Artemis Anlaşması’nda sahnede Türkiye var

Türkiye uzay boşluğunun barışçıl kullanımı için kuralları belirlemeyi hedefleyen ve Ay yüzeyindeki davranışları yönetecek temel ilkeleri ortaya koyan Artemis Anlaşması’nı imzaladı. Bu imzanın önemi ne? Türkiye’nin uzay programına nasıl katkı sağlayacak? Halit Mirahmetoğlu yazdı.

Altı yıl önce bu köşede “Uzayın kurallarını belirleyen anlaşma: Ya bize katılın ya gölge etmeyin!” başlığıyla bir yazı yazmıştım. Uzay boşluğunun barışçıl kullanımı için kuralları belirlemeyi hedefleyen ve Ay yüzeyindeki davranışları yönetecek temel ilkeleri ortaya koyan Artemis Anlaşmaları’nın sıradan bir Ay programı olmadığını, ABD öncülüğünde kurulan yeni bir uzay konsorsiyumu olduğunu anlatmıştım.

O günlerde anlaşmayı imzalayan yalnızca sekiz ülke vardı. Fransa, Almanya, Hindistan gibi köklü uzay programına sahip ülkeler bile masaya oturmamıştı. Yazının son cümlesi ise şuydu: “Biz Ay’a gidiyoruz, ya bize katılın ya da gölge etmeyin…”

O yazıyı kaleme aldığımda Türkiye’nin kendi milli uzay programı henüz açıklanmamıştı bile. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Milli Uzay Programı’nı bizzat ilan ettiği tören, 9 Şubat 2021’de gerçekleşti. 2020’de Artemis’i “başkalarının kurduğu bir çerçeve” diye yazarken, Türkiye’nin bu çerçevede kendi Ay hedefiyle yer alacağı aklımıza gelmezdi.

31 Ağustos 2026’da Washington’da NASA Genel Merkezi’nde, Türkiye, Artemis Anlaşmaları’na katılan 71. ülke oldu. İmzayı Sanayi ve Teknoloji Bakanı Mehmet Fatih Kacır attı.

Kuralları tam olarak netleşmese de konsorsiyum büyüyor

2020’deki öngörüm basitti: ABD’nin kurduğu bu çerçeve, Birleşmiş Milletler’in ağır işleyen diplomatik trafiğinden kaçıp, isteyen ülkeleri hızla bir araya getiren pragmatik bir yapı olacaktı. Altı yıl sonra tablo tam da böyle. Fransa ve Almanya çekingen tavırlarını bıraktı, imzacı listesine katıldı. Avrupa Uzay Ajansı (ESA) kurumsal olarak hâlâ toplu imza atmadı, ama üye devletler tek tek saflara katılıyor. Rusya ve Çin öngörüldüğü gibi dışarıda kaldı; kendi alternatiflerini, özellikle Çin’in öncülük ettiği Uluslararası Ay Araştırma İstasyonu’nu (ILRS) büyütmeyi tercih ettiler. Uzayda iki kutuplu bir işbirliği mimarisi, altı yıl önce işaret edildiği gibi kuruldu.

Alkış tutmadan önce şunu da not düşelim. Rusya’nın uzay ve havacılık programlarından, araştırmalarından ve yasal düzenlemelerinden sorumlu resmî devlet kuruluşu Roscosmos’un eski Başkanı Dmitry Rogozin, anlaşmayı geçmişte NATO’ya benzetmiş, “ABD yönetir, geri kalanlar yardım eder ve öder” demişti. Akademik çevrelerde de benzer eleştiriler var: anlaşma hukuken bağlayıcı değil, özel şirketler kapsam dışı, kaynak çıkarma haklarında ciddi muğlaklık var. Konsorsiyum büyüdü, doğru. Ama kuralları kimin yazdığı sorusu hâlâ net değil.

Türkiye’nin bu noktaya kadar beklemesi tesadüf değildi. Ankara zaten BM’nin beş temel uzay anlaşmasına taraf, Uzayın Barışçıl Amaçlarla Kullanılması Komitesi’nin (COPUOS) uzun soluklu bir üyesi. Artemis’e katılım yeni bir hukuki yük getirmiyor, mevcut taahhütleri Ay ve ötesine taşıyor. Mesele hukuk değil; lisanslama, şeffaflık, kurumlar arası koordinasyonun bu yeni çerçeveye göre olgunlaşması meselesi.

İmza ne manaya geliyor?

Bakan Kacır, imza töreninde Milli Uzay Programı kapsamında geliştirilen yerli hibrit itki sistemine sahip Ay aracının test süreçlerinin tamamlandığını, fırlatma takviminin netleştiğini açıkladı. Plan, 2027’nin ilk aylarında bu aracı Ay’a göndermek. Hem Ay yörüngesinden veri toplanacak hem de Türkiye, Ay’a erişebilen az sayıdaki ülke kulübüne girmiş olacak.

Türkiye son yıllarda uzay çalışmaları alanında somut adımlar attı. Yüksek çözünürlüklü gözlem uydusu İMECE, yerli haberleşme uydusu TÜRKSAT 6A ve Alper Gezeravcı’nın insanlı uzay uçuşu Axiom3 bu adımlardan bazıları. Uzaya bağımsız erişim için Somali’de bir uzay limanı inşa ediliyor. ROKETSAN ve DeltaV gibi kurumlar yerli fırlatma sistemleri üzerinde çalışıyor. Artemis imzası, bu birikimin uluslararası çerçeveye bağlandığı bir virgül olarak görülebilir.

Tabloyu tamamlayan bir gelişme daha var. Türkiye, 5-9 Ekim 2026’da Antalya’da 77. Uluslararası Astronotik Kongresi’ne (IAC) ev sahipliği yapacak. Dünyanın dört bir yanından yaklaşık 10 bin katılımcı bekleniyor. Sektör artık Türkiye’ye sadece bir katılımcı gözüyle bakmıyor, gündem belirleyen bir aktör olarak görüyor.

71 imzacının hepsi aynı ağırlıkta değil

İmzacıların önemli bir kısmının elle tutulur bir uzay programı olmadığı dikkat çekiyor. Angola, Botswana, Ruanda, Senegal, Ürdün, Umman, Paraguay, Dominik Cumhuriyeti, Liechtenstein, Malta, Mauritius, Ermenistan… Bu ülkelerin bırakın bir Ay görevini, bağımsız bir uydu geliştirme kapasitesi bile yok.

Peki neden imza atıyorlar?

Cevap anlaşmanın kendi doğasında saklı. Artemis Anlaşmaları hukuken bağlayıcı bir antlaşma değil, siyasi bir taahhüt beyanı. İmzalamanın maliyeti neredeyse sıfır. Washington ile diplomatik yakınlaşmanın ucuz bir yolu bu ülkeler için; ikili görüşme trafiğinde “Biz de bu masadayız” diyebilmek kıymetli. Gelecekte oluşacak Ay ve uzay kaynakları hukukunun dışında kalmamak da öyle. NASA’nın sunduğu kapasite geliştirme ve eğitim programlarına erişim de cabası. Hindistan’ın imzasını inceleyen orta ölçekli ülkelerin katılımı, ABD liderliğindeki düzene tam bağlılıktan çok, çok yönlü dengeleme stratejisinin bir parçası. Bu ülkeler için imza bir taahhütten çok bir sigorta poliçesi. Büyük oyunun kurallarını belirleme sürecinde figüran bile olsa yer almanın bedelsiz yolu.

Türkiye neden bugüne kadar bekledi?

Türkiye bu imzayı çok daha önce, 2021’de ya da 2022’de, hiçbir maliyeti olmadan atabilirdi. Çok daha küçük, uzay kapasitesi çok daha sınırlı onlarca ülke tam da bunu yaptı zaten. İlk akla gelen açıklama, imzayı elde somut bir proje portföyü oluşana ve pastadan pay alabileceğimiz noktaya kadar bilinçli olarak ertelediğimiz.

Zamanlamayı Trump’ın Temmuz 2026’da Ankara’daki NATO Zirvesi’ne katılımıyla ilişkilendirenler de var.

İmza, uygun siyasi rüzgârı beklemiş olabilir. Altı yıllık gecikmeyi tamamen stratejik bir sabır olarak okumak ise yanıltıcı olur. Teknik hazırlıkla siyasi zamanlamanın aynı anda olgunlaştığı bir kesişim noktası olarak değerlendirmek daha isabetli olabilir.

Yine de elde somut bir gündemin olması, Türkiye’yi 71 imzacının çoğunluğundan ayırıyor. Bugün masada milli bir Ay aracı, inşa halindeki bir uzay limanı, yerli fırlatma sistemi çalışmaları, ev sahipliği yapılan bir dünya kongresi var. NASA Yöneticisi Isaacman da bunu imza töreninde zımnen doğruladı: imzacı ülkelere Ay Üssü programına donanım parçaları, bilimsel yükler, Küp uydularla katkı sağlama daveti çıkardığını söyledi. Türkiye’nin derdi sadece kurallar masasında olmak değil, üretilen değerden pay almak. Ama abartmayalım: imza kendi başına bir NASA görevine dahil olma ya da yakın vadede Ay’a astronot gönderme hakkı vermiyor. Pay alma hedefi, imzadan sonra başlayacak ayrı bir müzakere ve teklif sürecinin konusu.

Peki şimdi ne değişiyor?

Altı yıl önceki yazıda sorduğum sorulardan biri, imza atmayan ülkelerin uzun vadede bu çerçevenin dışında kalıp kalamayacağıydı. Cevap netleşti: 71 imzacı ile Artemis, alternatifi zayıf bir fiili standart haline geldi.

Türkiye’nin attığı imza, teknik kapasiteyi uluslararası meşruiyetle ve siyasi zamanlamayla buluşturan bir hamle. Sınav önümüzdeki dönemde: 2027’deki Ay görevinin başarısı, Somali uzay limanının işlerlik kazanması, Antalya’daki IAC’nin bırakacağı diplomatik miras, bu imzanın sembolik mi dönüştürücü mü olacağını gösterecek.

Altı yıl önce “Ya bize katılın ya gölge etmeyin” diye özetlediğim çağrıya, Türkiye kendi kapasitesini masaya koyarak cevap verdi: “Gölgede kalmayız, sahnede bize yer açın.”

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun en editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 7 Eylül 2026’da yayımlanmıştır.

Halit Mirahmetoğlu
Halit Mirahmetoğlu
Halit Mirahmetoğlu — Ege Üniversitesi Astronomi ve Uzay Bilimleri mezunu olan Mirahmetoğlu, Çin Beihang Üniversitesi’nde Uzay Çalışmaları alanında eğitim aldı. Yüksek lisansını Fransa’da International Space University’de “Uzay Proje Yönetimi” üzerine yaptı. Yurt içi ve yurt dışında 4000 saati aşkın eğitim ve moderasyon tecrübesi bulunan Mirahmetoğlu, Birleşmiş Milletler, Avrupa Konseyi, İçişleri Bakanlığı ve Avrupa Birliği Eğitim ve Gençlik Programları Merkezi Başkanlığı gibi kurumların düzenlediği proje ve programlarda yer aldı; Uluslararası Astronotik Federasyonu, SGAC Uzay Nesli Tavsiye Kurulu gibi uluslararası kuruluşlarda da çeşitli üst düzey görevlerde bulundu. Türkiye’nin yüksek çözünürlüklü ilk yer gözlem uydusu olan Göktürk-1 projesinde Yönetim Danışmanı olarak görev üstlendi. International Space University’nin mezunlar temsilcisi olarak mütevelli heyetinde yer aldı. Uzun süre Gökmen Uzay ve Havacılık Eğitim Merkezi - GUHEM’in Genel Müdürlüğünü yaparak Avrupa’nın en büyük havacılık ve uzay temalı bilim merkezi projesini hayata geçirdi; şu anda SpaceAgenda’nın Direktörü olarak uzay farkındalığı alanındaki çalışmalarına devam ediyor.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Son Eklenenler

Artemis Anlaşması’nda sahnede Türkiye var

Türkiye uzay boşluğunun barışçıl kullanımı için kuralları belirlemeyi hedefleyen ve Ay yüzeyindeki davranışları yönetecek temel ilkeleri ortaya koyan Artemis Anlaşması’nı imzaladı. Bu imzanın önemi ne? Türkiye’nin uzay programına nasıl katkı sağlayacak? Halit Mirahmetoğlu yazdı.

Altı yıl önce bu köşede “Uzayın kurallarını belirleyen anlaşma: Ya bize katılın ya gölge etmeyin!” başlığıyla bir yazı yazmıştım. Uzay boşluğunun barışçıl kullanımı için kuralları belirlemeyi hedefleyen ve Ay yüzeyindeki davranışları yönetecek temel ilkeleri ortaya koyan Artemis Anlaşmaları’nın sıradan bir Ay programı olmadığını, ABD öncülüğünde kurulan yeni bir uzay konsorsiyumu olduğunu anlatmıştım.

O günlerde anlaşmayı imzalayan yalnızca sekiz ülke vardı. Fransa, Almanya, Hindistan gibi köklü uzay programına sahip ülkeler bile masaya oturmamıştı. Yazının son cümlesi ise şuydu: “Biz Ay’a gidiyoruz, ya bize katılın ya da gölge etmeyin…”

O yazıyı kaleme aldığımda Türkiye’nin kendi milli uzay programı henüz açıklanmamıştı bile. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Milli Uzay Programı’nı bizzat ilan ettiği tören, 9 Şubat 2021’de gerçekleşti. 2020’de Artemis’i “başkalarının kurduğu bir çerçeve” diye yazarken, Türkiye’nin bu çerçevede kendi Ay hedefiyle yer alacağı aklımıza gelmezdi.

31 Ağustos 2026’da Washington’da NASA Genel Merkezi’nde, Türkiye, Artemis Anlaşmaları’na katılan 71. ülke oldu. İmzayı Sanayi ve Teknoloji Bakanı Mehmet Fatih Kacır attı.

Kuralları tam olarak netleşmese de konsorsiyum büyüyor

2020’deki öngörüm basitti: ABD’nin kurduğu bu çerçeve, Birleşmiş Milletler’in ağır işleyen diplomatik trafiğinden kaçıp, isteyen ülkeleri hızla bir araya getiren pragmatik bir yapı olacaktı. Altı yıl sonra tablo tam da böyle. Fransa ve Almanya çekingen tavırlarını bıraktı, imzacı listesine katıldı. Avrupa Uzay Ajansı (ESA) kurumsal olarak hâlâ toplu imza atmadı, ama üye devletler tek tek saflara katılıyor. Rusya ve Çin öngörüldüğü gibi dışarıda kaldı; kendi alternatiflerini, özellikle Çin’in öncülük ettiği Uluslararası Ay Araştırma İstasyonu’nu (ILRS) büyütmeyi tercih ettiler. Uzayda iki kutuplu bir işbirliği mimarisi, altı yıl önce işaret edildiği gibi kuruldu.

Alkış tutmadan önce şunu da not düşelim. Rusya’nın uzay ve havacılık programlarından, araştırmalarından ve yasal düzenlemelerinden sorumlu resmî devlet kuruluşu Roscosmos’un eski Başkanı Dmitry Rogozin, anlaşmayı geçmişte NATO’ya benzetmiş, “ABD yönetir, geri kalanlar yardım eder ve öder” demişti. Akademik çevrelerde de benzer eleştiriler var: anlaşma hukuken bağlayıcı değil, özel şirketler kapsam dışı, kaynak çıkarma haklarında ciddi muğlaklık var. Konsorsiyum büyüdü, doğru. Ama kuralları kimin yazdığı sorusu hâlâ net değil.

Türkiye’nin bu noktaya kadar beklemesi tesadüf değildi. Ankara zaten BM’nin beş temel uzay anlaşmasına taraf, Uzayın Barışçıl Amaçlarla Kullanılması Komitesi’nin (COPUOS) uzun soluklu bir üyesi. Artemis’e katılım yeni bir hukuki yük getirmiyor, mevcut taahhütleri Ay ve ötesine taşıyor. Mesele hukuk değil; lisanslama, şeffaflık, kurumlar arası koordinasyonun bu yeni çerçeveye göre olgunlaşması meselesi.

İmza ne manaya geliyor?

Bakan Kacır, imza töreninde Milli Uzay Programı kapsamında geliştirilen yerli hibrit itki sistemine sahip Ay aracının test süreçlerinin tamamlandığını, fırlatma takviminin netleştiğini açıkladı. Plan, 2027’nin ilk aylarında bu aracı Ay’a göndermek. Hem Ay yörüngesinden veri toplanacak hem de Türkiye, Ay’a erişebilen az sayıdaki ülke kulübüne girmiş olacak.

Türkiye son yıllarda uzay çalışmaları alanında somut adımlar attı. Yüksek çözünürlüklü gözlem uydusu İMECE, yerli haberleşme uydusu TÜRKSAT 6A ve Alper Gezeravcı’nın insanlı uzay uçuşu Axiom3 bu adımlardan bazıları. Uzaya bağımsız erişim için Somali’de bir uzay limanı inşa ediliyor. ROKETSAN ve DeltaV gibi kurumlar yerli fırlatma sistemleri üzerinde çalışıyor. Artemis imzası, bu birikimin uluslararası çerçeveye bağlandığı bir virgül olarak görülebilir.

Tabloyu tamamlayan bir gelişme daha var. Türkiye, 5-9 Ekim 2026’da Antalya’da 77. Uluslararası Astronotik Kongresi’ne (IAC) ev sahipliği yapacak. Dünyanın dört bir yanından yaklaşık 10 bin katılımcı bekleniyor. Sektör artık Türkiye’ye sadece bir katılımcı gözüyle bakmıyor, gündem belirleyen bir aktör olarak görüyor.

71 imzacının hepsi aynı ağırlıkta değil

İmzacıların önemli bir kısmının elle tutulur bir uzay programı olmadığı dikkat çekiyor. Angola, Botswana, Ruanda, Senegal, Ürdün, Umman, Paraguay, Dominik Cumhuriyeti, Liechtenstein, Malta, Mauritius, Ermenistan… Bu ülkelerin bırakın bir Ay görevini, bağımsız bir uydu geliştirme kapasitesi bile yok.

Peki neden imza atıyorlar?

Cevap anlaşmanın kendi doğasında saklı. Artemis Anlaşmaları hukuken bağlayıcı bir antlaşma değil, siyasi bir taahhüt beyanı. İmzalamanın maliyeti neredeyse sıfır. Washington ile diplomatik yakınlaşmanın ucuz bir yolu bu ülkeler için; ikili görüşme trafiğinde “Biz de bu masadayız” diyebilmek kıymetli. Gelecekte oluşacak Ay ve uzay kaynakları hukukunun dışında kalmamak da öyle. NASA’nın sunduğu kapasite geliştirme ve eğitim programlarına erişim de cabası. Hindistan’ın imzasını inceleyen orta ölçekli ülkelerin katılımı, ABD liderliğindeki düzene tam bağlılıktan çok, çok yönlü dengeleme stratejisinin bir parçası. Bu ülkeler için imza bir taahhütten çok bir sigorta poliçesi. Büyük oyunun kurallarını belirleme sürecinde figüran bile olsa yer almanın bedelsiz yolu.

Türkiye neden bugüne kadar bekledi?

Türkiye bu imzayı çok daha önce, 2021’de ya da 2022’de, hiçbir maliyeti olmadan atabilirdi. Çok daha küçük, uzay kapasitesi çok daha sınırlı onlarca ülke tam da bunu yaptı zaten. İlk akla gelen açıklama, imzayı elde somut bir proje portföyü oluşana ve pastadan pay alabileceğimiz noktaya kadar bilinçli olarak ertelediğimiz.

Zamanlamayı Trump’ın Temmuz 2026’da Ankara’daki NATO Zirvesi’ne katılımıyla ilişkilendirenler de var.

İmza, uygun siyasi rüzgârı beklemiş olabilir. Altı yıllık gecikmeyi tamamen stratejik bir sabır olarak okumak ise yanıltıcı olur. Teknik hazırlıkla siyasi zamanlamanın aynı anda olgunlaştığı bir kesişim noktası olarak değerlendirmek daha isabetli olabilir.

Yine de elde somut bir gündemin olması, Türkiye’yi 71 imzacının çoğunluğundan ayırıyor. Bugün masada milli bir Ay aracı, inşa halindeki bir uzay limanı, yerli fırlatma sistemi çalışmaları, ev sahipliği yapılan bir dünya kongresi var. NASA Yöneticisi Isaacman da bunu imza töreninde zımnen doğruladı: imzacı ülkelere Ay Üssü programına donanım parçaları, bilimsel yükler, Küp uydularla katkı sağlama daveti çıkardığını söyledi. Türkiye’nin derdi sadece kurallar masasında olmak değil, üretilen değerden pay almak. Ama abartmayalım: imza kendi başına bir NASA görevine dahil olma ya da yakın vadede Ay’a astronot gönderme hakkı vermiyor. Pay alma hedefi, imzadan sonra başlayacak ayrı bir müzakere ve teklif sürecinin konusu.

Peki şimdi ne değişiyor?

Altı yıl önceki yazıda sorduğum sorulardan biri, imza atmayan ülkelerin uzun vadede bu çerçevenin dışında kalıp kalamayacağıydı. Cevap netleşti: 71 imzacı ile Artemis, alternatifi zayıf bir fiili standart haline geldi.

Türkiye’nin attığı imza, teknik kapasiteyi uluslararası meşruiyetle ve siyasi zamanlamayla buluşturan bir hamle. Sınav önümüzdeki dönemde: 2027’deki Ay görevinin başarısı, Somali uzay limanının işlerlik kazanması, Antalya’daki IAC’nin bırakacağı diplomatik miras, bu imzanın sembolik mi dönüştürücü mü olacağını gösterecek.

Altı yıl önce “Ya bize katılın ya gölge etmeyin” diye özetlediğim çağrıya, Türkiye kendi kapasitesini masaya koyarak cevap verdi: “Gölgede kalmayız, sahnede bize yer açın.”

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun en editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 7 Eylül 2026’da yayımlanmıştır.

Halit Mirahmetoğlu
Halit Mirahmetoğlu
Halit Mirahmetoğlu — Ege Üniversitesi Astronomi ve Uzay Bilimleri mezunu olan Mirahmetoğlu, Çin Beihang Üniversitesi’nde Uzay Çalışmaları alanında eğitim aldı. Yüksek lisansını Fransa’da International Space University’de “Uzay Proje Yönetimi” üzerine yaptı. Yurt içi ve yurt dışında 4000 saati aşkın eğitim ve moderasyon tecrübesi bulunan Mirahmetoğlu, Birleşmiş Milletler, Avrupa Konseyi, İçişleri Bakanlığı ve Avrupa Birliği Eğitim ve Gençlik Programları Merkezi Başkanlığı gibi kurumların düzenlediği proje ve programlarda yer aldı; Uluslararası Astronotik Federasyonu, SGAC Uzay Nesli Tavsiye Kurulu gibi uluslararası kuruluşlarda da çeşitli üst düzey görevlerde bulundu. Türkiye’nin yüksek çözünürlüklü ilk yer gözlem uydusu olan Göktürk-1 projesinde Yönetim Danışmanı olarak görev üstlendi. International Space University’nin mezunlar temsilcisi olarak mütevelli heyetinde yer aldı. Uzun süre Gökmen Uzay ve Havacılık Eğitim Merkezi - GUHEM’in Genel Müdürlüğünü yaparak Avrupa’nın en büyük havacılık ve uzay temalı bilim merkezi projesini hayata geçirdi; şu anda SpaceAgenda’nın Direktörü olarak uzay farkındalığı alanındaki çalışmalarına devam ediyor.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Son Eklenenler

0
Would love your thoughts, please comment.x