Şanlıurfa ve Kahramanmaraş saldırıları milat olmalı: Peki ne yapmalı?

Bir çocuğu suça ne iter, ne suça bulaşmasını önler? Bugün suç, sadece bir eylem değil, bir “kariyer” ve “prestij” aracı haline gelmiş durumda. Peki bu tabloyu nasıl değiştirebiliriz? Kim ne yapmalı? Prof. Dr. Burak Gönültaş yazdı.

14 Nisan’da Siverek’te ve bir gün sonra da Kahramanmaraş’ta, iki çocuk fail, okullarında öğretmenlerine ve öğrencilere yönelik silahlı saldırılar gerçekleştirdi. Siverek’te 16 kişiyi yaralayan 19 yaşındaki fail intihar etti. Kahramanmaraş’ta ise 14 yaşındaki fail 9 kişiyi öldürdü, 6’sı ağır olmak üzere 13 kişiyi yaraladıktan sonra öldü.

Vakalar aslında benzer oluşum mekanizmalarına sahip. Failler çocuk ve yakın yaş seviyelerindeler. Son zamanlardaki ağır şiddet vakalarına karışan çocukların “paralel bir toplum içinde paralelleşmiş fertler” haline geldiklerini ve bu durumun psikopatolojik bir rahatsızlık ya da davranış bozukluğu ile daha hızlı şiddete evrilebildiğini gözlemliyorum.

Diğer yandan daha öncesinde ABD gibi ülkelerde gördüğümüz okul basarak toplu şiddet eylemi işleyen çocuklarda da akran zorbalığı gibi olumsuz tecrübeler görüyorduk. Henüz elimizdeki bilgiler çok sınırlı olsa da, Kahramanmaraş’taki vaka üzerinden gidersek, özellikle ortaokul son sınıf seviyesi, akran zorbalığının en pik yaptığı dönemler olabiliyor. Silaha ulaşım ve silah kullanma tekniğini “öğrenmeyi” kolaylaştıran olumsuz bir çevre, sosyal medya içerikleri ve şiddet içerikli dizi, oyun ve programlar maalesef şiddet-eylem süreçlerini hızlandırıyor.

Peki, bu çocukları bugüne getiren psiksosyal süreçler neler olabilir ve en önemlisi, ne yapmalıyız?

Bir “yalnızlık” ve “aidiyet” meselesi

Bugün adli istatistiklere baktığımızda karşımıza soğuk ama ürkütücü bir tablo çıkıyor: Ceza infaz kurumlarında 4 binin üzerinde çocuk, dışarıda ise suça sürüklenen yıllık ortalama 200 bin vaka…

Ancak bu rakamlar sadece birer istatistik değil; her biri, toplumun dokusunda açılan derin birer yara. Çocuk suçluluğu meselesi, aslında bir memleketin suçla mücadelesinin “çekirdek” öğesidir. Çünkü biliyoruz ki, yetişkinlikte suç işleyenlerin büyük çoğunluğu, o ilk adımı çocukluk yıllarında atmış olanlardır.

Bir çocuğu suça ne iter? Yoksulluk mu? Belki. Ancak veriler bize şunu söylüyor: Evin içinde huzur ve sevgi varsa, yoksulluk tek başına çocuğu suça itmeye yetmiyor. Asıl tehlike, sosyalizasyon problemleriyle başlıyor. Aile bağlarının zayıfladığı, denetimin yetersiz kaldığı noktada çocuk, dışarıdaki “paralel dünyalara” savruluyor.

Bugün suç, sadece bir eylem değil, bir “kariyer” ve “prestij” aracı haline gelmiş durumda. Yeni nesil çeteler; sosyal medya üzerinden kendi jargonunu, lüks hayat vaadini ve “iç kültürünü” inşa ederek çocukları birer birer içine çekiyor. Cezaevine girmeyi bir “rütbe” gibi pazarlayan bu yapı, çocuğu toplumun dışına itip kendi içinde kahramanlaştırıyor.

Suç işleyen çocuklar ve aileleri

Diğer yandan aileler açısından bakıldığında, bu tür vakalara karışan çocuklarda sıklıkla gözlemlediğimiz durum şu: Çocuk-ebeveyn bağlarının zayıflığı ve ebeveyn gözetiminin yetersizliği. Aile içi ilişkilerin zayıfladığı, ebeveynlerin çocuğun günlük yaşamına yeterince dâhil olamadığı durumlarda, okul ve çevrenin olumsuz etkileri daha baskın hâle geliyor.

Dolayısıyla çocuk suçluluğuyla mücadele politikaları, yalnızca çocuklara değil, doğrudan aile sistemine yönelik destek mekanizmalarını da içermelidir.

Paralel toplum ve çocuklar

Çocuklar, birincil sosyal çevresi olan aileden veya okuldan yeterli ilgi, alaka ve manevi desteği göremediklerinde, bu ihtiyaçlarını karşılamak için en kolay ulaşılabilir alan olan sosyal medya ve oyun platformlarına yöneliyorlar. Sanal dünya çocuklarımıza ikame kurumlar oluşturuyor ve sanal ortam çocuk için zamanla paralel anne-baba, paralel okul ve paralel arkadaş haline geliyor ve en önemlisi de kimliğine tesir ediyor. Çocuğun kimliği, toplumun değerleri yerine bu mecralardaki fenomenler, videolar ve oyunlar tarafından şekillendirilmeye başlıyor.

Sanal dünyanın ikinci olumsuz etkisi, “antisosyalleştiren” bir fonksiyona sahip olması. Sanal dünya, çocuğu olağan toplumdan uzaklaştırarak “antisosyalliğini pekiştiren” bir mecra haline gelebiliyor. Böylece kontrolsüzlükle birlikte şiddet gelişmeye başlıyor: Çünkü siber ortamlar, sosyal kontrolün olmadığı veya zayıf olduğu alanlar. Bu mecralarda çocuk; ırkçı söylemler, şiddet içerikli oyun sahneleri ve zorbalık gibi unsurlara maruz kalarak bunları “sosyal öğrenme” yoluyla karakterine işliyor ve maalesef baskın doğası ile çocuğun kimliğini ve kişiliğini şekillendiriyor. Ayrıca korkutma ve suç işleme tekniklerini de öğrenebiliyor.

Ayrıca, bu çocukların uzun süre bu mecralarda vakit geçirmesi de bir diğer olumsuz etki. Çocukların vaktinin büyük kısmını dijital dünyada geçirmesi, onları gerçek dünyadaki sosyal münasebetlerden maalesef koparıyor ve bu durum yüz yüze iletişimin azalması; empati eksikliği, duygusal boyutun kaybı ve yalnızlaşma gibi beşerî dokuyu bozan sonuçlar doğurarak çocuk ve gençlerde duygusal bir boşluğa sebep oluyor.

Yine burada yanlış rol modeller olduğu için, aile ve okulun rehberlik fonksiyonu da zayıf olursa, çocuklar sanal dünyadaki fenomenleri veya şiddet odaklı karakterleri kendilerine idealize etmeye başlıyorlar.

Psikiyatrinin söyledikleri: DEHB ve ötesi

Bahsettiğimiz mevcut şartların üzerine bir de bilişsel çarpıtmaların olması durumu daha da vahim bir hale getirebiliyor.

ÇOGEPDER Çocuk Ergen Psikiyatrisi Yataklı Servisleri Komisyonu Başkanı Prof. Dr. Selma Tural Hesapçıoğlu’nun TBMM araştırma komisyonunda, 2015-2017 yılları arasında Ankara Sincan Cezaevi’nde hüküm giymiş gençlerle yapılan bir çalışmaya atfen aktardığı tespitlere göre, suça sürüklenen çocukların %92,6’sı bir psikiyatrik tanıya sahip. Bu durum sadece öğrenme ve uyum güçlüğünü değil, tedavi edilmediğinde sosyal etkileşimi bozan, çocuğu antisosyal gruplara yaklaştıran bir risk faktörüne dönüşüyor. Bu tür rahatsızlıklar çocukların tanık oldukları şiddet içeriklerini çarpıtarak kendilerinin de şiddet uygulamasını kolaylaştırabiliyor. Yani mesele sadece “kötü çocuk” meselesi değil, “desteklenmemiş çocuk” meselesidir.

Çocuk suçluluğunda yüksek risk göstergeleri

Suçluluğun erken evrelerinde görülen antisosyal davranışlar, çoğu zaman doğrudan suç olarak değerlendirilmez ve bazen fark edilemez. Evde ebeveynle, okulda öğretmenle çatışma, okuldan veya evden kaçma, sık yalan söyleme, sokakta çok uzun süre zaman geçirme gibi davranışlar yasal olarak bir suç teşkil etmese de daha ağır suçların habercisi niteliğindedir.

Politika yapıcılar açısından bu durum, önemli bir uyarı niteliği taşımalıdır. Bu seviyeye gelmiş çocuklara yaklaşım daha farklı olmalı ve bu çocuklara yönelik doğrudan, bireysel ve özel olarak ilgilenen (takip, tedavi, ıslah, sosyalizasyon) yeni bir mekanizmaya ihtiyaç var. Zira suç davranışı ortaya çıkmadan önceki antisosyal davranışların tespiti ve önlenmesi, etkili önleyici politikalar için en kritik müdahale noktasıdır.

Medya: Şiddetin mizahla ambalajlanması

Medyadaki şiddet, çocuk üzerinde sadece kısa vadeli bir uyarılma yapmıyor; dünyayı “acımasız bir yer” olarak algılamasına ve şiddeti normal bir çözüm yolu olarak görmesine neden oluyor.

Özellikle şiddetin mizahla birleştirilmesi ya da “iyilerin savaşı” olarak kutsanması, çocuğun zihnindeki ahlaki pusulayı bozuyor. Araştırmalar gösteriyor ki, suç işleyen her dört çocuktan biri, medyada gördüğü sahneleri taklit etmeye çalışıyor.

Çözüm önerisi: Sosyal Sağlık Dersi

Peki, ne yapmalı? Sadece “hapsetmek” çözüm mü? Hayır. Örneğin Kanada’da uygulanan ve çocukları korkutarak caydırmayı amaçlayan “yetişkin cezaevlerini gösterme” yönteminin başarılı olmadığı tespit edilmiştir. Bu örnekte gördüğümüz gibi, çocukları korkutarak caydırmaya çalışmak işe yaramıyor. Çocuğu cezadan önce ıslah etmek, ona sosyal bir alternatif sunmak zorundayız. Tam bu noktada, ortaokul seviyesinden itibaren müfredata girmesini önerdiğimiz bir kavram var: Sosyal Sağlık dersi.

Sosyal sağlık; bir gencin bağımlılıklara ve antisosyal davranışlara karşı psikososyal ve manevi olarak dirençli olma halidir. Bu ders sadece teorik bir anlatım değil, hayatın tam kalbinden bir uygulama olmalıdır. Çocuklar saha çalışmalarıyla doğaya dokunmalı, ağaç dikmeli, yaşlı bir büyüğünü ziyaret ederek “vefa”yı bizzat deneyimlemelidir. Bir kargo nasıl verilir, hastaneden randevu nasıl alınır, “hayır” diyebilme becerisi nasıl kazanılır? vb deneyimlerle hayat becerileri geliştirilmelidir. Bunlar sosyal bağışıklığın temelidir. Sosyal medya fenomenlerinin sahte ışıltısı yerine tarihimize yön veren ilim insanları, gerçek, adil ve hukuka saygılı kahramanlar ve gönül ehli gerçek rol modeller idealize edilmelidir.

Yapısal değişim şart

Okullarımızda ağır şiddet vakalarının ve suçun önlenmesi adına, okullarla koordineli yeni bir mekanizmanın kurulması şart. Çocukların risk düzeylerini ölçerek ve gözlemleyerek, özellikle yüksek riskli çocuklarla ve aileleriyle birebir çalışan, takip eden, sosyalizasyonlarına yönelik tedavi, ıslah çalışmalarını yapan ve tamamen psikososyal bir bakış açısına sahip profesyoneller işe dahil olmalıdır.

Bu süreçte sorumluluk sadece okullara ve polise yıkılmamalı; ilgili kurumlar, akademi, sivil toplum örgütleri ve toplumun ortak olarak sorumluluğu paylaşacağı bir anlayış gelişmelidir.

Kısacası, etkili bir önleme adına asıl belirleyici olan, sahaya yakın, bütüncül düşünebilen, ilişki kurabilen ve önleyici refleksi güçlü ekiplerin oluşturulmasıdır.

Nasıl bir önleme?

Çocuk suçluluğunun önlenmesi adına, politika yapıcılar için üç düzeyli bir önleme yaklaşımı tavsiye edilebilir.

Temel düzey önleme, 7–14 yaş grubundaki tüm çocukları kapsayan, okul temelli ve sosyalizasyonu destekleyici programları içermelidir.

Hedeflenmiş önleme, antisosyal davranışlar sergileyen 13–15 yaş grubundaki çocuklara yönelik erken müdahaleleri ve okul-aile işbirliğini esas almalıdır.

Yoğunlaştırılmış müdahale ise yüksek risk grubundaki çocuklara yönelik, mentör destekli ve multidisipliner ekipler tarafından yürütülen psikososyal programları kapsamalıdır.

Bu iki vaka artık milat olmalı

Okullara yönelik önleyici düzenlemelerin yanı sıra medya, toplum nezdinde de alınması gereken tedbirler var.

Çocukları şiddete eğilime sevk edebilecek her türlü yayını, programı, içeriği, oyunu üreten, dağıtan ve platform oluşturan kim olursa engellenmeli ve ağır cezalar verilmelidir.

Medyada şiddet içerikli haberler aktarılırken uzman denetiminden geçmeli ve cinayet, ölüm, kaza vs gibi görüntüler filtrelenmelidir.

Okullarda çocuk suçluluğu, şiddet, istismar ve akran zorbalığının önlenmesi için okuldan bağımsız ancak koordineli, çocuğa ve ebeveynine bizzat müdahalede bulunan psikososyal odaklı ekipler oluşturulmalıdır.

Başta emeklilerimiz olmak üzere gönüllü insanların eğitim alması sağlanarak bu çocukların sosyalizasyonunda “mentör”lük yapması sağlanmalıdır.

Çocuk suçluluğunda müdahalede “Geç kaldık” demek, suç işlendikten sonra fark etmektir. Bizim görevimiz, o çocukları sanal dünyanın ve çetelerin “paralel toplumlarına” terk etmeden, onları gerçek, şefkatli ve kurallı bir sosyal hayatın içine çekmektir.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 16 Nisan 2026’da yayımlanmıştır.

Burak Gönültaş
Burak Gönültaş
Prof. Dr. M. Burak Gönültaş - Kriminoloji, adli sosyal bilimler, çocuk suçluluğu ve çocuk istismarı konuları üzerine akademik araştırmaları olan bir uzmandır. 2006-2015 yılları arasında Adana, İstanbul ve Sivas'ta çocuk suçluluğu, çocuk istismarı ve cinayet soruşturmalarına odaklanan suç soruşturmacısı olarak görev yapmıştır. İstanbul Üniversitesi Adli Tıp ve Adli Bilimler Enstitüsü’nde tamamladığı doktora çalışmasında çocuk mağdurlar ve cinsel istismarcıların çocuklara yaklaşma yöntemleri üzerine yoğunlaşmıştır. “Sexual Abuse Whirlpool” teorik çerçevesiyle cinsel istismar vakalarında fail, mağdur ve vakanın gelişimini kriminolojik boyutuyla ele alan önemli bir yaklaşım geliştirmiştir. Araştırmaları, Child Abuse & Neglect ve European Journal of Criminology gibi saygın dergilerde yayımlanmıştır. 2016 yılında Koç Üniversitesi Toplumsal Cinsiyet Eşitliği ve Sürdürülebilir Kalkınma UNESCO Kürsüsü gözetiminde Prof. Dr. Çiğdem Kağıtçıbaşı tarafından oluşturulan “İnsan Gelişimi Araştırma Ödülü”nü, çocuk kaçırma vakalarına yönelik bütüncül yaklaşım konulu projesi ile layık görülmüş ve bu ödülü alan ilk akademisyenler arasına girmiştir. 2015 yılından itibaren Sivas Cumhuriyet Üniversitesi’nde öğretim üyesi olarak görev yapan Gönültaş, adli sosyal hizmet, çocuk suçluluğu, çocuk istismarı, kriminoloji konularında dersler vermektedir.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Son Eklenenler

Şanlıurfa ve Kahramanmaraş saldırıları milat olmalı: Peki ne yapmalı?

Bir çocuğu suça ne iter, ne suça bulaşmasını önler? Bugün suç, sadece bir eylem değil, bir “kariyer” ve “prestij” aracı haline gelmiş durumda. Peki bu tabloyu nasıl değiştirebiliriz? Kim ne yapmalı? Prof. Dr. Burak Gönültaş yazdı.

14 Nisan’da Siverek’te ve bir gün sonra da Kahramanmaraş’ta, iki çocuk fail, okullarında öğretmenlerine ve öğrencilere yönelik silahlı saldırılar gerçekleştirdi. Siverek’te 16 kişiyi yaralayan 19 yaşındaki fail intihar etti. Kahramanmaraş’ta ise 14 yaşındaki fail 9 kişiyi öldürdü, 6’sı ağır olmak üzere 13 kişiyi yaraladıktan sonra öldü.

Vakalar aslında benzer oluşum mekanizmalarına sahip. Failler çocuk ve yakın yaş seviyelerindeler. Son zamanlardaki ağır şiddet vakalarına karışan çocukların “paralel bir toplum içinde paralelleşmiş fertler” haline geldiklerini ve bu durumun psikopatolojik bir rahatsızlık ya da davranış bozukluğu ile daha hızlı şiddete evrilebildiğini gözlemliyorum.

Diğer yandan daha öncesinde ABD gibi ülkelerde gördüğümüz okul basarak toplu şiddet eylemi işleyen çocuklarda da akran zorbalığı gibi olumsuz tecrübeler görüyorduk. Henüz elimizdeki bilgiler çok sınırlı olsa da, Kahramanmaraş’taki vaka üzerinden gidersek, özellikle ortaokul son sınıf seviyesi, akran zorbalığının en pik yaptığı dönemler olabiliyor. Silaha ulaşım ve silah kullanma tekniğini “öğrenmeyi” kolaylaştıran olumsuz bir çevre, sosyal medya içerikleri ve şiddet içerikli dizi, oyun ve programlar maalesef şiddet-eylem süreçlerini hızlandırıyor.

Peki, bu çocukları bugüne getiren psiksosyal süreçler neler olabilir ve en önemlisi, ne yapmalıyız?

Bir “yalnızlık” ve “aidiyet” meselesi

Bugün adli istatistiklere baktığımızda karşımıza soğuk ama ürkütücü bir tablo çıkıyor: Ceza infaz kurumlarında 4 binin üzerinde çocuk, dışarıda ise suça sürüklenen yıllık ortalama 200 bin vaka…

Ancak bu rakamlar sadece birer istatistik değil; her biri, toplumun dokusunda açılan derin birer yara. Çocuk suçluluğu meselesi, aslında bir memleketin suçla mücadelesinin “çekirdek” öğesidir. Çünkü biliyoruz ki, yetişkinlikte suç işleyenlerin büyük çoğunluğu, o ilk adımı çocukluk yıllarında atmış olanlardır.

Bir çocuğu suça ne iter? Yoksulluk mu? Belki. Ancak veriler bize şunu söylüyor: Evin içinde huzur ve sevgi varsa, yoksulluk tek başına çocuğu suça itmeye yetmiyor. Asıl tehlike, sosyalizasyon problemleriyle başlıyor. Aile bağlarının zayıfladığı, denetimin yetersiz kaldığı noktada çocuk, dışarıdaki “paralel dünyalara” savruluyor.

Bugün suç, sadece bir eylem değil, bir “kariyer” ve “prestij” aracı haline gelmiş durumda. Yeni nesil çeteler; sosyal medya üzerinden kendi jargonunu, lüks hayat vaadini ve “iç kültürünü” inşa ederek çocukları birer birer içine çekiyor. Cezaevine girmeyi bir “rütbe” gibi pazarlayan bu yapı, çocuğu toplumun dışına itip kendi içinde kahramanlaştırıyor.

Suç işleyen çocuklar ve aileleri

Diğer yandan aileler açısından bakıldığında, bu tür vakalara karışan çocuklarda sıklıkla gözlemlediğimiz durum şu: Çocuk-ebeveyn bağlarının zayıflığı ve ebeveyn gözetiminin yetersizliği. Aile içi ilişkilerin zayıfladığı, ebeveynlerin çocuğun günlük yaşamına yeterince dâhil olamadığı durumlarda, okul ve çevrenin olumsuz etkileri daha baskın hâle geliyor.

Dolayısıyla çocuk suçluluğuyla mücadele politikaları, yalnızca çocuklara değil, doğrudan aile sistemine yönelik destek mekanizmalarını da içermelidir.

Paralel toplum ve çocuklar

Çocuklar, birincil sosyal çevresi olan aileden veya okuldan yeterli ilgi, alaka ve manevi desteği göremediklerinde, bu ihtiyaçlarını karşılamak için en kolay ulaşılabilir alan olan sosyal medya ve oyun platformlarına yöneliyorlar. Sanal dünya çocuklarımıza ikame kurumlar oluşturuyor ve sanal ortam çocuk için zamanla paralel anne-baba, paralel okul ve paralel arkadaş haline geliyor ve en önemlisi de kimliğine tesir ediyor. Çocuğun kimliği, toplumun değerleri yerine bu mecralardaki fenomenler, videolar ve oyunlar tarafından şekillendirilmeye başlıyor.

Sanal dünyanın ikinci olumsuz etkisi, “antisosyalleştiren” bir fonksiyona sahip olması. Sanal dünya, çocuğu olağan toplumdan uzaklaştırarak “antisosyalliğini pekiştiren” bir mecra haline gelebiliyor. Böylece kontrolsüzlükle birlikte şiddet gelişmeye başlıyor: Çünkü siber ortamlar, sosyal kontrolün olmadığı veya zayıf olduğu alanlar. Bu mecralarda çocuk; ırkçı söylemler, şiddet içerikli oyun sahneleri ve zorbalık gibi unsurlara maruz kalarak bunları “sosyal öğrenme” yoluyla karakterine işliyor ve maalesef baskın doğası ile çocuğun kimliğini ve kişiliğini şekillendiriyor. Ayrıca korkutma ve suç işleme tekniklerini de öğrenebiliyor.

Ayrıca, bu çocukların uzun süre bu mecralarda vakit geçirmesi de bir diğer olumsuz etki. Çocukların vaktinin büyük kısmını dijital dünyada geçirmesi, onları gerçek dünyadaki sosyal münasebetlerden maalesef koparıyor ve bu durum yüz yüze iletişimin azalması; empati eksikliği, duygusal boyutun kaybı ve yalnızlaşma gibi beşerî dokuyu bozan sonuçlar doğurarak çocuk ve gençlerde duygusal bir boşluğa sebep oluyor.

Yine burada yanlış rol modeller olduğu için, aile ve okulun rehberlik fonksiyonu da zayıf olursa, çocuklar sanal dünyadaki fenomenleri veya şiddet odaklı karakterleri kendilerine idealize etmeye başlıyorlar.

Psikiyatrinin söyledikleri: DEHB ve ötesi

Bahsettiğimiz mevcut şartların üzerine bir de bilişsel çarpıtmaların olması durumu daha da vahim bir hale getirebiliyor.

ÇOGEPDER Çocuk Ergen Psikiyatrisi Yataklı Servisleri Komisyonu Başkanı Prof. Dr. Selma Tural Hesapçıoğlu’nun TBMM araştırma komisyonunda, 2015-2017 yılları arasında Ankara Sincan Cezaevi’nde hüküm giymiş gençlerle yapılan bir çalışmaya atfen aktardığı tespitlere göre, suça sürüklenen çocukların %92,6’sı bir psikiyatrik tanıya sahip. Bu durum sadece öğrenme ve uyum güçlüğünü değil, tedavi edilmediğinde sosyal etkileşimi bozan, çocuğu antisosyal gruplara yaklaştıran bir risk faktörüne dönüşüyor. Bu tür rahatsızlıklar çocukların tanık oldukları şiddet içeriklerini çarpıtarak kendilerinin de şiddet uygulamasını kolaylaştırabiliyor. Yani mesele sadece “kötü çocuk” meselesi değil, “desteklenmemiş çocuk” meselesidir.

Çocuk suçluluğunda yüksek risk göstergeleri

Suçluluğun erken evrelerinde görülen antisosyal davranışlar, çoğu zaman doğrudan suç olarak değerlendirilmez ve bazen fark edilemez. Evde ebeveynle, okulda öğretmenle çatışma, okuldan veya evden kaçma, sık yalan söyleme, sokakta çok uzun süre zaman geçirme gibi davranışlar yasal olarak bir suç teşkil etmese de daha ağır suçların habercisi niteliğindedir.

Politika yapıcılar açısından bu durum, önemli bir uyarı niteliği taşımalıdır. Bu seviyeye gelmiş çocuklara yaklaşım daha farklı olmalı ve bu çocuklara yönelik doğrudan, bireysel ve özel olarak ilgilenen (takip, tedavi, ıslah, sosyalizasyon) yeni bir mekanizmaya ihtiyaç var. Zira suç davranışı ortaya çıkmadan önceki antisosyal davranışların tespiti ve önlenmesi, etkili önleyici politikalar için en kritik müdahale noktasıdır.

Medya: Şiddetin mizahla ambalajlanması

Medyadaki şiddet, çocuk üzerinde sadece kısa vadeli bir uyarılma yapmıyor; dünyayı “acımasız bir yer” olarak algılamasına ve şiddeti normal bir çözüm yolu olarak görmesine neden oluyor.

Özellikle şiddetin mizahla birleştirilmesi ya da “iyilerin savaşı” olarak kutsanması, çocuğun zihnindeki ahlaki pusulayı bozuyor. Araştırmalar gösteriyor ki, suç işleyen her dört çocuktan biri, medyada gördüğü sahneleri taklit etmeye çalışıyor.

Çözüm önerisi: Sosyal Sağlık Dersi

Peki, ne yapmalı? Sadece “hapsetmek” çözüm mü? Hayır. Örneğin Kanada’da uygulanan ve çocukları korkutarak caydırmayı amaçlayan “yetişkin cezaevlerini gösterme” yönteminin başarılı olmadığı tespit edilmiştir. Bu örnekte gördüğümüz gibi, çocukları korkutarak caydırmaya çalışmak işe yaramıyor. Çocuğu cezadan önce ıslah etmek, ona sosyal bir alternatif sunmak zorundayız. Tam bu noktada, ortaokul seviyesinden itibaren müfredata girmesini önerdiğimiz bir kavram var: Sosyal Sağlık dersi.

Sosyal sağlık; bir gencin bağımlılıklara ve antisosyal davranışlara karşı psikososyal ve manevi olarak dirençli olma halidir. Bu ders sadece teorik bir anlatım değil, hayatın tam kalbinden bir uygulama olmalıdır. Çocuklar saha çalışmalarıyla doğaya dokunmalı, ağaç dikmeli, yaşlı bir büyüğünü ziyaret ederek “vefa”yı bizzat deneyimlemelidir. Bir kargo nasıl verilir, hastaneden randevu nasıl alınır, “hayır” diyebilme becerisi nasıl kazanılır? vb deneyimlerle hayat becerileri geliştirilmelidir. Bunlar sosyal bağışıklığın temelidir. Sosyal medya fenomenlerinin sahte ışıltısı yerine tarihimize yön veren ilim insanları, gerçek, adil ve hukuka saygılı kahramanlar ve gönül ehli gerçek rol modeller idealize edilmelidir.

Yapısal değişim şart

Okullarımızda ağır şiddet vakalarının ve suçun önlenmesi adına, okullarla koordineli yeni bir mekanizmanın kurulması şart. Çocukların risk düzeylerini ölçerek ve gözlemleyerek, özellikle yüksek riskli çocuklarla ve aileleriyle birebir çalışan, takip eden, sosyalizasyonlarına yönelik tedavi, ıslah çalışmalarını yapan ve tamamen psikososyal bir bakış açısına sahip profesyoneller işe dahil olmalıdır.

Bu süreçte sorumluluk sadece okullara ve polise yıkılmamalı; ilgili kurumlar, akademi, sivil toplum örgütleri ve toplumun ortak olarak sorumluluğu paylaşacağı bir anlayış gelişmelidir.

Kısacası, etkili bir önleme adına asıl belirleyici olan, sahaya yakın, bütüncül düşünebilen, ilişki kurabilen ve önleyici refleksi güçlü ekiplerin oluşturulmasıdır.

Nasıl bir önleme?

Çocuk suçluluğunun önlenmesi adına, politika yapıcılar için üç düzeyli bir önleme yaklaşımı tavsiye edilebilir.

Temel düzey önleme, 7–14 yaş grubundaki tüm çocukları kapsayan, okul temelli ve sosyalizasyonu destekleyici programları içermelidir.

Hedeflenmiş önleme, antisosyal davranışlar sergileyen 13–15 yaş grubundaki çocuklara yönelik erken müdahaleleri ve okul-aile işbirliğini esas almalıdır.

Yoğunlaştırılmış müdahale ise yüksek risk grubundaki çocuklara yönelik, mentör destekli ve multidisipliner ekipler tarafından yürütülen psikososyal programları kapsamalıdır.

Bu iki vaka artık milat olmalı

Okullara yönelik önleyici düzenlemelerin yanı sıra medya, toplum nezdinde de alınması gereken tedbirler var.

Çocukları şiddete eğilime sevk edebilecek her türlü yayını, programı, içeriği, oyunu üreten, dağıtan ve platform oluşturan kim olursa engellenmeli ve ağır cezalar verilmelidir.

Medyada şiddet içerikli haberler aktarılırken uzman denetiminden geçmeli ve cinayet, ölüm, kaza vs gibi görüntüler filtrelenmelidir.

Okullarda çocuk suçluluğu, şiddet, istismar ve akran zorbalığının önlenmesi için okuldan bağımsız ancak koordineli, çocuğa ve ebeveynine bizzat müdahalede bulunan psikososyal odaklı ekipler oluşturulmalıdır.

Başta emeklilerimiz olmak üzere gönüllü insanların eğitim alması sağlanarak bu çocukların sosyalizasyonunda “mentör”lük yapması sağlanmalıdır.

Çocuk suçluluğunda müdahalede “Geç kaldık” demek, suç işlendikten sonra fark etmektir. Bizim görevimiz, o çocukları sanal dünyanın ve çetelerin “paralel toplumlarına” terk etmeden, onları gerçek, şefkatli ve kurallı bir sosyal hayatın içine çekmektir.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 16 Nisan 2026’da yayımlanmıştır.

Burak Gönültaş
Burak Gönültaş
Prof. Dr. M. Burak Gönültaş - Kriminoloji, adli sosyal bilimler, çocuk suçluluğu ve çocuk istismarı konuları üzerine akademik araştırmaları olan bir uzmandır. 2006-2015 yılları arasında Adana, İstanbul ve Sivas'ta çocuk suçluluğu, çocuk istismarı ve cinayet soruşturmalarına odaklanan suç soruşturmacısı olarak görev yapmıştır. İstanbul Üniversitesi Adli Tıp ve Adli Bilimler Enstitüsü’nde tamamladığı doktora çalışmasında çocuk mağdurlar ve cinsel istismarcıların çocuklara yaklaşma yöntemleri üzerine yoğunlaşmıştır. “Sexual Abuse Whirlpool” teorik çerçevesiyle cinsel istismar vakalarında fail, mağdur ve vakanın gelişimini kriminolojik boyutuyla ele alan önemli bir yaklaşım geliştirmiştir. Araştırmaları, Child Abuse & Neglect ve European Journal of Criminology gibi saygın dergilerde yayımlanmıştır. 2016 yılında Koç Üniversitesi Toplumsal Cinsiyet Eşitliği ve Sürdürülebilir Kalkınma UNESCO Kürsüsü gözetiminde Prof. Dr. Çiğdem Kağıtçıbaşı tarafından oluşturulan “İnsan Gelişimi Araştırma Ödülü”nü, çocuk kaçırma vakalarına yönelik bütüncül yaklaşım konulu projesi ile layık görülmüş ve bu ödülü alan ilk akademisyenler arasına girmiştir. 2015 yılından itibaren Sivas Cumhuriyet Üniversitesi’nde öğretim üyesi olarak görev yapan Gönültaş, adli sosyal hizmet, çocuk suçluluğu, çocuk istismarı, kriminoloji konularında dersler vermektedir.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Son Eklenenler

0
Would love your thoughts, please comment.x