Cinsellik, din anlayışı ve kültürel gelenek hakkında konuşmalıyız

Dünya her konuda bir değişimden geçiyor. Batı’da bu değişimi anlamlandırmaya çalışan düşünürler var. Bizde ise göz ardı ediliyor. Cinsellik, din anlayışı ve kültürel gelenek alanındaki sorunları, değişimi konuşmalıyız. Prof. Erol Göka yazdı.

Psikanalist Paul Verhaeghe’nin Yalnızlık Zamanında Aşk kitabında günümüz ailesinde ve kadın-erkek ilişkilerinde yaşanan sorunlar enine boyuna ele alınıyor. Her ne kadar kitap, 1998 yılında yazılmış ve beş yıl sonra gözden geçirilmiş yeni baskısı yapılmış olsa da tespitler güncelliğini koruyor. Verhaeghe ne incel’lerden ne eziklerden bahsediyor, ne de sosyal medyanın ve YouTuberların son zamanlardaki inanılmaz etkilerini görüyor ama tespitleri, birçok sorunu aydınlatmakta hâlâ işe yarayabilir.Özetleyelim:

Yaşadığımız dünyada, özgürlükçü gibi görünen, politik ve ideolojik totaliterliğe karşı olduğunu söyleyen bir söylem ağı hâkim. Oysa özgürlük sadece görünüşte; gerçekte insanlık tarihi bu kadar totaliter bir sistem görmedi. Dünyadaki herkese, mütemadiyen gündelik hayatlarında dışına çıkamayacakları normlar ve kurallar empoze ediliyor. Reklamcılık ve medyanın mesajlarında, çıkardan başka bir amaç gözetmeyen big brother’ın gölgesi hissediliyor. Ortada, kadın erkek ilişkisi alanı da dâhil olmak üzere, her gün yenilenen şahane ürünler ve yeni ihtimaller var ama nedense bu tüketim cennetinde haz eskisinden daha az. Zira arzu, tüketim obje fazlalığıyla öldürülüyor.

Geçen yüzyılda ailenin özünü oluşturan bütün fonksiyonlar şimdi onun dışına çıktı. Çocuk, günümüzde neredeyse tamamen ailenin dışında büyütülüyor. Zaten evde birlikte bulunulan birkaç saatin büyük bölümü de televizyon önünde geçiriliyor. Geçmişte yaşlı ve hastalara da evde bakılırken ve bundan dolayı nesiller arasındaki farklılıkları kıyaslama imkânı varken bugün bu fonksiyon ve fark yok oldu. Reklamlarda anne ve kızın, iki kız kardeş olarak gösterildiği, hastalığın olmadığı ve sonsuz gençliğin bulunduğu evrensel bir mit var.

Ailenin yok olduğunu gösteren temel işaretlerden birisi de artık insanların evde birlikte yemek yememeleri. İnsanlar artan biçimde, televizyon karşısında yemek yiyor ve aile fertlerinin birbirleriyle en çok karşılaştıkları nokta buzdolabı, mikrodalga ve televizyon arasındaki yatay çizgide yer alıyor.

Bütün bu değişikliklerin temelini oluşturan asli değişim, otoritenin fonksiyonuyla ilgili. Baba tarafından simgelenen otorite ortadan kalkmış, bunun yerini otoriteyle asla aynı şey demek olmayan güç empozesi almış durumda. Bunlara bir de sayıları her geçen gün tüm dünyada artan boşanmaları ve tek ebeveynli ailelere ilişkin istatistikleri ekleyin!

Bambaşka bir dünyada yaşıyoruz

Devam ediyor Verhaeghe: Öncekinden köklü bir biçimde farklı bir dünyada yaşıyoruz. Bugünün ailesi geçmişten o kadar farklı ki, ikisinin aynı şey olup olmadığını sorabiliriz. Bunun somut ifadesi bizzat evlerin mimari yapısında görülüyor. Ödeme gücüne sahip olan herkesin kendi odasının bulunması bundan iki nesil önce akla gelmeyecek bir şeydi. Sadece internete bağlanmanın yeterli olduğu, kapısının ardına dek kapalı tutulabileceği odalar…

Ebeveynin önemi eskiye göre çok azaldı. Doğumdan itibaren olağanüstü hızla değişen dadılar, çocuk bakıcıları, öğretmenler, annenin en son sevgilisi, babanın en son sevgilisi ve yeni komşularÇocukların önlerindeki ekranlar, sanal olanın hakiki olandan daha gerçek olduğunu ispatlamak için bitimsiz sayıda resimlemeler üretip duruyor. Kişilik artık eskisinden bambaşka bir ortamda şekilleniyor. Gerek gerçek gerek sanal, çok sayıda özdeşim nesnesi giriyor çocuğun hayatına ve iç dünyasına.

Genç insan, ne kadar çok bölünmüş hâle gelirse o kadar çok özdeşleşme arayışına giriyor, o yüzden olmadık ünlü kişilerin fanatiği ya da belirli bir giyim markasının tutkunu olabiliyor. Bir türlü kendinden ve ilişkisinden emin olmaksızın yenilik arayıp duruyor. Merkezî özdeşleşme bulunmadığından, aynı yaş ve statüde olan akran gruplarının önemi giderek artıyor. Bu gruplar yeni normlara kaynaklık teşkil ediyor, yeni bir klan yapısı ortaya çıkıyor. Kimliğin kaynak noktaları, çemberin sürekli hareketiyle patlamış, birbirinden kopmuş. Aynı anda birçok şey olabiliyor gençler; sörfçü, straitht-edger, hard rocker, new agerve daha neler neler

Güven kaynağına duyulan arzu, insanları her geçen gün biraz daha samimiyetten uzak oyuncular hâline getiriyor. Özne, dışarıdan gelen ve dolayısıyla yabancılaştırıcı olan birçok arzunun arasında bölünüp duruyor. Bu hâl garanti sağlayacak birleştirici bir faktörün, ‘inanacak’ bir kimse ya da bir şey, koruyucu alan olan bir ötekinin aranmasına sebep oluyor, fanatikleşme eğilimi artıyor. Özne, siyaseten, ideolojik olarak, hobi düzeyinde neye yakınlık duyuyorsa ona yapışıp kalıyor, orada kalabilmek için saldırmaya hazır hâlde bekliyor.

İkili ilişkilerde terörizm

Bugün Batı’da duygusal ilişki alanında ortaya çıkan değişikliklerin yıkıcılığını gören ve eleştiren bir çalışma da psikoterapist Michael Vincent Miller’inİkili İlişkilerde Terörizm: Erotik Yaşamın Yozlaşmasıkitabı. Onun yayın tarihi de 1995 ama o da önceki gibi günümüz kadın erkek ilişkilerini anlamak için hayli ışık tutucu.

Michael Vincent Miller dobra dobra konuşuyor: Bizim çağımız, maskeler, roller ve açıklık, iletişim, liberalizm görüntüsü altında saklanan manipülasyonlar çağı oldu. Freud’unki korku yaratarak hüküm süren Prusyalı baba çağıysa, bizim çağımız da suçluluk yaratan boğucu bir sevgiyle hüküm süren Yahudi anne çağı olarak görülebilir… 1960 ve 1970’lerde eşi görülmemiş bir cinsel özgürleşmeden geçtik ve şimdi kendimizi istismarın, yıkılan evliliklerin ve utanç verici hastalıkların pençesindeki ailelerin kurbanları olarak görüyoruz].”

Miller, bir ergenlik kültürü yaşayan Batı toplumunun mutlu birlikteliklerinin yerini “ikili ilişkilerde terörizm”le kendisini gösteren bir istismar ve iç savaş döneminin aldığı kanaatinde. Bu nedenle artık “romantik aşk çağı”ndan şiddet, itiraf ve ifşaatın kol gezdiği “istismar çağı”na geçildiğini söylüyor.

Bu zamanda aşk, “vampirlerin baştan çıkarma ayinleri kadar anlaşılmaz bir şey; boynunuza tutkulu bir öpücük mü kondurulacak, yoksa atardamarınıza bir çift diş mi saplanacak, bilmiyorsunuz,” diyor.

“Yakınlık terörizminde ne konuşma sadece konuşmadır, ne de cinsellik sadece cinsellik. Her iletişim, yüzeyde görünenden farklı bir anlam taşır çünkü iki insan arasında yaşanan her şey, denetimi kimin ele geçireceği savaşını geliştirmek için kullanılabilir. Yakınlık terörü taktikleri, hem kurbanı yaralar, hem de teröriste geri teper. Bu taktikler her ikisine de zarar verir” diyen Miller, “ilişki” kavramına, çiftler arasındaki yakınlık deneyimine “paylaşma” denmesine de şiddetle karşı çıkıyor. İlişki deyiminin insanları matematik değişkenler hâline soktuğunu, paylaşmanın ise eşitliğin aksine bastırılmış kardeş rekabetini akla getirdiğini ilerisürüyor.

İlişkilerde iktidar mücadelesi 

Miller, nasıl olup da coşkulu bir aşkla başlayan evliliklerinin %60’ının boşanmayla bittiğini, oysa “görücü usulü”yle yapılan evliliklerde, aynı çatı altında yaşamaya itilmiş çiftlerin birbirlerini sevmeyi öğrenebildiklerini anlamayı kendisine dert ediniyor. Ona göre sorumlu, yakınlıkları değil cinsiyetler savaşını destekleyen postmodern kültür ve bu kültürün ortaya çıkardığı duygusal kıtlık ortamındaki çiftler arasındaki iktidar ilişkileri. Üstelik bu iktidar mücadelesi, sevgi maskesi altında gizleniyor; iktidar, demokrasi dışı olarak görüldüğünden varlığı yadsınıyor.

Miller, modern yaşamda ikili ilişkilerde olup bitenleri, cinsel özgürlüğü sonuna kadar destekleyen ünlü sosyolog Anthony Giddens’ın aksine, şimdiki duygusal ilişkilerin daha sorunlu ve hastalığa yatkın geleneksel aşk yaşantılarının ise daha hakiki ve samimi olduğu kanaatinde ve medyanın olumsuz rolüne sürekli vurgu yapıyor: “Medya, bizlere zengin ve ünlü kişilerle yakın olduğumuz izlenimi vererek bizleri her zamankinden daha fazla tahrik etmekten hoşlanır. Toplumun oyları ile katıldığı ‘Big brother’, ‘Pop star’ gibi TV programları, sadece yarışmacıların ünlü olma arzularını zalimce istismar etmekle kalmayıp izleyicilerini de başarıyla parmaklarında oynatmakta, istekleri doğrultusunda yönlendirmektedir, çünkü bu tür programların yaşam kaynağı, TV ekranındaki kişiler ile evlerdeki izleyiciler arasında gerçek, şeffaf, demokratik bir ilişki bulunduğuna inandırmaktır insanları. Bu yapay samimiyet, biraz röntgencilik ve tacizcilik içermesi bir yana, aynı zamanda sahtekârcadır, çünkü ekranda izlenenler her zaman gayet dikkatle, özenle süslenip, paketlenmekte ve denetlenmektedir.”

Peki ya bizde durum ne?

İtiraf etmeliyiz ki, yaşadığımız Müslüman kültür dairesi, aşk ve kadın-erkek ilişkileri konusunda tüm bu görünümlerden münezzeh değil. Hem bir yanıyla küresel topluma doğru hızla yol alıyoruz, sözünü ettiğimiz tüm görüntüler burada da ayniyle vaki hâle geliyor hem de modernleşemeyen geleneksel yanlarımız bir yandan değişime direnirken bir yandan da birçok eleştiriyi hak ediyor.

Tamam, mahremiyet alanında yaşanan dev değişiklikler, oralarda çok daha fazla ama Batılıların hiç değilse Zygmunt Bauman gibi eleştirel düşünürleri var. Bizim aydınımızın ve akademimizin durumu ise vahim. Geleneksel olumsuzluklar konusunda muhafazakâr aydınımız anlaşılması zor bir aymazlığa batmış durumda. Çoğu, başlarına musallat olan derdin Batı’dan geldiğini, geleneğe daha fazla sarılarak bu beladan kurtulabileceğimizi tekrar tekrar söylemekten başka bir şey yapmıyorlar. Biraz tarafsız bir gözle bakıldığında bile hemen görünüverecek olan, ülkemizde cinsellik, din anlayışı ve kültürel gelenek alanında yaşanan dev değişimi görmezden geliyorlar.  

Cinsellik, din anlayışı ve kültürel gelenek, insanın insanlığını icra ederken kendisini içinde bulduğu varlık alanları. Din anlayışı ve kültürel gelenek, birbirinin oluşumuna katkıda bulunsalar da bir ve aynı şeyler değiller. Sosyal bilimler, din anlayışı ve kültürel geleneğin cinsellikle ilgili toplumsal yargıların oluşumunda oynadıkları rol hakkında değişik bakış açıları sunuyor.

Biz psikoloji profesyonelleri de insanların iç dünyalarına yaptığımız yolculukta, sosyal bilimcilerin kolayca giremeyecekleri, ancak doğrudan doğruya klinik gözlem ile saptanması mümkün olan şeyler görüyoruz. Ama ne sosyal bilimlerde ne psikolojide ülkemizde yaşanan mahremiyet dönüşümleri konusunda dişe dokunur eserler ortaya koyabiliyoruz.  

Oysa Müslüman kültür dairesinde yaşayan ülkelerde de, ülkemizde de, kadın-erkek ilişkileri, aşk ve mahremiyet alanlarında dev sorunlar var. O sorunların bizi her geçen gün daha yoğun bir biçimde kuşattığını görmeli, kafalarımızı kuma gömmemeli ve elden geldiğince sorunları ortaya koymaya, çözümler üretmeye çalışmalıyız.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun en editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 26 Haziran 2026’da yayımlanmıştır.

Erol Göka
Erol Göka
Prof. Dr. Erol Göka - Sağlık Bilimleri Üniversitesi Tıp Fakültesi Ankara Şehir Hastanesi'nde "Psikiyatri Bölümü Eğitim ve İdari Sorumlusu" olarak görevli. Psikiyatrinin birçok alanında yapılan bilimsel çalışmalarda yer almasına rağmen ilgisi, daha çok psikiyatrinin sosyal bilimlerle ve felsefe ile kesişim noktalarında yoğunlaşmıştır. İnsanın dinamik özelliklerine ve grup-varlığına olan ilgisi onu psikodinamik yönelimli klinik uygulamalara ve grup psikoterapilerine yöneltmiştir. “Hoşçakal: Kayıp, Matem ve Hayatın Zorlukları”, "Hayatın Anlamı Var Mı?", “Yalnızlık ve Umut” ve "Kalpten" psikiyatriye bakışındaki özgün varoluşçu-dinamik çerçeveyi ortaya koymaktadır. “Türk Grup Davranışı” kitabı ile Türkiye Yazarlar Birliği 2006 yılı “Yılın Fikir Adamı Ödülü”ne layık görülen Erol Göka’ya 2008 yılında, Türk Ocakları tarafından “ilmi çalışmalarıyla Türk milletinin ufkunu açan eserler ortaya koyması” dolayısıyla, “Ziya Gökalp/ Türk Ocakları İlim ve Teşvik Armağanı” verilmiştir. Erol Göka, 2020 yılında ise, kültür ve sanat hayatına uzun süreli katkıları nedeniyle Türkiye Yazarlar Birliği’nin “Üstün Hizmet Ödülü”nü almaya hak kazanmıştır.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Son Eklenenler

Cinsellik, din anlayışı ve kültürel gelenek hakkında konuşmalıyız

Dünya her konuda bir değişimden geçiyor. Batı’da bu değişimi anlamlandırmaya çalışan düşünürler var. Bizde ise göz ardı ediliyor. Cinsellik, din anlayışı ve kültürel gelenek alanındaki sorunları, değişimi konuşmalıyız. Prof. Erol Göka yazdı.

Psikanalist Paul Verhaeghe’nin Yalnızlık Zamanında Aşk kitabında günümüz ailesinde ve kadın-erkek ilişkilerinde yaşanan sorunlar enine boyuna ele alınıyor. Her ne kadar kitap, 1998 yılında yazılmış ve beş yıl sonra gözden geçirilmiş yeni baskısı yapılmış olsa da tespitler güncelliğini koruyor. Verhaeghe ne incel’lerden ne eziklerden bahsediyor, ne de sosyal medyanın ve YouTuberların son zamanlardaki inanılmaz etkilerini görüyor ama tespitleri, birçok sorunu aydınlatmakta hâlâ işe yarayabilir.Özetleyelim:

Yaşadığımız dünyada, özgürlükçü gibi görünen, politik ve ideolojik totaliterliğe karşı olduğunu söyleyen bir söylem ağı hâkim. Oysa özgürlük sadece görünüşte; gerçekte insanlık tarihi bu kadar totaliter bir sistem görmedi. Dünyadaki herkese, mütemadiyen gündelik hayatlarında dışına çıkamayacakları normlar ve kurallar empoze ediliyor. Reklamcılık ve medyanın mesajlarında, çıkardan başka bir amaç gözetmeyen big brother’ın gölgesi hissediliyor. Ortada, kadın erkek ilişkisi alanı da dâhil olmak üzere, her gün yenilenen şahane ürünler ve yeni ihtimaller var ama nedense bu tüketim cennetinde haz eskisinden daha az. Zira arzu, tüketim obje fazlalığıyla öldürülüyor.

Geçen yüzyılda ailenin özünü oluşturan bütün fonksiyonlar şimdi onun dışına çıktı. Çocuk, günümüzde neredeyse tamamen ailenin dışında büyütülüyor. Zaten evde birlikte bulunulan birkaç saatin büyük bölümü de televizyon önünde geçiriliyor. Geçmişte yaşlı ve hastalara da evde bakılırken ve bundan dolayı nesiller arasındaki farklılıkları kıyaslama imkânı varken bugün bu fonksiyon ve fark yok oldu. Reklamlarda anne ve kızın, iki kız kardeş olarak gösterildiği, hastalığın olmadığı ve sonsuz gençliğin bulunduğu evrensel bir mit var.

Ailenin yok olduğunu gösteren temel işaretlerden birisi de artık insanların evde birlikte yemek yememeleri. İnsanlar artan biçimde, televizyon karşısında yemek yiyor ve aile fertlerinin birbirleriyle en çok karşılaştıkları nokta buzdolabı, mikrodalga ve televizyon arasındaki yatay çizgide yer alıyor.

Bütün bu değişikliklerin temelini oluşturan asli değişim, otoritenin fonksiyonuyla ilgili. Baba tarafından simgelenen otorite ortadan kalkmış, bunun yerini otoriteyle asla aynı şey demek olmayan güç empozesi almış durumda. Bunlara bir de sayıları her geçen gün tüm dünyada artan boşanmaları ve tek ebeveynli ailelere ilişkin istatistikleri ekleyin!

Bambaşka bir dünyada yaşıyoruz

Devam ediyor Verhaeghe: Öncekinden köklü bir biçimde farklı bir dünyada yaşıyoruz. Bugünün ailesi geçmişten o kadar farklı ki, ikisinin aynı şey olup olmadığını sorabiliriz. Bunun somut ifadesi bizzat evlerin mimari yapısında görülüyor. Ödeme gücüne sahip olan herkesin kendi odasının bulunması bundan iki nesil önce akla gelmeyecek bir şeydi. Sadece internete bağlanmanın yeterli olduğu, kapısının ardına dek kapalı tutulabileceği odalar…

Ebeveynin önemi eskiye göre çok azaldı. Doğumdan itibaren olağanüstü hızla değişen dadılar, çocuk bakıcıları, öğretmenler, annenin en son sevgilisi, babanın en son sevgilisi ve yeni komşularÇocukların önlerindeki ekranlar, sanal olanın hakiki olandan daha gerçek olduğunu ispatlamak için bitimsiz sayıda resimlemeler üretip duruyor. Kişilik artık eskisinden bambaşka bir ortamda şekilleniyor. Gerek gerçek gerek sanal, çok sayıda özdeşim nesnesi giriyor çocuğun hayatına ve iç dünyasına.

Genç insan, ne kadar çok bölünmüş hâle gelirse o kadar çok özdeşleşme arayışına giriyor, o yüzden olmadık ünlü kişilerin fanatiği ya da belirli bir giyim markasının tutkunu olabiliyor. Bir türlü kendinden ve ilişkisinden emin olmaksızın yenilik arayıp duruyor. Merkezî özdeşleşme bulunmadığından, aynı yaş ve statüde olan akran gruplarının önemi giderek artıyor. Bu gruplar yeni normlara kaynaklık teşkil ediyor, yeni bir klan yapısı ortaya çıkıyor. Kimliğin kaynak noktaları, çemberin sürekli hareketiyle patlamış, birbirinden kopmuş. Aynı anda birçok şey olabiliyor gençler; sörfçü, straitht-edger, hard rocker, new agerve daha neler neler

Güven kaynağına duyulan arzu, insanları her geçen gün biraz daha samimiyetten uzak oyuncular hâline getiriyor. Özne, dışarıdan gelen ve dolayısıyla yabancılaştırıcı olan birçok arzunun arasında bölünüp duruyor. Bu hâl garanti sağlayacak birleştirici bir faktörün, ‘inanacak’ bir kimse ya da bir şey, koruyucu alan olan bir ötekinin aranmasına sebep oluyor, fanatikleşme eğilimi artıyor. Özne, siyaseten, ideolojik olarak, hobi düzeyinde neye yakınlık duyuyorsa ona yapışıp kalıyor, orada kalabilmek için saldırmaya hazır hâlde bekliyor.

İkili ilişkilerde terörizm

Bugün Batı’da duygusal ilişki alanında ortaya çıkan değişikliklerin yıkıcılığını gören ve eleştiren bir çalışma da psikoterapist Michael Vincent Miller’inİkili İlişkilerde Terörizm: Erotik Yaşamın Yozlaşmasıkitabı. Onun yayın tarihi de 1995 ama o da önceki gibi günümüz kadın erkek ilişkilerini anlamak için hayli ışık tutucu.

Michael Vincent Miller dobra dobra konuşuyor: Bizim çağımız, maskeler, roller ve açıklık, iletişim, liberalizm görüntüsü altında saklanan manipülasyonlar çağı oldu. Freud’unki korku yaratarak hüküm süren Prusyalı baba çağıysa, bizim çağımız da suçluluk yaratan boğucu bir sevgiyle hüküm süren Yahudi anne çağı olarak görülebilir… 1960 ve 1970’lerde eşi görülmemiş bir cinsel özgürleşmeden geçtik ve şimdi kendimizi istismarın, yıkılan evliliklerin ve utanç verici hastalıkların pençesindeki ailelerin kurbanları olarak görüyoruz].”

Miller, bir ergenlik kültürü yaşayan Batı toplumunun mutlu birlikteliklerinin yerini “ikili ilişkilerde terörizm”le kendisini gösteren bir istismar ve iç savaş döneminin aldığı kanaatinde. Bu nedenle artık “romantik aşk çağı”ndan şiddet, itiraf ve ifşaatın kol gezdiği “istismar çağı”na geçildiğini söylüyor.

Bu zamanda aşk, “vampirlerin baştan çıkarma ayinleri kadar anlaşılmaz bir şey; boynunuza tutkulu bir öpücük mü kondurulacak, yoksa atardamarınıza bir çift diş mi saplanacak, bilmiyorsunuz,” diyor.

“Yakınlık terörizminde ne konuşma sadece konuşmadır, ne de cinsellik sadece cinsellik. Her iletişim, yüzeyde görünenden farklı bir anlam taşır çünkü iki insan arasında yaşanan her şey, denetimi kimin ele geçireceği savaşını geliştirmek için kullanılabilir. Yakınlık terörü taktikleri, hem kurbanı yaralar, hem de teröriste geri teper. Bu taktikler her ikisine de zarar verir” diyen Miller, “ilişki” kavramına, çiftler arasındaki yakınlık deneyimine “paylaşma” denmesine de şiddetle karşı çıkıyor. İlişki deyiminin insanları matematik değişkenler hâline soktuğunu, paylaşmanın ise eşitliğin aksine bastırılmış kardeş rekabetini akla getirdiğini ilerisürüyor.

İlişkilerde iktidar mücadelesi 

Miller, nasıl olup da coşkulu bir aşkla başlayan evliliklerinin %60’ının boşanmayla bittiğini, oysa “görücü usulü”yle yapılan evliliklerde, aynı çatı altında yaşamaya itilmiş çiftlerin birbirlerini sevmeyi öğrenebildiklerini anlamayı kendisine dert ediniyor. Ona göre sorumlu, yakınlıkları değil cinsiyetler savaşını destekleyen postmodern kültür ve bu kültürün ortaya çıkardığı duygusal kıtlık ortamındaki çiftler arasındaki iktidar ilişkileri. Üstelik bu iktidar mücadelesi, sevgi maskesi altında gizleniyor; iktidar, demokrasi dışı olarak görüldüğünden varlığı yadsınıyor.

Miller, modern yaşamda ikili ilişkilerde olup bitenleri, cinsel özgürlüğü sonuna kadar destekleyen ünlü sosyolog Anthony Giddens’ın aksine, şimdiki duygusal ilişkilerin daha sorunlu ve hastalığa yatkın geleneksel aşk yaşantılarının ise daha hakiki ve samimi olduğu kanaatinde ve medyanın olumsuz rolüne sürekli vurgu yapıyor: “Medya, bizlere zengin ve ünlü kişilerle yakın olduğumuz izlenimi vererek bizleri her zamankinden daha fazla tahrik etmekten hoşlanır. Toplumun oyları ile katıldığı ‘Big brother’, ‘Pop star’ gibi TV programları, sadece yarışmacıların ünlü olma arzularını zalimce istismar etmekle kalmayıp izleyicilerini de başarıyla parmaklarında oynatmakta, istekleri doğrultusunda yönlendirmektedir, çünkü bu tür programların yaşam kaynağı, TV ekranındaki kişiler ile evlerdeki izleyiciler arasında gerçek, şeffaf, demokratik bir ilişki bulunduğuna inandırmaktır insanları. Bu yapay samimiyet, biraz röntgencilik ve tacizcilik içermesi bir yana, aynı zamanda sahtekârcadır, çünkü ekranda izlenenler her zaman gayet dikkatle, özenle süslenip, paketlenmekte ve denetlenmektedir.”

Peki ya bizde durum ne?

İtiraf etmeliyiz ki, yaşadığımız Müslüman kültür dairesi, aşk ve kadın-erkek ilişkileri konusunda tüm bu görünümlerden münezzeh değil. Hem bir yanıyla küresel topluma doğru hızla yol alıyoruz, sözünü ettiğimiz tüm görüntüler burada da ayniyle vaki hâle geliyor hem de modernleşemeyen geleneksel yanlarımız bir yandan değişime direnirken bir yandan da birçok eleştiriyi hak ediyor.

Tamam, mahremiyet alanında yaşanan dev değişiklikler, oralarda çok daha fazla ama Batılıların hiç değilse Zygmunt Bauman gibi eleştirel düşünürleri var. Bizim aydınımızın ve akademimizin durumu ise vahim. Geleneksel olumsuzluklar konusunda muhafazakâr aydınımız anlaşılması zor bir aymazlığa batmış durumda. Çoğu, başlarına musallat olan derdin Batı’dan geldiğini, geleneğe daha fazla sarılarak bu beladan kurtulabileceğimizi tekrar tekrar söylemekten başka bir şey yapmıyorlar. Biraz tarafsız bir gözle bakıldığında bile hemen görünüverecek olan, ülkemizde cinsellik, din anlayışı ve kültürel gelenek alanında yaşanan dev değişimi görmezden geliyorlar.  

Cinsellik, din anlayışı ve kültürel gelenek, insanın insanlığını icra ederken kendisini içinde bulduğu varlık alanları. Din anlayışı ve kültürel gelenek, birbirinin oluşumuna katkıda bulunsalar da bir ve aynı şeyler değiller. Sosyal bilimler, din anlayışı ve kültürel geleneğin cinsellikle ilgili toplumsal yargıların oluşumunda oynadıkları rol hakkında değişik bakış açıları sunuyor.

Biz psikoloji profesyonelleri de insanların iç dünyalarına yaptığımız yolculukta, sosyal bilimcilerin kolayca giremeyecekleri, ancak doğrudan doğruya klinik gözlem ile saptanması mümkün olan şeyler görüyoruz. Ama ne sosyal bilimlerde ne psikolojide ülkemizde yaşanan mahremiyet dönüşümleri konusunda dişe dokunur eserler ortaya koyabiliyoruz.  

Oysa Müslüman kültür dairesinde yaşayan ülkelerde de, ülkemizde de, kadın-erkek ilişkileri, aşk ve mahremiyet alanlarında dev sorunlar var. O sorunların bizi her geçen gün daha yoğun bir biçimde kuşattığını görmeli, kafalarımızı kuma gömmemeli ve elden geldiğince sorunları ortaya koymaya, çözümler üretmeye çalışmalıyız.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun en editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 26 Haziran 2026’da yayımlanmıştır.

Erol Göka
Erol Göka
Prof. Dr. Erol Göka - Sağlık Bilimleri Üniversitesi Tıp Fakültesi Ankara Şehir Hastanesi'nde "Psikiyatri Bölümü Eğitim ve İdari Sorumlusu" olarak görevli. Psikiyatrinin birçok alanında yapılan bilimsel çalışmalarda yer almasına rağmen ilgisi, daha çok psikiyatrinin sosyal bilimlerle ve felsefe ile kesişim noktalarında yoğunlaşmıştır. İnsanın dinamik özelliklerine ve grup-varlığına olan ilgisi onu psikodinamik yönelimli klinik uygulamalara ve grup psikoterapilerine yöneltmiştir. “Hoşçakal: Kayıp, Matem ve Hayatın Zorlukları”, "Hayatın Anlamı Var Mı?", “Yalnızlık ve Umut” ve "Kalpten" psikiyatriye bakışındaki özgün varoluşçu-dinamik çerçeveyi ortaya koymaktadır. “Türk Grup Davranışı” kitabı ile Türkiye Yazarlar Birliği 2006 yılı “Yılın Fikir Adamı Ödülü”ne layık görülen Erol Göka’ya 2008 yılında, Türk Ocakları tarafından “ilmi çalışmalarıyla Türk milletinin ufkunu açan eserler ortaya koyması” dolayısıyla, “Ziya Gökalp/ Türk Ocakları İlim ve Teşvik Armağanı” verilmiştir. Erol Göka, 2020 yılında ise, kültür ve sanat hayatına uzun süreli katkıları nedeniyle Türkiye Yazarlar Birliği’nin “Üstün Hizmet Ödülü”nü almaya hak kazanmıştır.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Son Eklenenler

0
Would love your thoughts, please comment.x