflarının merhamet duygumuz üzerindeki etkisiyle mücadele ederek geçirdi. 1970’lerde bu fotoğrafların duyarlılığımızı körelttiğine inanıyordu. Ancak 2000’lerin başında görüşü değişti. Sontag’a göre, dünyadaki her acıya her an ilk günkü şokla tepki veren insanlar ‘ahlaki ya da psikolojik olarak yetişkinleşememiş’ kişilerdi[2]. Felaket resimlerine bakarken içimizin tamamen yanıp kavrulmaması bir zayıflık işareti değildir. Çünkü mitleştirilen o pasif acıma duygusu, gerçekliği değiştirme arzusu doğurmak yerine sadece vicdan rahatlatma egzersizine dönüşebilir.
Beynimizin savunma kalkanları
Medya, dünyanın tüm dehşetini odalarımıza taşırken insan beyni de buna karşı iki temel entelektüel savunma mekanizması geliştirir: ‘Böl(ümle)me[3]‘ ve ‘Rasyonelleştirme’.
Böl(ümle)me mekanizması, birbirine tamamen zıt inançları veya yaşam tarzlarını hiçbir utanç, suçluluk ya da gerilim hissetmeden aynı anda taşımamızı sağlar. Örneğin, bir insanın hayatını kaybetmesine teorik olarak çok üzülürüz, ama Ukrayna’daki ölüm haberlerini okurken artık neredeyse hiçbir şey hissetmeyiz. Ya da herkesin politik olarak bilinçli olması gerektiğini savunurken haftalarca gündemden kaçabiliriz. Beynimiz bu çelişkili gerçekleri zihindeki farklı kompartmanlara (odalara) kilitler; böylece birbirleriyle çarpışıp içsel bir stres yaratmalarını engeller. Bu sayede ertesi gün işimize normal bir motivasyonla gidebilir, arkadaşlarımızla kahkahalar atabiliriz.
Hemen ardından devreye rasyonelleştirme girer. Beynimiz, davranışlarımızdaki bu derin çelişkiyi haklı çıkaracak mantıklı nedenler üretmekte ustadır: ‘Herkes için aynı anda üzülemem, yoksa aklımı kaçırırım. Ben delirirsem bunun kime ne faydası olacak?’ deriz ve içimizdeki o empatik insan imajını korumayı başarırız.
Seyirci ile kurban arasındaki asimetrik ilişki
Medya bilimci Lilie Chouliaraki, modern dünyada medyanın acıyı aktarırken tarihsel olarak iki net kimlik inşa ettiğini söyler: Seyirci ve kurban. Geleneksel olarak kurbanlar küresel güneyin yoksul ülkelerindeyken seyirciler zengin endüstri ülkelerindedir. Üstelik bu durum küresel bir ‘değer hiyerarşisi’ yaratır. Seyirciye kültürel veya coğrafi olarak daha yakın (örneğin beyaz veya Batılı) olan kurbanlar, uzaktakilere kıyasla çok daha büyük bir kolektif yas ve empati dalgası yaratır.
Chouliaraki bu durumu ‘acımanın krizi[4]’ (crisis of pity) olarak adlandırır. Modern Batı toplumları, vatandaşlarına bu küresel adaletsizlikleri değiştirebilecekleri çok az pratik eylem alanı sunar. Birkaç imza kampanyasına katılmak veya protestolara gitmek, çoğunlukla sistemi değiştiren bir güç olmaktan ziyade bireyin kendi içsel öfkesini boşalttığı birer supap işlevi görür. Bu çaresizlik hissi katlandıkça, birey tamamen kendi dünyasına, kendi bedenine ve kendi mikro dertlerine odaklandığı narsistik bir sığınağa çekilir.
Kaçış mı, eylem mi, yoksa sadece dans etmek mi?
Bugünün distopik gerçekliği karşısında insanlar farklı dünyayla baş etme stratejileri geliştiriyor. Bu yelpaze; New Optimists[5] (Yeni İyimserler) akımının istatistiksel ilerleme verilerine sığınan rasyonel iyimserliğinden, umudu doğrudan sokakta eyleme dönüştüren ancak sürekli tükenmişlik (burn-out) riskiyle yaşayan aktivizme kadar uzanıyor.
Peki, ya diğerleri? Diğerleri için dünyadaki yapısal sorunları değiştiremeyeceğini bilmenin getirdiği o devasa felç hali, kolektif bir eskapizmi doğuruyor. Politika üretemeyen, dünyayı kurtaramayan modern insan, tüm bu gürültüyü kapatıp kulaklığını takıyor ve sadece dans etmeyi seçiyor. Çünkü bazen delirmemek ve yarın sabah o banyo giderini tekrar temizleyecek gücü bulabilmek için zihindeki tüm sekmeleri kapatıp sadece ritme teslim olmaktan başka çare kalmıyor.”
Bu yazı ilk kez 2 Temmuz 2026’da yayımlanmıştır.

https://www.deutschlandfunk.de/ich-bin-dann-mal-tanzen-wie-wir-uns-der-dystopischen-gegenwart-stellen-100.html
[1] Theodor W. Adorno (1903-1969), Frankfurt Okulu’nun önde gelen düşünürlerinden; felsefe, sosyoloji ve müzik kuramı alanlarında eser vermiş Alman-Yahudi entelektüel. “Yanlış hayatta doğru yaşanmaz” (Es gibt kein richtiges Leben im falschen) cümlesi, 1951 tarihli Minima Moralia: Sakatlanmış Yaşamdan Yansımalar adlı yapıtından alınmıştır. Adorno bu aforizma ile modern kapitalist toplumun bütününün ahlaki açıdan çürümüş olduğunu, dolayısıyla bu düzen içinde kalarak “doğru” ya da “erdemli” bir yaşam sürdürmenin mümkün olmadığını ileri sürer. Cümle, onlarca yıldır hem felsefi tartışmalarda hem de gündelik dilde sıkça başvurulan bir referans noktası olmaya devam etmektedir.
[2] Susan Sontag, Regarding the Pain of Others (Farrar, Straus and Giroux, 2003). Türkçeye Başkasının Acısına Bakmak adıyla çevrilmiştir (çev. Osman Akınhay, Agora Kitaplığı, 2004). Sontag bu kitabında savaş fotoğraflarının izleyici üzerindeki etkisini ele alır. 1970’lerde bu fotoğrafların merhameti körelttiğini savunurken 2000’lerin başında görüşünü değiştirir: Her acıya ilk günkü şokla tepki vermeyi sürdürenlerin ahlaki ya da psikolojik olarak olgunlaşamamış olduğunu öne sürer. Ona göre resimlere bakarken içimizin yanıp kavrulmaması bir zayıflık değil; asıl mesele, o görüntülerin bizde öfke ve sorgulamaya yol açıp açmadığıdır.
[3] Compartmentalization, psikanalizden gelen bir savunma mekanizması kavramıdır. Bireyin birbiriyle çelişen inanç, duygu ya da davranışlarını zihinsel olarak birbirinden yalıtılmış ayrı “bölmelerde” tutmasını ifade eder; böylece bu çelişkiler doğrudan yüzleşmeye zorlanmaz, aralarındaki gerilim bastırılır. Kavram, Sigmund Freud’un savunma mekanizmaları kuramından beslenmekle birlikte bugün hem klinik psikolojide hem de sosyal psikolojide geniş bir kullanım alanı bulmuştur.
[4] Lilie Chouliaraki, Londra Ekonomi ve Siyaset Bilimi Okulu’nda (LSE) medya ve iletişim profesörüdür. “Acımanın krizi” (crisis of pity) kavramını 2006 tarihli The Spectatorship of Suffering adlı çalışmasında geliştirir. Chouliaraki’ye göre medya, uzak coğrafyalardaki acıyı izleyiciye taşırken yapısal olarak iki kimlik inşa eder: seyirci ve kurban. Bu iki kimlik arasındaki asimetri, empatiyi köreltir; izleyici acıya ortak olmak yerine onu tüketime konu olan bir içerik olarak deneyimlemeye başlar. Batılı toplumlarda bireyin bu küresel adaletsizlikleri değiştirebileceği pratik eylem alanlarının giderek daralması ise bu krizi derinleştirmektedir.
[5] “New Optimists” (Yeni İyimserler) kavramı, The Guardian gazetesinin 2017 tarihli bir yazısında kullanılmıştır. Steven Pinker, Hans Rosling ve Matt Ridley gibi isimlerle özdeşleşen bu entelektüel akım, istatistiksel verilere dayanarak dünyanın uzun vadede sürekli ilerlediğini savunur: yoksulluğun azaldığını, ortalama yaşam süresinin uzadığını, savaş kaynaklı ölümlerin tarihsel olarak gerilediğini öne sürer. Eleştirmenler ise bu yaklaşımın iklim krizi, eşitsizlik ve yükselen otoriter eğilimler gibi yapısal sorunları göz ardı ettiğini, “ilerleme” ölçütlerini seçici biçimde kullandığını ve mevcut tehlikeleri önemsizleştirme işlevi gördüğünü ileri sürmektedir.



