Yeni Hayvan Hakları Yasası neden çıkmıyor?

Bu hafta hayvan hakları meselesinde bir adım daha atacağız. TBMM Hayvan Hakları Araştırma Komisyonu raporu yayınlanacak, içeriğini merakla bekliyoruz. Hayvanlar mal kapsamından çıkarılacak mı? Hayvana şiddet TCK kapsamına alınacak mı? Adalarda faytonlar yasaklanacak mı? Hayvan parkları ve yunus parkları kapatılacak mı? Pet shoplarda canlı hayvan satışı yasaklanacak mı? Yasaklı ırk adı altında mağdur edilen masum hayvanlar için yeni bir düzenleme yapılacak mı?

Ama hâlâ çok uzun süreden beri çıkması için çabaladığımız Hayvan Hakları Yasası’nın yürürlüğe girmesi için bir tarih yok.

Bu durum hayvan hakları için verdiğimiz hukuki mücadelenin özeti gibi aslında. Son 14 yılımı hayvan hakları için hukuki mücadele vererek geçirdim ve bu zorlu süreçte gıdım gıdım mesafe aldık. Hukuki anlamda inkâr edemeyeceğim ilerlemeler olsa da, maalesef hâlâ arzu ettiğimiz yerde değiliz.

Her hayvana yönelik şiddet haberinden sonra kamuoyundan tepkiler yağsa, tüm siyasetçiler kınama mesajları verse, herkes failler cezalandırılsın istese de neden hâlâ bu konuda arzu ettiğimiz yerde değiliz? Neden hayvanlara yönelik şiddet eylemleri önlenemiyor? Neden hâlâ Hayvan Hakları Yasası çıkmıyor?

Tüm bu soruların yanıtlarına giden yol ise önce bir başka konuyu aydınlatmaktan geçiyor: Hayvan hakkı deyince ne anlamalıyız?

Hayvan haklarından kısmen de olsa bahsedilmeye başlanması 20 Ekim 2003’e denk gelir zira o tarihte Ev Hayvanlarının Korunmasına Dair Avrupa Sözleşmesi amir hüküm haline geldi. Bu konuya dair yasal ilk koruma içinse bir yıl daha bekledik ve 1 Temmuz 2004’te, 5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanunu yürürlüğe girdi.

Bu Kanunun amacı, hayvanların rahat yaşamalarını, onlara iyi ve uygun muamele edilmesini sağlamak; hayvanları acı, ıstırap, eziyet çekmekten korumak ve her türlü mağduriyetlerinin önüne geçmekti.

Tanımlamadaki niyet iyi de olsa sorun teşkil eden önemli bir nokta vardı, o da kanunun kabahat kapsamında olması. Bunun anlamı da şu; bir eylem, Kabahatler Kanunu kapsamındaysa, o yasaya aykırı eyleme karşı yargılama süreci başlatılmaz, kişi hâkim önüne gelmez, deliller araştırılamaz, tanık dinlenmez, soruşturma yapılmaz, bu nedenle cezai bir hüküm de verilmez; sadece ilgili bakanlık idari para cezası kesebilir, bu ceza da kişinin sabıka kaydına işlenmez.

Hayvan “mal ve eşya” mıdır?

Karşılaştığımız bir diğer sorun ise, bu yüzyılda, kanunlarımızda hayvanların hâlâ mal, eşya olarak kabul edilmeleri.

Peki, bu cümle pratik hayata nasıl yansıyor?

Herhangi bir cezai yaptırımın uygulanması gündeme geldiğinde, hayvanlar, sahipli ve sahipsiz olarak ikiye ayrılıyor. Sahipli bir hayvanın başına bir şey gelirse, o hayvan hukuki olarak mal kapsamına sokuluyor. Hayvana zarar veren kimse, mala zarar vermeyi düzenleyen Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) 151/2 maddesi uyarınca cezalandırılıyor.

Hayvana karşı zulüm, davranış bozukluğunun erken belirtisi, topluma karşı işlenebilecek bir şiddet suçunun ilk adımı hatta topluma yapılan bir saldırıdır. Bu nedenle hayvana karşı şiddeti sadece hayvana yönelik bir suç ve davranış biçimi olarak görmek, çok büyük bir yanılgı olur.

Avrupa ve Amerika’da, bu tür suçlar tam da bu gerekçeyle ağır şekilde cezalandırılıyor.

Eğer şiddete maruz kalan hayvan sahipsizse yani mesela sizin mahalle halkı olarak beslediğiniz, sabah işe giderken hepinizi uğurlayan, bir yabancı geldiğinde kulaklarını havaya dikerek mahalleliyi uyaran Çaki ise ve bir yabancı Çaki’nin kulaklarını kesmişse, kanunun yapabilecekleri sınırlı. Ona bu kötülüğü yapan kişi bulunsa bile – aslında kanun bu kişinin bulunması için soruşturma yapılmasına bile sınırlı izin veriyor – en fazla Kabahatler Kanunu kapsamında idari para cezası ile cezalandırılıyor.

Bu tabloyu değiştirmek için ihtiyacımız olan ilk şey ise farkındalık.

Hayvana şiddet, insana şiddetin başlangıcıdır

Hayvana yönelik şiddet eylemlerinin bir sonraki adımı mutlaka insana karşı şiddet. Ülkemizde bu tür eylemlerin, sadece ‘itin köpeğin’ davası olmadığı, hayvanın can olduğu, can taşıdığı, onun da yaşam hakkı bulunduğuna dair bilinç ve farkındalık oluşturulmalı.

Hayvana karşı zulüm, davranış bozukluğunun erken belirtisi, topluma karşı işlenebilecek bir şiddet suçunun ilk adımı hatta topluma yapılan bir saldırıdır. Çocukların, hayvanlara karşı uyguladıkları şiddet karşısında, bu eylemin davranış bozukluğuna dair ilk belirti olma yüksek ihtimaline karşı mutlaka uzman görüşüne başvurulmalıdır. Bu nedenle hayvana karşı şiddeti sadece hayvana yönelik bir suç ve davranış biçimi olarak görmek, çok büyük bir yanılgı olur. Avrupa ve Amerika’da, bu tür suçlar tam da bu gerekçeyle ağır şekilde cezalandırılıyor.

Bizde ise, duyarlı hakimler sayesinde alınmış örnek emsal kararlar dışında, hâlâ ceza davalarının açılabilmesi için yoğun çaba gerekiyor.

Hayvana şiddet ile insana şiddet arasındaki bağın bilimsel olarak ispatlandığı gerçeğinden hareket etmek ve bu şiddet döngüsünü kırmak zorundayız.

Atılması gereken ilk adım, Türkiye’de hayvana karşı işlenen şiddet, tecavüz ve cani duygularla girişilen her türlü eylemin, TCK kapsamında; ertelemesiz, paraya çevrilmeksizin en az 2 yıl hapis cezası ile cezalandırılmasını ve suçluların sabıka kayıtlarına işlenmesini sağlayacak yasal düzenlemelerin yapılması. Bu husus; güvenli ve huzurlu bir toplumda yaşamanın, “olmazsa olmaz” kuralı aynı zamanda.

Ayrıca, mutlaka, hayvanlar eşya/mal statüsünden çıkarılmalı ve bir an önce “duygulu varlıklar” olarak kabul edilmelidirler.

Mevcut tasarıda ne aşamadayız?

Ne mutlu ki, ilk kez, Şubat 2019’da, 5 partinin ortak önergesiyle, hayvanlara karşı uygulanan şiddet ve kötü muamelenin incelenerek bu olayların önlenmesi amacıyla TBMM çatısı altında; Hayvan Hakları için Meclis Araştırma Komisyonu kuruldu.

Siyaset üstü bir mesele olan hayvan hakları; 5 ayrı siyasi partiden 1’i başkan, 12 milletvekili üyeden oluşan bu komisyon ile çalışmalarına başladı, “Hayvanların ihtiyaçları neler? Hayvan hakları için yıllardır sahada çalışanlar, mücadele veren hukukçular ne diyor, nasıl bir yasal düzenleme bekliyor?” gibi sorulara yanıt arıyorlar.

Komisyon üyeleri, alanında uzman gördükleri kişileri, rapor hazırlayıp bir üst komisyona sunmak üzere dinliyor ve saha çalışması yapıyorlar (Faytonları ve barınakları yerinde incelediler).

Komisyon önünde hayvan haklarına dair sunum yapmış biri olarak; orada edindiğim izlenim, Komisyon Başkanı’nın ve bir çok üyenin hayvan sahibi olduğu gerçeğini birlikte değerlendirdiğimde, Komisyon’dan hayvan hakları lehine bizleri tatmin edecek güzel bir rapor çıkacağı inancını taşıyorum.

Hatta geçtiğimiz günlerde Komisyon Başkanı Mustafa Yel’in Independent’a verdiği röportajda; suçların cezalarının ertelenmemesi için hayvana şiddete 2 yıl 1 ay hapis cezası verilmesini önereceklerini; hayvanların saldırgan değil, sahibi nasıl yetiştirirse öyle olduğu bilincinin hakim olduğunu; hayvanlara yönelik suçları saptayıp bunların önlenmesi için hayvan koruma polislerinin oluşturulmasının gündemde olduğunu; ormana terklerin çözüm bulması gereken bir konu olarak ele alındığını; atlı fayton konusunda elektrikli, motorlu araçların devreye sokulmasını önereceklerini görmek inancımı kuvvetlendirdi.

Sorun nerede?

Gelelim kimi noktalarını sorunlu bulduğumuz ve en son Aralık 2018’de içeriğini gördüğümüz tasarıya…

Evet, nihayet hayvana şiddet TCK kapsamına alınmış ancak hayvana tecavüz, Kabahat Kanunu kapsamında bırakılmıştı.

En doğal haklardan biri olan ve Anayasal güvence altına alınmış vatandaşın şikayet hakkı, bilgi sahibi olduğumuz en son tasarıda çıkarılmıştı.

Tasarıda, sahipli hayvana karşı yapılan eziyette hayvan sahibinin şikayeti, sahipsiz hayvana karşı yapılan eziyette ise Orman ve Su İşleri Bakanlığı’nın şikayeti aranıyordu.

Vatandaşların, Baroların ve ilgili derneklerin şikayet hakkı ortadan kaldırılarak, sadece hayvan sahibine tanınan ihbar hakkı, “hayvanların hakları özellikle de yaşama hakları, insan haklarımıza dâhildir” diyen ve bu haklar için mücadele veren biz hukukçular için hukuken ve vicdanen asla kabul edilemez mahiyetteydi.

Peki, ilk kez 2012’de gündeme gelen bu yasa tasarısı üzerinde görüş ayrılıkları neden giderilemedi, üzerinden geçen bu 7 yıla rağmen neden hâlâ yasalaşmadı?

Bu sorunun tek bir cevabı yok ancak ‘yasalaşamama’ durumuna etki eden birçok öğeye değinmek mümkün.

İlk sebep, yetkililerin bu yasayı çıkarmaları için, talep ettiğimiz madde içeriklerini, ne kadar içselleştirip içselleştirmedikleriyle alakalı. Zira yasa tasarısı hayvan haklarını lafzı ve ruhuyla koruyan adil bir yasa olmak zorunda.

2012’de tasarı ilk gündeme geldiğinde ilçe sınırları içinde ve dışında yer alan tüm hayvanların toplanarak, doğal yaşam parkı denilen alanlara tecrit edilmesi gündeme gelmişti. Yapılan mücadeleler sonrasında tasarı değişti, hayvanların sokaklarda olabileceği ancak park, bahçe, okul, hastane ve ibadethanelerin etrafına bırakılmayacağı düzenlenmesi yapıldı. Fakat hayvan hakları savunucuları şehir hayatında, okul, hastane, ibadethane, park- bahçe olmayan bir alan bulunmayacağı için bu düzenlemeye de haklı olarak itiraz ettiler.

En son gelinen nokta; halen 5199 sayılı yasada mevcut olan 6. Maddenin korunması yönünde, yani, “Mahallinden alınan sokak hayvanlarının, aşılanıp, kısırlaştırılıp, tedavilerinin yapılıp, alındıkları mahalleye geri bırakılacakları” tasarıda olduğu gibi kalacak.

STK’lar neden anlaşamıyor?

Tasarının yasalaşmamasının başka bir nedeni de – ki aslında bu ana sebep değil ama yine de önemli zira yetkililer bunu bir mazeret olarak da kullanıyor – hayvan severlerin, ilgili STK’ların, ortak bir metin üzerinde bir türlü anlaşamamaları.

5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanunu, birçok alanda, detaylı düzenlenmiş bir Kanun. Ve Kanunun tamamında düzenleme yapılması ön görüldüğünde, herkesin aynı talepler çevresinde toplanmasını sağlamak pek mümkün olmayabiliyor.

Evet, herkes, hayvana şiddetin TCK kapsamında cezalandırılması talebinde hemfikir ama o maddeden sonra, ek talepler oluşmaya başladığında, farklılaşmalar ortaya çıkıyor. Yasa değişikliği de, tek bir madde çevresinde olmayacağı için tasarı bir türlü yasalaşamıyor.

O nedenle, 5199’a dokunmaktan ziyade; hayvan haklarına seviye atlatacak ve hiç kimsenin hayır diyemeyeceği madde metinlerini, ilgili Kanunlarda hayvanlara doğrudan ulaşabilecek şekilde eklemenin, daha hızlı bir çözüm getireceğini düşünüyorum.

Son tasarıda hayvana şiddet, TCK kapsamına alınıyor ama hayvana tecavüz, kabahat kanunu kapsamında bırakılıyor. En doğal haklarından biri olan ve anayasal olarak da güvenci altına alınmış vatandaşın şikâyet hakkıysa, gördüğümüz son tasarıdan çıkarıldı.

Farkındalığın neresindeyiz?

Tasarının yasalaşmamasındaki diğer bir sebep de; farkındalık kavramının yaygınlaşmasıyla ilgili. Hukuki mücadele vermeye başladığımız 14 sene öncesiyle bugünü karşılaştırdığımızda, hayvana yönelik bir şiddet eyleminde anında oluşan infial, hayvan hakları konusunda farkındalığın arttığına dair kesin delalettir.

Ancak biraz daha dikkatli baktığımızda; bu farkındalığın daha çok toplumun eğitime, internete erişimi olan kesimi arasında arttığını görüyoruz. Farkındalık, ülke bazında yaygınlaşmadığı ve sınırlı kalıplar arasında kaldığı müddetçe, tabandan gelen yasa teklifi, yeterince karşılığını bulamıyor. Farkındalık ve eğitim de tabanda yaygınlaştırılmadıkça, tabandan gelen etki de zaten güçlü olamıyor. Kaldı ki, hayvan sevgisi, ondan da ziyade hayvan saygısı, yasalardan, eğitimden, sosyal kurallardan ve dinden bağımsız olarak, özünde merhametle, insan olabilmekle ilintilidir.

Asıl sorunumuzun konuyu içselleştirmekte olduğuna şüphe yok. İstediğimiz tüm kanunlar çıksa dahi yeterli olur mu? Olsaydı; çocuğa tecavüz ve kadın cinayeti vakalarında, mevcut yasalarla azalma olması gerekirdi.

Yasa çıksa bile onu tam anlamıyla uygulamak için bu farkındalığın toplumun her kesiminde ve yasa uygulayıcılarda da olması gerekiyor. İşte bunun için de Türkiye Cumhuriyeti’ndeki tüm hakim ve savcıların ortak bir vizyon çerçevesinde; adaletin tecelli etmesi, toplumsal güvenliğin sağlanması, hayvan haklarının da bu çerçevenin bir parçası olduğu konusunda hemfikir olması ve bu yönde karar vermesi gerekiyor. Yasaları sadece lafzı ile değil, ruhuyla da yorumlamalılar.

Bu aşamada devletin farklı kurumlarında atılabilecek somut adımlar süreci hızlandırabilir. Hâkim ve savcılara, polislere ve öğrencilere verilecek eğitimlerin yanı sıra Diyanet İşleri Başkanlığı nezdinde camilerde bu konuya değinen vaazların verilmesi önemli bir fark yaratabilir.

Toplumsal güvenliğin sağlanması için biz vatandaşlara düşen görevler de var. Gerçekleştirilmesi zor bir hedef de olsa, yüreği çürümüş, empati yoksunu, sevgisiz insanların ruhunun yaralarını sarmak, hayvanların da “can” olduğunu unutmamak, bu konuda farkındalık tohumlarını ekmeye çalışmak hepimizin yapabileceği şeyler…

Son günlerde yaşanan gelişmelerden Adana, Antalya, Kuşadası ve son olarak İzmir’de yasaklanan “atlı faytonlar” hepimiz için büyük umut teşkil ediyor. İstanbul Adalar’da da atlı faytonun yasaklanması, beklediğimiz yasal düzenlemelerin başını çekiyor.

Bazen uygulama yapmak için örnek aramadan, dünyaya kendi uygulaman ile örnek olman gerekiyor. Ve bizler, her mücadelemizi, bir gün buna tanıklık edebilmek için veriyoruz.

Instagram’dan takip edin: @deniztk

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 27 Temmuz 2019’da yayımlanmıştır.

Deniz Tavşancıl Kalafatoğlu

Deniz Tavşancıl Kalafatoğlu, avukat ve arabulucu. 2006’dan beri çalıştığı İstanbul Barosu Hayvan Hakları Merkezi dönem başkanı. Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu. Georgetown Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde sertifika programlarına katıldı. Çeşitli internet sitelerinde ve dergilerde yazıları yayınlanıyor. Gayrimenkul, miras ve boşanma davalarında avukatlık ve iş hukukunda uzman arabuluculuk görevlerinin yanı sıra medyada programlara, üniversiteler ve okullarda panellere katılıyor; hayvan hakları alanında hukuki bilgilendirmeler yapıyor, hayvan hakları alanında farkındalık yaratmak için çalışma ve projeler içinde yer alıyor, Merkez tarafından şikayetçisi oldukları ya da müdahil olunan hayvan hak ihlallerine ilişkin davalarda hayvanlar adına hukuki mücadele veriyor.  

Yorumu Gör

avatar

Send this to a friend