Her şeyi bilmenin hafifliği ya da bilmemenin dayanılmaz özgüveni

Göbeklitepe’ye bakıp “sadece taş var” diyerek bir yıldız vermek bize ne anlatıyor? İnsan bilmediği bir konuda kendinden nasıl bu kadar emin olabiliyor? Sosyal medya cehalete cesaret mi veriyor? Bilgiye erişim kolaylaştıkça bilgiye ve uzmanlığa duyduğumuz saygıyı neden kaybediyoruz? Kutay Hakverdigil yazdı.

“Günümüz dünyasındaki sorunların temel nedeni,
aptalların kendinden emin,
zekilerin ise şüphelerle dolu olmasıdır[1].’’
Bertrand Russell

Aslında her şey 1995 yılında, McArthur Wheeler isimli bir adamın yüzüne limon suyu sürüp iki bankayı soymaya kalkışmasıyla başladı. Adam, limon suyunun görünmez mürekkep yapımında kullanıldığı bilgisinden yola çıkarak, yüzüne sürdüğünde kameralarda görünmeyeceğine dair sarsılmaz bir inanca sahipti. Hiçbir kılık değiştirmeden gerçekleştirdiği bu soygun girişimleri, polisin güvenlik kamerası kayıtları sayesinde onu hızlıca yakalamasıyla son buldu. Yakalanmasına oldukça şaşırdı. Çünkü yüzünün kameralarda gözükme olasılığı onun için mevzubahis bile değildi. Peki, yakalandığı takdirde sonunun hapishane olacağını bildiği riskli bir soygun girişimi öncesinde böylesine hayati bir kararı emin olmadığı bir yöntem deneyerek nasıl vermişti ya da kendinden nasıl bu kadar emindi?

İşte bu trajikomik olay, Cornell Üniversitesi araştırmacıları olan sosyal psikologlar Justin Kruger ve David Dunning’in radarına takıldı. 1999 yılında yaptıkları meşhur araştırmayla şunu kanıtladılar: Bir konuda yeterli becerilere sahip olmayan bireyler, yeteneklerini olduğundan fazla görme eğilimi gösteriyor. Bir konuda ne kadar az biliyorsanız, o konudaki yetersizliğinizi fark edecek bilgiye bile sahip olmadığınız için kendinizi o alanda yetkin zannediyorsunuz. Dünyayı anlamlandırma biçimimize “zihinsel modeller’’ rehberlik eder. Wheeler’ın limon suyundan mucizevi bir görünmezlik pelerini yaratabileceğine dair o tuhaf inancı, aslında hepimizin dünyayı bazen ne kadar çarpık algılayabildiğine dair uç bir örnektir. İnsanlar kendi yarattıkları senaryolara öylesine körü körüne bağlanabilir ki, en basit mantık süzgecini bile devre dışı bırakıp tüm hayatlarını bu yanılsama üzerine kurabilirler.

İnsan kendi cehaletini neden göremez?

Dunning ve Kruger hipotezlerini sınamak için dört ayrı çalışma yürüttü. Mizah anlayışı, dil bilgisi ve mantıksal akıl yürütme gibi farklı alanlarda gerçekleştirilen bu çalışmalarda katılımcılardan kendi performanslarını değerlendirmeleri istendi. Asıl araştırma kısmı da burasıydı: Katılımcıların gerçek performanslarıyla kendi performanslarına ilişkin tahminleri arasındaki fark. Sonuç olarak ise tespitleri şu oldu: testlerde kötü performans gösteren birçok katılımcı, kendi performanslarını ortalamanın üzerinde tahmin ediyordu. Performansı en düşük %25’lik dilimdeki katılımcılar kendi yüzdelik dilimlerini gerçek değerlerin çok üstünde, daha başarılı olan %75’lik dilimdeki katılımcılar ise gerçek değerlerin çok altında tahmin etmişti. Literatüre Dunning-Kruger etkisi olarak geçen bu kavramı ortaya koydukları makalenin adını da bu durumu vurgulayacak şekilde seçtiler: Unskilled and Unaware of It: How Difficulties in Recognizing One’s Own Incompetence Lead to Inflated Self-Assessments (Yetersiz ve Bunun Farkında Değil: Kişinin Kendi Yetersizliğini Fark Etmekte Yaşadığı Güçlükler, Şişirilmiş Öz Değerlendirmelere Nasıl Yol Açıyor?).

Dunning-Kruger etkisi genellikle onu tecrübe edenler tarafından fark edilememektedir. Bu kişiler kendi yetersizliklerinin farkında olmadığı gibi ortalamanın üstünde iddialı ve özgüvenli şekilde gözükebilirler. Limon suyuyla görünmez olacağına inanan banka soyguncusunun içinde bulunduğu durum aslında sadece ona özgü bir delilik hali değil. Hepimizin zihninin kıyısında köşesinde pusuya yatmış bekleyen insani bir kusur. Bir konu hakkında hiçbir şey bilmediğimizde, o konunun ne kadar karmaşık olabileceğine dair en ufak bir fikrimiz de olmuyor. Haliyle, önümüzdeki tabloyu dünyanın en basit şeyi sanabiliyoruz. Bilginin yerini kanaatlerin aldığı bu yeni düzende, uzmanlığın yorucu yollarından geçmek yerine, cehaletin zahmetsiz ve sarsılmaz konforuna sığınan milyonlarca insan var. Çünkü bir şeyi bilmek sorumluluk ve şüphe getirirken, bilmemek insana her konuda son sözü söyleme cüretini, o dayanılmaz hafifliği hediye ediyor.

Göbeklitepe’nin suçu ne?

Beni bu konu hakkında yazmaya iten durum ise X’te gördüğüm bir paylaşımdı. Göbeklitepe’nin Google sayfasında bir yıldız vererek yorum yapan onlarca insan. Emin olmak adına Google’a Göbeklitepe yazıp yorumlar kısmına girip taradığınızda hepinizin görebileceği o trajikomik yorumlar. Tek tesellimiz bu yorumların, olumlu yorumlara göre oldukça az olması olabilir.

Anlamadığımız şeyi neden küçümsüyoruz?

Limon suyuyla görünmez olacağını sanan sığlığın günümüzdeki izdüşümünü, dünyanın en önemli arkeolojik keşiflerinden biri olan Göbeklitepe’nin Google yorumlarında buluyoruz. On iki bin yıl önce, henüz metal aletlerin bile olmadığı bir çağda, devasa taşları bir planla oraya diken o kolektif zekâ; bugün bir akıllı telefonun ucundan “vakit kaybı, sadece taş var’’ diyen bir yargılama hızıyla çarpışıyor. Bu noktada Dunning-Kruger’ın “cehalet zirvesi[2]’’ bütün heybetiyle karşımıza çıkıyor. Göbeklitepe’nin ne kadar önemli olduğunu anlayacak bilgiye sahip olmamak, kişiye orayı değersiz ilan etme hakkı veriyor. Onlar için Göbeklitepe, neolitik devrimin şifrelerini barındıran bir tarihöncesi yapı/yerleşim değil; sadece iyi story vermeyen, suyun pahalı olduğu, üstelik çok da sıcak bir açık hava müzesi.

Bu durum, Umberto Eco’nun sosyal medyayla ilgili meşhur tespitini gözler önüne seriyor: “Sosyal medya, daha önce bir kadeh şaraptan sonra barda konuşan ve topluma zarar vermeyen budalalar ordusuna söz hakkı veriyor. Eskiden hemen susturulurlardı; şimdi bir Nobel ödüllüsüyle aynı söz hakkına sahipler. Bu, budalaların istilası[3].” Eskiden bu denli bir cehalet ancak kahve köşelerinde yankı bulurken, şimdi dijital dünyanın sınırsız özgürlüğüyle birer eleştiriye dönüşüyor. Zygmunt Bauman’ın kulaklarını çınlatırsak akışkan modernitenin getirdiği o sabırsız tüketim hızı, derinlikli bir bilgiyi hazmetmeye vakit bırakmıyor. İnsanlar artık bir tarihi mirası anlamaya değil, orayı tüketmeye gidiyorlar. Guy Debord’un Gösteri Toplumu[4] eleştirisi bütün çıplaklığıyla sahnede yerini alıyor. Modern insan için bir şeyin gerçek ya da değerli sayılabilmesi için onun mutlaka bir şov sunması, göz alıcı bir görselliğe bürünmesi gerekiyor. On iki bin yıllık bir anıtsal yapı, eğer Instagram kadrajına sığacak bir lunapark estetiği sunmuyorsa, bu gösteri odaklı zihinler için sadece boş taşlardan ibaret kalıyor.

Her şeye ulaşabilmek bizi daha bilgili mi yaptı?

Elbette bilmemenin hafifliği sadece Göbeklitepe’ye gelen yorumlarla sınırlı değil. Sosyal medyanın farklı platformlarında gezinen herkes bu sahnelerle defalarca karşılaşabiliyor. Yıllarını kuantum fiziğine adamış bir profesörün videosu, bazen de bir Haneke filminden kesit bu sığlığa maruz kalabiliyor. Dijital mecraların bilgiye ulaşmayı kolaylaştırdığı ve hızlandırdığı ortada fakat bu bilgiye duyulan saygıyı da ortadan kaldırma noktasına gelmek üzere. Saniyeler içinde tüketilen bir içerik, tüketen kişiye o alanın hâkimi olduğu yanılsamasını armağan ediyor. Zihin, kavrayamadığı şeyin ağırlığı karşısında ezilmek yerine, onu bir yorumla küçültüp yok etmeyi seçiyor.

Byung-Chul Han, dijital toplumun bu yıkıcı gücünü mesafesizlik üzerinden okuyor. Han’a göre saygı bir mesafe koyma halidir[5]. Bilgiyle, sanatla ve uzmanlıkla aramızda olması gereken o sağlıklı mesafe dijital ekranlarla sıfırlandığında, saygı da buharlaşır. Saygının yerini alan şeffaflık ve mesafesizlik, her şeyi tüketilebilir bir nesneye dönüştürür. Bir kedi videosu, bir yemek tarifi ya da Göbeklitepe. Bilmemenin özgüveni karşısında hepsi aynı düzlemde ve hepsi birer harcanabilir nesne. Müzede duran taşı ya da duvardaki tabloyu bir nesne olmaktan çıkarıp onu anlamlı bir anlatıya dönüştüren şey, izleyicinin zihnindeki kodlardır. Pierre Bourdieu’nün kültürel sermaye kavramı, bir sanat eserini, tarihî bir yapıyı ya da edebî bir metni anlamlandırırken sahip olduğumuz bilgi, birikim ve kültürel kodların rolünü açıklamaya yardımcı olur[6]. Kültürel sermayeden yoksun bir zihin, önündeki yapının şifrelerini çözemediğinde kendi yetersizliğiyle yüzleşmek yerine nesneyi suçlar. Dunning-Kruger etkisinin psikolojik olarak açıkladığı cehalet zirvesi, Bourdieu’nün penceresinden bakıldığında kültürel sermayenin tam bir iflasına dönüşür.

Sonuçta, karşımızdaki tablo bir turizm şikâyeti değil, bir idrak iflasıdır. İnsanın kendi bilmeme halini bir standart olarak belirleyip, koskoca bir bilimsel devrimi kendi sığlığına sığdırma çabasıdır. Belki de Wheeler’ın limon suyu hâlâ bazılarının yüzünde duruyor; aynaya baktıklarında her şeyi gördüklerini sanıyorlar, ama aslında sadece kendi cehaletlerinin görünmezliğine hapsolmuş durumdalar.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun en editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 25 Ağustos 2026’da yayımlanmıştır.

[1] Editörün notu: Bertrand Russell bu düşünceyi 10 Mayıs 1933 tarihli The Triumph of Stupidity (Aptallığın Zaferi) başlıklı yazısında dile getirir. Özgün cümle şöyledir: “The fundamental cause of the trouble is that in the modern world the stupid are cocksure while the intelligent are full of doubt.” Cümle, Türkçeye yaklaşık olarak “Sorunun temel nedeni, modern dünyada aptalların kendilerinden fazlasıyla emin, zekilerin ise şüphelerle dolu olmasıdır” şeklinde çevrilebilir. Russell’ın yazısı daha sonra Mortals and Others: American Essays 1931–1935 adlı derlemede yayımlanmıştır. İnternette Russell’a atfedilerek dolaşan “aptallar ve fanatikler kendilerinden daima emindir…” biçimindeki çeşitli versiyonlar ise bu cümlenin serbest aktarımlarıdır.

[2] Editörün notu: Dunning-Kruger etkisinin popüler anlatımlarında sıkça kullanılan “cehalet zirvesi” (Mount Stupid) kavramı ve kişinin bilgisi arttıkça özgüveninin önce hızla yükseldiğini, ardından düştüğünü ve daha sonra yeniden arttığını gösteren meşhur eğri, Justin Kruger ile David Dunning’in 1999 tarihli özgün çalışmasında yer almıyor. Araştırmacıların çalışması, katılımcıların gerçek performansları ile kendi performanslarına ilişkin değerlendirmelerini karşılaştırıyor. “Cehalet zirvesi” ve ona eşlik eden “umutsuzluk vadisi” gibi aşamalardan oluşan grafik, Dunning-Kruger etkisinin daha sonra internette yaygınlaşan popüler bir yorumudur; özgün araştırmanın bulgusu olarak değerlendirilmemelidir.

[3] Editörün notu: Umberto Eco bu sözleri, 10 Haziran 2015’te Torino Üniversitesi tarafından kendisine İletişim ve Medya Kültürü alanında fahri doktora verilmesinin ardından gazetecilerle yaptığı kısa söyleşide dile getirdi. Eco’nun İtalyanca sözleri ertesi gün La Stampa’da yayımlandı: “I social media danno diritto di parola a legioni di imbecilli…” Eco, sosyal medyanın daha önce “bir kadeh şaraptan sonra barda konuşan ve topluma zarar vermeyen” kişilere söz hakkı verdiğini, eskiden hemen susturulan bu kişilerin artık “bir Nobel ödüllüsüyle aynı söz hakkına” sahip olduğunu söylüyor ve sözlerini “È l’invasione degli imbecilli” (“Bu, budalaların istilası”) diye tamamlıyordu.

[4] Guy Debord, Gösteri Toplumu, Çev.: Ayşen Ekmekçi, Okşan Taşken, Ayrıntı Yayınları, 2021.

[5] Editörün notu: Byung-Chul Han, 2013’te yayımlanan Im Schwarm: Ansichten des Digitalen (Türkçe baskısı: Sürünün İçinde: Dijital Dünyaya Bakışlar, Çev.: Zeynep Sarıkartal, İnka Kitap, 2024 ) adlı kitabının “Saygısızlık” bölümünde saygının mesafeli bir bakışı gerektirdiğini, dijital iletişimin ise mekânsal ve zihinsel mesafeleri ortadan kaldırarak saygıyı aşındırdığını savunur. Han’a göre anlama da mesafeli bir bakış açısı gerektirir.

[6] Editörün notu: Pierre Bourdieu kültürel sermaye, kültürel yetkinlik ve sanat algısı arasındaki ilişkiyi farklı çalışmalarında ele alır. Sanat algısı üzerine çalışmalarında bir sanat eserini görmenin aynı zamanda onu “deşifre etmeyi”, başka bir deyişle eserin kodlarına ilişkin belirli bir kültürel yetkinliğe sahip olmayı gerektirdiğini savunur. Bu yaklaşımı Ayrım: Beğeni Yargısının Toplumsal Eleştirisi (Çev.: Derya Fırat, Günce Berkurt, Nika Yayınevi, 2025) ile Alain Darbel’le birlikte hazırladığı Sanat Sevdası: Avrupa Sanat Müzeleri ve Ziyaretçi Kitlesi (Çev.: Sertaç Canbolat, Metis Yayınları, 2022) gibi çalışmalarında geliştirir. Edebiyat alanında ise Sanatın Kuralları: Yazınsal Alanın Oluşumu ve Yapısı’nda (Çev.: Necmettin Kâmil Sevil, Alfa Yayınları, 2021) özellikle Flaubert üzerinden, edebî eserlerin üretildiği ve anlam kazandığı toplumsal alanı inceler. Dolayısıyla burada kullanılan “kültürel sermaye”, tek tek eserlerin değerini belirleyen bir ölçüden ziyade, kişinin kültürel ürünleri algılama ve anlamlandırma biçimini etkileyen edinilmiş bilgi, yetkinlik ve eğilimler bütünü anlamındadır.

 

Kutay Hakverdigil
Kutay Hakverdigil
Kutay Hakverdigil - 1990 yılında İstanbul'da doğdu. Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü’nden mezun olduktan sonra aynı üniversitenin Sosyal Bilimler Enstitüsü Bilişim Bölümü’nde yüksek lisans eğitimini tamamlayarak bilim uzmanı unvanını aldı. Gerçek Gündem ve İlk Kurşun gazetelerinde köşe yazarlığı; CNN Türk bünyesindeki farklı programlarda ve Oda TV’de editörlük yaptı. Halen Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Bölümü’nde doktora eğitimine devam etmekte, post-truth çağda sosyal medyadaki yankı fanuslarının siyasal kutuplaşmayı nasıl derinleştirdiğine odaklanan araştırmalar yürütmektedir. İlgi alanları arasında dijital antropoloji, sosyal medya ve medya sosyolojisi yer almaktadır.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Son Eklenenler

Her şeyi bilmenin hafifliği ya da bilmemenin dayanılmaz özgüveni

Göbeklitepe’ye bakıp “sadece taş var” diyerek bir yıldız vermek bize ne anlatıyor? İnsan bilmediği bir konuda kendinden nasıl bu kadar emin olabiliyor? Sosyal medya cehalete cesaret mi veriyor? Bilgiye erişim kolaylaştıkça bilgiye ve uzmanlığa duyduğumuz saygıyı neden kaybediyoruz? Kutay Hakverdigil yazdı.

“Günümüz dünyasındaki sorunların temel nedeni,
aptalların kendinden emin,
zekilerin ise şüphelerle dolu olmasıdır[1].’’
Bertrand Russell

Aslında her şey 1995 yılında, McArthur Wheeler isimli bir adamın yüzüne limon suyu sürüp iki bankayı soymaya kalkışmasıyla başladı. Adam, limon suyunun görünmez mürekkep yapımında kullanıldığı bilgisinden yola çıkarak, yüzüne sürdüğünde kameralarda görünmeyeceğine dair sarsılmaz bir inanca sahipti. Hiçbir kılık değiştirmeden gerçekleştirdiği bu soygun girişimleri, polisin güvenlik kamerası kayıtları sayesinde onu hızlıca yakalamasıyla son buldu. Yakalanmasına oldukça şaşırdı. Çünkü yüzünün kameralarda gözükme olasılığı onun için mevzubahis bile değildi. Peki, yakalandığı takdirde sonunun hapishane olacağını bildiği riskli bir soygun girişimi öncesinde böylesine hayati bir kararı emin olmadığı bir yöntem deneyerek nasıl vermişti ya da kendinden nasıl bu kadar emindi?

İşte bu trajikomik olay, Cornell Üniversitesi araştırmacıları olan sosyal psikologlar Justin Kruger ve David Dunning’in radarına takıldı. 1999 yılında yaptıkları meşhur araştırmayla şunu kanıtladılar: Bir konuda yeterli becerilere sahip olmayan bireyler, yeteneklerini olduğundan fazla görme eğilimi gösteriyor. Bir konuda ne kadar az biliyorsanız, o konudaki yetersizliğinizi fark edecek bilgiye bile sahip olmadığınız için kendinizi o alanda yetkin zannediyorsunuz. Dünyayı anlamlandırma biçimimize “zihinsel modeller’’ rehberlik eder. Wheeler’ın limon suyundan mucizevi bir görünmezlik pelerini yaratabileceğine dair o tuhaf inancı, aslında hepimizin dünyayı bazen ne kadar çarpık algılayabildiğine dair uç bir örnektir. İnsanlar kendi yarattıkları senaryolara öylesine körü körüne bağlanabilir ki, en basit mantık süzgecini bile devre dışı bırakıp tüm hayatlarını bu yanılsama üzerine kurabilirler.

İnsan kendi cehaletini neden göremez?

Dunning ve Kruger hipotezlerini sınamak için dört ayrı çalışma yürüttü. Mizah anlayışı, dil bilgisi ve mantıksal akıl yürütme gibi farklı alanlarda gerçekleştirilen bu çalışmalarda katılımcılardan kendi performanslarını değerlendirmeleri istendi. Asıl araştırma kısmı da burasıydı: Katılımcıların gerçek performanslarıyla kendi performanslarına ilişkin tahminleri arasındaki fark. Sonuç olarak ise tespitleri şu oldu: testlerde kötü performans gösteren birçok katılımcı, kendi performanslarını ortalamanın üzerinde tahmin ediyordu. Performansı en düşük %25’lik dilimdeki katılımcılar kendi yüzdelik dilimlerini gerçek değerlerin çok üstünde, daha başarılı olan %75’lik dilimdeki katılımcılar ise gerçek değerlerin çok altında tahmin etmişti. Literatüre Dunning-Kruger etkisi olarak geçen bu kavramı ortaya koydukları makalenin adını da bu durumu vurgulayacak şekilde seçtiler: Unskilled and Unaware of It: How Difficulties in Recognizing One’s Own Incompetence Lead to Inflated Self-Assessments (Yetersiz ve Bunun Farkında Değil: Kişinin Kendi Yetersizliğini Fark Etmekte Yaşadığı Güçlükler, Şişirilmiş Öz Değerlendirmelere Nasıl Yol Açıyor?).

Dunning-Kruger etkisi genellikle onu tecrübe edenler tarafından fark edilememektedir. Bu kişiler kendi yetersizliklerinin farkında olmadığı gibi ortalamanın üstünde iddialı ve özgüvenli şekilde gözükebilirler. Limon suyuyla görünmez olacağına inanan banka soyguncusunun içinde bulunduğu durum aslında sadece ona özgü bir delilik hali değil. Hepimizin zihninin kıyısında köşesinde pusuya yatmış bekleyen insani bir kusur. Bir konu hakkında hiçbir şey bilmediğimizde, o konunun ne kadar karmaşık olabileceğine dair en ufak bir fikrimiz de olmuyor. Haliyle, önümüzdeki tabloyu dünyanın en basit şeyi sanabiliyoruz. Bilginin yerini kanaatlerin aldığı bu yeni düzende, uzmanlığın yorucu yollarından geçmek yerine, cehaletin zahmetsiz ve sarsılmaz konforuna sığınan milyonlarca insan var. Çünkü bir şeyi bilmek sorumluluk ve şüphe getirirken, bilmemek insana her konuda son sözü söyleme cüretini, o dayanılmaz hafifliği hediye ediyor.

Göbeklitepe’nin suçu ne?

Beni bu konu hakkında yazmaya iten durum ise X’te gördüğüm bir paylaşımdı. Göbeklitepe’nin Google sayfasında bir yıldız vererek yorum yapan onlarca insan. Emin olmak adına Google’a Göbeklitepe yazıp yorumlar kısmına girip taradığınızda hepinizin görebileceği o trajikomik yorumlar. Tek tesellimiz bu yorumların, olumlu yorumlara göre oldukça az olması olabilir.

Anlamadığımız şeyi neden küçümsüyoruz?

Limon suyuyla görünmez olacağını sanan sığlığın günümüzdeki izdüşümünü, dünyanın en önemli arkeolojik keşiflerinden biri olan Göbeklitepe’nin Google yorumlarında buluyoruz. On iki bin yıl önce, henüz metal aletlerin bile olmadığı bir çağda, devasa taşları bir planla oraya diken o kolektif zekâ; bugün bir akıllı telefonun ucundan “vakit kaybı, sadece taş var’’ diyen bir yargılama hızıyla çarpışıyor. Bu noktada Dunning-Kruger’ın “cehalet zirvesi[2]’’ bütün heybetiyle karşımıza çıkıyor. Göbeklitepe’nin ne kadar önemli olduğunu anlayacak bilgiye sahip olmamak, kişiye orayı değersiz ilan etme hakkı veriyor. Onlar için Göbeklitepe, neolitik devrimin şifrelerini barındıran bir tarihöncesi yapı/yerleşim değil; sadece iyi story vermeyen, suyun pahalı olduğu, üstelik çok da sıcak bir açık hava müzesi.

Bu durum, Umberto Eco’nun sosyal medyayla ilgili meşhur tespitini gözler önüne seriyor: “Sosyal medya, daha önce bir kadeh şaraptan sonra barda konuşan ve topluma zarar vermeyen budalalar ordusuna söz hakkı veriyor. Eskiden hemen susturulurlardı; şimdi bir Nobel ödüllüsüyle aynı söz hakkına sahipler. Bu, budalaların istilası[3].” Eskiden bu denli bir cehalet ancak kahve köşelerinde yankı bulurken, şimdi dijital dünyanın sınırsız özgürlüğüyle birer eleştiriye dönüşüyor. Zygmunt Bauman’ın kulaklarını çınlatırsak akışkan modernitenin getirdiği o sabırsız tüketim hızı, derinlikli bir bilgiyi hazmetmeye vakit bırakmıyor. İnsanlar artık bir tarihi mirası anlamaya değil, orayı tüketmeye gidiyorlar. Guy Debord’un Gösteri Toplumu[4] eleştirisi bütün çıplaklığıyla sahnede yerini alıyor. Modern insan için bir şeyin gerçek ya da değerli sayılabilmesi için onun mutlaka bir şov sunması, göz alıcı bir görselliğe bürünmesi gerekiyor. On iki bin yıllık bir anıtsal yapı, eğer Instagram kadrajına sığacak bir lunapark estetiği sunmuyorsa, bu gösteri odaklı zihinler için sadece boş taşlardan ibaret kalıyor.

Her şeye ulaşabilmek bizi daha bilgili mi yaptı?

Elbette bilmemenin hafifliği sadece Göbeklitepe’ye gelen yorumlarla sınırlı değil. Sosyal medyanın farklı platformlarında gezinen herkes bu sahnelerle defalarca karşılaşabiliyor. Yıllarını kuantum fiziğine adamış bir profesörün videosu, bazen de bir Haneke filminden kesit bu sığlığa maruz kalabiliyor. Dijital mecraların bilgiye ulaşmayı kolaylaştırdığı ve hızlandırdığı ortada fakat bu bilgiye duyulan saygıyı da ortadan kaldırma noktasına gelmek üzere. Saniyeler içinde tüketilen bir içerik, tüketen kişiye o alanın hâkimi olduğu yanılsamasını armağan ediyor. Zihin, kavrayamadığı şeyin ağırlığı karşısında ezilmek yerine, onu bir yorumla küçültüp yok etmeyi seçiyor.

Byung-Chul Han, dijital toplumun bu yıkıcı gücünü mesafesizlik üzerinden okuyor. Han’a göre saygı bir mesafe koyma halidir[5]. Bilgiyle, sanatla ve uzmanlıkla aramızda olması gereken o sağlıklı mesafe dijital ekranlarla sıfırlandığında, saygı da buharlaşır. Saygının yerini alan şeffaflık ve mesafesizlik, her şeyi tüketilebilir bir nesneye dönüştürür. Bir kedi videosu, bir yemek tarifi ya da Göbeklitepe. Bilmemenin özgüveni karşısında hepsi aynı düzlemde ve hepsi birer harcanabilir nesne. Müzede duran taşı ya da duvardaki tabloyu bir nesne olmaktan çıkarıp onu anlamlı bir anlatıya dönüştüren şey, izleyicinin zihnindeki kodlardır. Pierre Bourdieu’nün kültürel sermaye kavramı, bir sanat eserini, tarihî bir yapıyı ya da edebî bir metni anlamlandırırken sahip olduğumuz bilgi, birikim ve kültürel kodların rolünü açıklamaya yardımcı olur[6]. Kültürel sermayeden yoksun bir zihin, önündeki yapının şifrelerini çözemediğinde kendi yetersizliğiyle yüzleşmek yerine nesneyi suçlar. Dunning-Kruger etkisinin psikolojik olarak açıkladığı cehalet zirvesi, Bourdieu’nün penceresinden bakıldığında kültürel sermayenin tam bir iflasına dönüşür.

Sonuçta, karşımızdaki tablo bir turizm şikâyeti değil, bir idrak iflasıdır. İnsanın kendi bilmeme halini bir standart olarak belirleyip, koskoca bir bilimsel devrimi kendi sığlığına sığdırma çabasıdır. Belki de Wheeler’ın limon suyu hâlâ bazılarının yüzünde duruyor; aynaya baktıklarında her şeyi gördüklerini sanıyorlar, ama aslında sadece kendi cehaletlerinin görünmezliğine hapsolmuş durumdalar.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun en editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 25 Ağustos 2026’da yayımlanmıştır.

[1] Editörün notu: Bertrand Russell bu düşünceyi 10 Mayıs 1933 tarihli The Triumph of Stupidity (Aptallığın Zaferi) başlıklı yazısında dile getirir. Özgün cümle şöyledir: “The fundamental cause of the trouble is that in the modern world the stupid are cocksure while the intelligent are full of doubt.” Cümle, Türkçeye yaklaşık olarak “Sorunun temel nedeni, modern dünyada aptalların kendilerinden fazlasıyla emin, zekilerin ise şüphelerle dolu olmasıdır” şeklinde çevrilebilir. Russell’ın yazısı daha sonra Mortals and Others: American Essays 1931–1935 adlı derlemede yayımlanmıştır. İnternette Russell’a atfedilerek dolaşan “aptallar ve fanatikler kendilerinden daima emindir…” biçimindeki çeşitli versiyonlar ise bu cümlenin serbest aktarımlarıdır.

[2] Editörün notu: Dunning-Kruger etkisinin popüler anlatımlarında sıkça kullanılan “cehalet zirvesi” (Mount Stupid) kavramı ve kişinin bilgisi arttıkça özgüveninin önce hızla yükseldiğini, ardından düştüğünü ve daha sonra yeniden arttığını gösteren meşhur eğri, Justin Kruger ile David Dunning’in 1999 tarihli özgün çalışmasında yer almıyor. Araştırmacıların çalışması, katılımcıların gerçek performansları ile kendi performanslarına ilişkin değerlendirmelerini karşılaştırıyor. “Cehalet zirvesi” ve ona eşlik eden “umutsuzluk vadisi” gibi aşamalardan oluşan grafik, Dunning-Kruger etkisinin daha sonra internette yaygınlaşan popüler bir yorumudur; özgün araştırmanın bulgusu olarak değerlendirilmemelidir.

[3] Editörün notu: Umberto Eco bu sözleri, 10 Haziran 2015’te Torino Üniversitesi tarafından kendisine İletişim ve Medya Kültürü alanında fahri doktora verilmesinin ardından gazetecilerle yaptığı kısa söyleşide dile getirdi. Eco’nun İtalyanca sözleri ertesi gün La Stampa’da yayımlandı: “I social media danno diritto di parola a legioni di imbecilli…” Eco, sosyal medyanın daha önce “bir kadeh şaraptan sonra barda konuşan ve topluma zarar vermeyen” kişilere söz hakkı verdiğini, eskiden hemen susturulan bu kişilerin artık “bir Nobel ödüllüsüyle aynı söz hakkına” sahip olduğunu söylüyor ve sözlerini “È l’invasione degli imbecilli” (“Bu, budalaların istilası”) diye tamamlıyordu.

[4] Guy Debord, Gösteri Toplumu, Çev.: Ayşen Ekmekçi, Okşan Taşken, Ayrıntı Yayınları, 2021.

[5] Editörün notu: Byung-Chul Han, 2013’te yayımlanan Im Schwarm: Ansichten des Digitalen (Türkçe baskısı: Sürünün İçinde: Dijital Dünyaya Bakışlar, Çev.: Zeynep Sarıkartal, İnka Kitap, 2024 ) adlı kitabının “Saygısızlık” bölümünde saygının mesafeli bir bakışı gerektirdiğini, dijital iletişimin ise mekânsal ve zihinsel mesafeleri ortadan kaldırarak saygıyı aşındırdığını savunur. Han’a göre anlama da mesafeli bir bakış açısı gerektirir.

[6] Editörün notu: Pierre Bourdieu kültürel sermaye, kültürel yetkinlik ve sanat algısı arasındaki ilişkiyi farklı çalışmalarında ele alır. Sanat algısı üzerine çalışmalarında bir sanat eserini görmenin aynı zamanda onu “deşifre etmeyi”, başka bir deyişle eserin kodlarına ilişkin belirli bir kültürel yetkinliğe sahip olmayı gerektirdiğini savunur. Bu yaklaşımı Ayrım: Beğeni Yargısının Toplumsal Eleştirisi (Çev.: Derya Fırat, Günce Berkurt, Nika Yayınevi, 2025) ile Alain Darbel’le birlikte hazırladığı Sanat Sevdası: Avrupa Sanat Müzeleri ve Ziyaretçi Kitlesi (Çev.: Sertaç Canbolat, Metis Yayınları, 2022) gibi çalışmalarında geliştirir. Edebiyat alanında ise Sanatın Kuralları: Yazınsal Alanın Oluşumu ve Yapısı’nda (Çev.: Necmettin Kâmil Sevil, Alfa Yayınları, 2021) özellikle Flaubert üzerinden, edebî eserlerin üretildiği ve anlam kazandığı toplumsal alanı inceler. Dolayısıyla burada kullanılan “kültürel sermaye”, tek tek eserlerin değerini belirleyen bir ölçüden ziyade, kişinin kültürel ürünleri algılama ve anlamlandırma biçimini etkileyen edinilmiş bilgi, yetkinlik ve eğilimler bütünü anlamındadır.

 

Kutay Hakverdigil
Kutay Hakverdigil
Kutay Hakverdigil - 1990 yılında İstanbul'da doğdu. Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü’nden mezun olduktan sonra aynı üniversitenin Sosyal Bilimler Enstitüsü Bilişim Bölümü’nde yüksek lisans eğitimini tamamlayarak bilim uzmanı unvanını aldı. Gerçek Gündem ve İlk Kurşun gazetelerinde köşe yazarlığı; CNN Türk bünyesindeki farklı programlarda ve Oda TV’de editörlük yaptı. Halen Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Bölümü’nde doktora eğitimine devam etmekte, post-truth çağda sosyal medyadaki yankı fanuslarının siyasal kutuplaşmayı nasıl derinleştirdiğine odaklanan araştırmalar yürütmektedir. İlgi alanları arasında dijital antropoloji, sosyal medya ve medya sosyolojisi yer almaktadır.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Son Eklenenler

0
Would love your thoughts, please comment.x